Category: HAVADAN SUDAN


Pi’nin Yaşamı

Değişmeyen bir durum bu filmde de kendini yineledi: büyük beklentilerle gidilen filmlerin sonu hüsrandır. Bu film için hüsran kelimesi biraz abartıya kaçmak olsa da beklentimi ne yazık ki karşılayamadı.
Film din ( bence aslında kendini/ varoluş nedenini) arayan Pi’nin çeşitli dinleri denerken bize verdiği din kültürü ve ahlak bilgisi dersiyle başlıyor. Bu kadar din üzerinde düşünmesinin nedeni olarak babasını gördüm ben: materyalist, bilim ve akla dinden fazla güvenen bu adam bence Pi’yi bu yola itiyor birazcık. Neyse dinlerin hepsi aynıdır, hepsi Tanrının başka varoluşsal biçimleridir falan mesajından sonra, Pi’nin tanrıyı okyanusta araması, bulması teması başlıyor tüm film boyunca sürüyor. Bu ara nasıl kişisel gelişim kitaplarından bıktıysam sinemada da aynı ışığı gördüm filmlerinden bıktım. Bu ikisi kesin çok satanlara girdiğinden olacak piyasada bolca var.
Film görsel olarak bence muhteşem. Okyanus harika gösterilmiş. Ama benim gibi arkasından köpekbalıkları gelme ihtimali yüzünden Karadeniz gibi köpekbalığının k sının olmadığı bir denizde bile yüzemeyen bir JAWS kuşağı elemanının bu filmden sonra denize olan bakışı yine ürpertici dev dalgalarla sarsılmış durumda. Fırtına sahneleri( her ne kadar mükemmel olsa da) dışında ki o ışığı okyanusta bulma sahneleri harikaydı. Kendimi orada hayal etmek hoşuma bile gitti. Yine de hayatı sorgulaması, anlamlandırmaya çalışması, hatta okyanusun ortasında !!! bir balık bulduğu için bu durumu Hint tanrılarından biriyle özdeşleştirme basitliği komikti. Hayır çölün ortasında balık bulsa bu tanrının mucizesi olur da , okyanusun ortasında Dominostan pizza gelmiş gibi bir mucize olarak balığın gelmesini görmesi…..
Film sonunda 2 farklı hikayeye doğru yol alıyor. Biraz seyirciye bırakmış sanki filmin baştan sona hikayesini, kahramanlarını. Ben klasik 40 lı yaşlarına girmiş, hayatın sillesini pekçok kez en yakınlarından bile kazık iyerek test etmiş bir ebeveyn olarak kötümser hikayeyi, yani kahramanların insan olduğunu kabul ettim. Oysa yaşamının başında, saf ve insalcıl kızım hayvanlarla geçen hikayeye inanmayı seçti. Onun hayallerini, hayata ve insanlığa bakışını bozmamak için tartışmadım bile. Bir gün nasılsa hikayenin aslını öğrenecek. O gün neden bugün olsun ki?????
Neyse yine de gidilip izlenmesi gereken bir film. Fazla beklenti içine girmeyip, çok beğenin diye yazdım bütün bunları. Belki böylece benim izlediğimden çok daha iyi bir film izlemiş olursunuz ….

20130120-214042.jpg

20130120-214052.jpg

     Bütün gününü, benim gibi, çoğunlukla evde geçirenlerin TV ile yakın bir ilişkiye girmesi tüm direnme çabalarına karşı bir süre sonra kaçınılmaz olmaktadır.  On sekiz yaşını çoktan geçmiş olmanız nedeni ile kimse sizin yaş grubunuza TV karşısında geçirilecek süre konusunda akıl da veremez. İlk başlarda yıllardır duyulan özlemin açlığı ile cazip gelen o renkli ekranın önünde saatlerce oturmanın, bir süre sonra beklentilerinizi karşılayamadığı için artık elinizdeki kumandanın kanal tuşlarına hızla basma yarışması haline dönüştüğü gecelerden biri gece keşfettim O’nu. “Keşif” kelimesinin doğruluğunu, America Vespucci de Amerika kıtasını keşfettiğinde zaten orada yaşayan yerliler olmasına rağmen ona kaşif diyoruzdan yola çıkarak kendime ispat edip keşfimi sizlerle paylaşmak istemekteyim. Bu keşif kendi dünyam için bir keşif olduğu için lütfen “biz zaten keşfetmiştik, yeni değil ki” gibi ukalalıklara başlamadan bunun herkes için değil kendim için olduğunu daha önce belirttiğimi söyleyerek hevesinizi kursağınızda bırakmanın da gururuyla başlıyorum anlatmaya….

        Sadece yabancı dizi ve filmler seyrettiğim dönemde Türk kanallarında gerçekten de birkaç haber-söyleşi programı (vallahi belgesel seyretmiyordum) ve bir-iki tane yerli dizi(arkadaş sohbetlerinde Fransız kalmamak için) dışında dolanmadığım bir ara nasıl olduysa yolum O’nun programına düştü. Düşüş o düşüş… Geceleri belli bir saatte yatıp, sabah da erkenden kalkarak kızına kahvaltı hazırlayan ben, O’nun yüzünden (sayesinde) on yedi yıl sonra bu görevi haftanın dört günü eşime devretmek durumunda kaldım (çok şükür pazartesileri program yok). Bir tek bu da değil. Diyete başladığım ilk gün itibari ile uyduğum, diyetisyenimin “gece çok geç yatanlar daha fazla yemek yer, erken yatmalısın” muhtırasına da hep O’nun yüzünden uyamamaktayım. Yani artık kilo veremememin hatta kilo almamın sorumlusu da O.

        Bazen kendi kendime soruyorum neden çekiyorsun bu eziyeti diye. Senin (yani benim) küçük bir kızın var sabah erken kalkan. Onunla kalkamayınca suçluluk duyuyorsun, kalkınca da tüm gün hayalet gibi oluyorsun (diyor iç sesim). Ama ben bağımlılığa yatkın bir tipim, ne yapayım. Aynı tatlıya, çikolataya, eşime, arabama, cep telefonuma, bilgisayarıma olan bağımlılık durumu O’nun programlarına karşı da gelişmiş durumda. Bu bağımlılığın çok büyük bir kitlede olduğunu twitter tarafından öğrenmiş olmak içimi biraz rahatlatsa da bu kitlenin yaş ortalamasının benden birazcık ufak olması yaşımın kimliğimde yazan olmayıp hissettiğim yaş olduğu teorimi de kanıtlamama yardımcı oluyor.

        Övünmek gibi olmasın ama gerçekten de televizyon programları konusunda oldukça seçiciyimdir. Bu “dizi seyretmem belgesel seyrederim” muhabbeti derecesinde olmasa da vaktimin değerli olduğunu ve hak eden için harcamam gerektiğini düşünmekteyim. Programların beni ya çok eğlendirmesini,  ya da bilmediğim yeni bilgiler, bakış açısı kazandırmasını beklemekteyim. Ne yazık ki günlük hayatımın aksine ekran karşısında kolay gülen biri olmadığım için genelde yabancı komedi sit-comlar ilgimi çekiyor. Komediyi zeka ürünü olduğunda seviyorum.

        Televizyonda yayınlanan özellikle kadınlara yönelik programların, kadınlarımızın zaten kullanılması çoğunlukla kısıtlanan ve istenmeyen beyinlerini hepten kullanılamaz duruma getirdiklerini düşünmekteyim. İddia ediyorum ki ne kadar akıllı olursanız olun bir süre sonra bu programlarla beyin ölümünüz başlamakta.

        Algımın, aslında en zayıf olduğu saatlerde yayınlanan O’nun programlarında ise, söylenen hiçbir cümleyi, yorumu, bilgiyi kaçırmamak için fazladan çaba sarf etmek zorunda kalıyorum. Eeee tabi bütün gün yan gelip yatan beynim (ne kadar yüksek kapasiteli de olsa) zorlanıyor birazcık duruma adaptasyonda.

        Her gece şaşırtılmak da başka bir artısı programın. İşlenilen konuların çeşitliliği ve dağılımı, işleniş tarzı çoğu zaman O’nun zekasına şapka çıkarmama neden olmakta. Bu yazıyı yazarken ben bile şaşırıyorum aslında, çünkü şimdiye kadar hele de televizyonda çok az ünlüyü!! zeki ve kaydadeğer, üzerinde konuşulası bulmuşumdur. Hele “hayran” kelimesi benim için, çok az kullanıldığında değerli olan, öyle gelişi güzel dağıtılmaması gereken bir nişandır ki Oscar’lı birkaç oyuncu için bile kullanıp kullanmamak konusunda hala kararsızım.

        Yazdıklarımın daha net anlaşılabilmesi için konuyu somutlaştırmak adına bu ay O’nun programlarından neler kazandığımı anlatmak istiyorum. “Ölüm” konusunda, diğer pek çok konuda olduğu gibi çok da yeni bir şeyler öğrenmedim teknik olarak ama ölümün şimdiye kadar hiç düşünmediğim yönleriyle önüme serilişi, aynı engelliler, sağlık konularında da olduğu gibi düşünme tarzımın ne kadar da sığ ve tek boyutlu olduğunu anlamamı sağladı. Ben ki okuduğunu anlayan, düşünen, ilişkiler kuran, sorgulayan olarak görürdüm kendimi, düşünme tarzımın 3-4 boyut daha kazanması gerektiği fikrine kapıldım. Karşınızda ele alınan konular hakkında konuşanların, yoldan geçen sıradan, çoğunlukla da pek çok programda olduğu gibi eğitim düzeyi ve teknik bilgisi benden düşük seviyedeki insanlar olmaması, aksine konularına tam anlamıyla hakim, size, gerek teorik gerek düşünsel anlamda pek çok artı katabilecek derecede nitelikli profesyoneller olması programın doyuruculuk seviyesini arttırmakta. Program bittiğinde bile anlatılan konunun tadını hala damağınızda hissediyorsunuz . Sıkıcı da olmuyor çünkü en ciddi görünümlü bilim adamlarının bile nasıl espri yaptıklarını ve hayatı ti’ye aldıklarını görüp, nefes almanın sizin de hakkınız olduğunu meşrulaştırıyor bu program. Sosyologla, psikiyatrla, müzisyenle birebir ve başa baş akıl yürüten bu adamın geçmişini ve eğitimini araştırıyorum doğal olarak. Bu araştırmam sonucunda doğru niteliklere de sahip birini onaylamam ve takdir etmemin kendi değer yargılarıma olan güvenimi bir kez daha arttırmış olmasının yüzümde yarattığı gülümse ile de size bu yazıyı yazmaya başlıyorum bu saatte.

     Hep beğeniyor muydum O’nu? Hayır. Ne yazık ki herkes için fenomen olduğu ve insanları “uçurduğu” günlerde çok da haz almamıştım kendisinden. Bunun nedeni o dönemde küçük olmam, aptal ve saçmalayan insanlara olan tepkimi henüz O’nun kadar net birşekilde ortaya koyamamam da olabilir. Sonra Zaga ve Hakkı Devrim dönemlrinde ara ara izlemeye başlamıştım ama yine tam anlamıyla bağlayamamıştı beni ekran karşısına. Ama filmleri için aynı fikirde değildim.Oyunculuğunu yıllar önce “Ağır Roman” ve “İstanbul Kanatlarımın Altında” filmlerinde zaten beğenmiştim.

     Şimdi ise gece programlalarını kaçırmamaya çalışıyorum. Çünkü hergece hayatıma başka bir sayfa daha açıyor. İlik donörü olma konusunda, benim gibi, yıllar önce yaşanmış şaibeli bir olaydan etkilenerek çekinen pekçok insana da hem duygusal hem de detaylı bilimsel bilgi aktarımıyla yol göstererek bence devletin yapması gereken bir kampanyayı tamamen gönüllü olarak başardı. Ukalalığının, sınırlarını bilmesinden kaynaklandığını farkettim. Zira sadece aptallarla uğraşıyor, gerekene nasıl davranması gerektiğinin çok net farkında. Ama biz dürüstlüğe pek alışmadığımız için aptala aptal denmesinden hala rahatsız oluyoruz.

       Başka ne söylenebilir bilmem ama gözlemlediğim diğer tüm zeki adamlarda olduğu gibi O da koltuğunun altına koyabileceği karpuz sayısının limit arttırım hesaplarıyla uğraşıyor sanırım. Fotoğraftan anlamam ama anlayanlara göre bu işte de iyi. 

      Bu saatte, diğer programlardan aldığınız negatifi, pozitifle en azından nötrlemek amacıyla bir doz OKAN BAYÜLGEN almanızı bir doktor olarak tavsiye etmekteyim (Bilmeyenler için belirteyim, tıp doktoru değil, bilim doktoruyum. Zaten tıbbi değil bilimsel tavsiye vermekteyim).

 

INTER-RAIL

Yıl 2006, yer Barcelona Uluslararası Havaalanı. Barcelona’da üniversite 10 gündür tatildi. Tatil resmi olarak yarın biteceğinden bugün öğrenci misafirhanesinin açılması gerekir diye düşündüm ve geldim. 2 saattir telefonla arıyorum ama açan yok. Yarın sabah ders var, ne umursuz bu Katalanlar.
Olsun yine de zevk alıyorum burada olmaktan. Çok renkli ve hareketli bir havaalanı. Gelenleri izliyorum 3 saat boyunca. Sonra söyleniyorum kendi kendime. Havalanına gelen yolcuların neredeyse %90′ının 16-25 yaş arasında olduğunu farkediyorum. Bizde hiç de görmeye alışık olmadığım bir durum bu. Hem uçak bileti fiyatlarının fazlalığı hem de bizim uluslar arası seyahat engelimiz olan anne-baba konsolosluğundan vize alamamamız yüzünden, sadece belli yaş ve gelir gurubu yolcular olur bizim havaalanlarında. Burada herkes çok küçük (genç demeyeceğim çünkü genç benim ve onlar benden en az 10-15 yaş küçükler. Çocuk bunlar yahu. Anaları babaları nasıl izin vermiş de gelmişler buralara?).
Bu izlenimimde ne kadar haklı olduğum 1 saat sonra onaylandı (zaten yanlış izlenimim yoktur). Misafirhane telefonu cevap vermeyince, burada kalan bir akrabanın kızını aradım ve onun yanına gittim. O da özel bir hostelde çalışıyordu part-time. Onunla konuştuk ve doğruladı beni. Gelenler hep lise ve üniversite öğrencileriymiş.1-2 günlüğüne bazen 1-2 aylığına gezmek için geliyorlarmış. O artık oralı olmuş artık, yarı Avrupalı yani. Çok normal diyor. Hepsi çalışıyor, kendi paralarını kazanıyorlar. Bu paraları da bizim gibi “marka” etiketlerine değil, uçak biletine yatırıyorlar. Çoktan araba kullanmaya, ayrı yaşamaya, kendi kararlarını almaya ve sonuçlarına katlanmaya, para kazanmaya başladıkları için de gezebiliyorlar rahatça.
Birden benim lise ve üniversite yıllarım, heyecanlarım ve arzularım geldi aklıma. Dünyayı gezmek en büyük hayalimdi. Özellikle Avrupa’yı. Inter-rail o zaman da vardı. Sadece 1 biletle tüm Avrupa’yı gezmek. Bir sırt çantası, trende uyumak, 3-5 arkadaş. Ama olmadı tabi ki. Çünkü benim ailem de korumacı, tutucu ,klasik 90′ların Türk ailesi idi. Kız başıma asla gidemezdim oralara. Hep aklımda kaldı bu hayal. Yıllar sonra kendi paramı ve ailemin o çok zor kazanılan güvenini de kazanıp uçakla gitmiş, çok daha lüks otellerde yatmış, lüks yemekler yemiş olsam bile o tren yolculuğu hala en büyük hayalim.
Kızıma(13) anlatıyorum geçen gece bunu. Seninle yaparız bu geziyi diye. Onu bu konuda destekliyorum, güven veriyorum, ben olmasam bile muhakkak git, gez, gör diyorum. Aklında hiçbir şey kalmayınca evlen diye ekliyorum. O anlamıyor anneannesi ve dedesinin bakış açısını. O zaman öyleydi diyorum.
Siz de çocuklarınıza, ayaklarının üzerinde durması için bazen arkanızı dönmeyi bilin. Arkanızı dönmek bir daha hiç öne dönmemek anlamına gelmez. Sadece yapabileceklerini hem kendisine hem de bize kanıtlamak için fırsat verir ona da bize de.Bunun için bulunmaz bir fırsat Inter-rail. Bir trenle tüm Avrupa. Tek şart 26 yaşından küçük olmak.

BODRUM BODRUM

Bu yıl Bodrum’u yeniden keşfettim. Son yıllardaki en iyi tatilimdi diyebilirim. Sekiz yıl aradan sonra gittiğim Bodrum beni çok şaşırttı. Yeni oteller, beachler açılmış. Eskiden de kalabalıktı ama bu sefer sanki İstanbul’daymış gibi hissettim bazen.

Gündüz sıcaklık 40C’yi geçtiğinde bile nem oranı diğer bölgelere göre çok fazla olmadğı için çok bunalmadım. Benim için tatildeki en büyük problem aşırı sıcak olmuştur hep. Güneyde nem oranı çok yüksek olduğu için hep çok bunalırdım. Bodrum’un ama özellik de Yalıkavak’ın havası muhteşemdi. Özellikle Turgutreis, Gündoğan ve Bodrum’dan döndükten sonra Yalıkavak’taki o esinti, insana muhteşem iyi gelmekte. Artık Bodrum’da da muhteşem oteller var. Rixos’un yeri ve sahili muhteşem. Turgutreis’te açılan Kefaluka’da görülmeye değer. Ben ilk defa, gece gördüm Kefaluka’yı. Turgutreis-Kara İncir yolunda, denize uzanan ışıklı bir tepe görünce önce ne olduğunu alayamadım. Sonra yaklaşınca otel binasını gördüm ve gerçekten de etkilendim. Bunun gibi birkaç tane daha ünlü ve lüx oteller var Bodrum’da. Ama Bodrum’un bence en önemli özelliklerinden biri burada çok fazla para harcamadan da , ucuz, kaliteli butik otellerde kalarak tatil yapabiliniyor olmasıdır. Bodrum’da da Yalıkavak’ta ve diğer bölgelerde de onlarca, yüzlerce, irili ufaklı, denize sıfır veya belli uzaklıklarda otel, pansiyon v.b mevcut. Bu sene Yalıkavak’taki bu butik otelleri inceleme fırsatım oldu. Çok büyük olmayan bu oteller, Yalıkavak’ın merkezinin sağında kıyı boyunca sıralanmaktalar. Bu sokakta yürürken sol tarafınızda denizi, sağ tarafınızda irili ufaklı restoran, bar, otelleri görmektesiniz. Gündüz kıyılar cıvıl cıvıl, gece olunca kıyıların bir kısmı restorana dönüşmekte. Eğlence tüm gün ve gece devam etmekte. Fakat Yalıkavak, Bodrum’a göre epey sakince bir yer. Gece 12′den sonra hayat durgunlaşmakta. Oysa Bodrum’da hayat bu saatten sonra başlıyor. Özellikle Barlar Sokağında kalabalıktan yürüyemiyorsunuz. Bodrum’da alışveriş yapmayı planlıyorsanız, benim tavsiyem bunu gündüz yapmanız. Gece kalabalıktan dükkanların vitrinine dahi bakamıyorsunuz. İçeri zar zor girebilirseniz ne şans. Bu sefer de yabancı müşterilerle rekabet etmek zorunda kalıyorsunuz. Benim Bodrum’da en çok şikayet ettiğim konu ydu bu yaz. Hemen hemen tüm mağaza çalışanları önceliği yabancı turistlere veriyor. Oysa Bodrum’a ne yazık ki öyle çok zengin turist falan gelmiyor. Gelenler , ya da en azından o bölgede gezenler, çok genç Rus turistler. Birçok dükkanda bir Rus turist için ikinci plana atıldım. Ama o turist zaten ucuz olduğu için geldiği Bodrum’daki o dükkandan çoğunlukla hiçbir şey almadan çıktı.Yine dükkan sahibi bana kaldı. Bir kaç dükkan Türk turistin yüzüne bile bakmıyor. Bunları bu sefer deşifre etmeyeceğim. Ama bir daha ki sene ,bu tür negatif davranışları kesinlikle isim vererek belirtmeyi düşünüyorum. Tabii bunun yanında çok beğendiğim yerlerde var. Mesela Zeki Outlet. O dar Bodrum sokaklarında son anda farkettim tabelasını. Kalabalıktan sıyrılıp, duvarları bembeyaza boyanmış bir sokaktan içeri giriyorunuz. Mağaza çok minimal, bembeyaz, mayolar ön planda ve çok düzgün sergilenmekte. Fiyatlar muhteşem, çeşit bol. Kızkardeşimle konuşuyorum akşam ve burayı söylüyorum. Onun aldığı 1 mayo fiyatına, yine Zeki Triko’nun 3 mayosunu aldığımı söyleyince çıdırıyor.

Dediğim gibi Bodrum’da her bütçeye göre kalacak yer var. Ben yerli turiste kesinlikle kendi arabalarıyla gitmelerini, ya da araba kiralamalarını tavsiye ederim. Çünkü Bodrum’da gezecek çok yer var. Nerede kaldığınızın o yüzden önemi yok. Ben Yalıkavak’ta kaldım ama 1 ay içinde Yalıkavak’ta 5-10 gün denize girdim. Ortakent, Yahşi, Kara İncir, Gümüşlük, Gündoğan….Hepsi de denize girmek için harika yerler.Hem tanınmış beachler var, hem de halk plajları. Yalıkavak’ta Dodo Beach oldukça iyi. Biancha ve Lola Beach’e arkadaşlarımın tavsiyeleri üzerine gitmekten son anda vazgeçtim. Ben deniz kıyısında takıp takıştırmayı, makyajı falan sevmiyorum. Güneşlenirken makyaj çok zararlı. Ayrıca tatilde, üzerimde bir mayo, nasıl rahat ediyorsam o şekilde davranmayı istiyorum. Öyle çok şık yerlere gece süslenip püslenip giderim. Ama gündüz (benim gece bile çok ender giydiğim)yüksek ökçelerle, takılarla, gece kıyafetini andıran Beach kıyafetleriyle “Acaba nasılım?Bana bakıyorlar mı?” diye ortada gezinen kızlarla dolu bir beache takılmak, 2 çocuklu ve kocasını kıskanan bir kadın olarak bana göre değildi. Millet tatildeyiz nasılsa diye ekstra bir rahatlık içinde. Özellikle yeni nesil için ahlak, namus gibi kavramlarının yerini, görüntü ve para kavramlarının almasından sonra, kafaları sadece paralı birini kafalamak ya da manken olmak konularında çalışan, beyin hücrelerinin kulllanılmamasından dolayı yok olduğu hoş ama boş (en tehlikeli tür budur canlılar aleminde) kızlar ve erkekler alemleri yerine , Ortakent’teki Dedeman Scala Beach’e takıldık ailecek. Deniz harika, havuz gibi ama çok soğuk. Beach hep sakin. Erman Toroğlu buranın müdavimlerinden. Çok sakin, rahat ve huzurlu bir ortam. Ayrıca fiyatı da çok uygun. Biz 2 çocukla diğer beachlere öyle hergün takılamazdık vallahi. Ama burası giriş ücreti en uygun olan beachlerden birisi. Ayrıca girişte ödediğiniz bu giriş ücretini içerde yiyecek ve içeceğe harcıyorsunuz. Yani girişte alınan para sadece giriş ücreti değil. Giriş için, içerde belli bir miktar parayı harcamanızı garantlemek bir anlamda. Burası harika ama tek sorun personel. Dedemanlar neden buna önem vermiyor anlamıyorum. Özellikle yemek bölümü işleteni ve elemanları çok çok kabaydı. Hiç bir yerde bu tür bir kabalık ve eğitimsizliğe rastlamadım. Hele Bodrum’da bu olmamalıydı. Ama bunun dışında ikele bölümüne bakan elemanlar, barmen kız süperdi. Ama bir profesyonellik yok ne yazık ki. Tabii bu beach’de en süper olan Thai masajıydı. Masör muhteşem bir masaj yaptı. Masaj yaptırmayı çok seven birisi olarak denemenizi tavsiye ederim.

Gelelim Bodrum ‘da yemek meselesine. Yemek konusunda sınırsız seçeneğe sahip olan Bodrum’da, Marina’ya doğru uzanan cadded süper restoranlar mevcut. Türk ve dünya mutfaklarını bulabileceğiniz Bodrum’da Ayvalık tostu, sebzeli döner, lokma tatlısı muhakkak tatmanız gereken tatlar. Fiyatlar çok çok ucuzdan, çok çok pahalıya kadar uzanmakta. Çok lüks bir yemek de yiyebilirisiniz, ama ucuz yiyeceğiniz yemek asla kötü değil. Lezzet süper sadece mekan ve servis süper olmuyor. Bir de yiyip kalkmak durumunda kalıyorsunuz. Diğer restoranlar gibi saatlerce oturamıyorsunuz bu ayaküstü ucuz yerlerde. Ben en ok Turgut Reis’te meydan’da ALABİ (Ali Abi)’yi çok beğendim. Fiyatı da yerine, yemek servisi ve lezzetine göre çok ugun geldi bana. Yalıkavak’ta kıyıda ÖzMasa Restoran 2. tavsiyem. Fiyatları ne çok ucuz ne çok pahalı. Kahvaltısı süper. Denize sıfır kahvaltı ve yemek yemek süper bir duygu. Balıklara ekmek atıyorsunuz ve bir anda binlerce balık geliyor yüzeye. Gözlerime inanamadım. Bu doğa güzelliğinin yanında yemek yemek , deniz manzarası, gün batımı, muhteşem….

Diyetin, güzel ve sağlıklı yaşamanın en önemli kurallarından birisi de sadece midemizin değil, ruhumuzun da düzgün, dengeli ve yeterince doymasını sağlamaktır. Ruhumuzu dünya güzellikleriyle ne kadar doyurursak, kendimizle o kadar barışık olacağımıza inananlardanım. Bunun için ruhumuzu besleyecek önerileri sizlerle paylaşmak istiyorum. Bunun yanısıra bu önerilerim diyetin olmazsa olmaz kuralı olan “hareketliliği” de bir zorunluluk olmaktan çıkarıp, bir zevke dönüştürecek sizin için.
Bu gıdalardan birisi bence en yeni camimiz “Şakirin Camisi”. Ben de henüz görmedim. Ama ilk fırsatta gideceğim. Ünlü tasarımcı Zeynep Fadıllıoğlu iç mekan tasarımını yapmış bu caminin. Fotoğraflarından gördüğm kadarıyla mükemmel, modern bir camii olmuş. Artık zamanı gelmişti eski mimari tarzları övmeyi bırakıp, biraz ileriye gitmek için çabalamanın. Eskiler harika ama biraz yenilikçi olmanın bir zararı da yok. Kendisini ve bu pojenin hayata geçmesini sağlayan herkesi kutluyorum.Bu arada cami Üsküdar’da.

 

Dört gündür Ankara’dayım ve artık ben bile “yoruldum”. İndirim günlerini çok seviyorum. Önümüzdeki yıl giyebileceğim kışlık giysilerin yanında, baharda hatta yazın bile giyeceğim kıyafetleri indirimden almak süper.
Özellikle ayakkabılar… Eskiden kışın sadece kışlık ayakkabılar olurdu reyonlarda. Oysa artık geceleri açık ayakkabıların giyilmesi ve mevsimlerin birbirine karışması hertür ayakkabının aynı anda vitrinlrde olmasını sağlamakta. Ayakkabı konusunda birkaç önerim var. Deuschmann’da (Ankamall) süper birkaç model yazlık ve baharlık ayakkabı aldım. Kalitesine gelince, bu bu mağazadan yaptığım ilk alışveriş o yüzden deneyip göreceğim ama aldığım ayakkabılar hergün sokakta tepe tepe giyip gezeceğim türden değil de , yüksek topuklu, kıyafetime uysun diye renkli gece ya da özel bir yere giderken giyilecek tarzda. Yani bir sorun olacağını zannetmem. Oradan çıkıp Erol’a girdim. Bu senen saks mavisi çok modaymış. Orda burnu açık, dolgu topuk, süet , topuğunda çok şık 2 adet metali olan bir ayakkabı aldım ki buna bayıldım. Siyahı da mükemmel ama ben saksı tercih ettim. Ne çok ucuz ne de çok pahalı. Tabi numara bulabilirseniz. Nine West’e mutlaka uğrayın. Tüm yaz giyebileceğiniz günlük ve abiye ayakkabıları buradan alabilirsiniz. Fiyatlar süper . Bronz, gümüş, rugan…hepsi harika ve hala n umara var. Kaçmaz….

%d blogcu bunu beğendi: