Category: GÜNCEL DUYGULARIM


SÖYLEMEYE DİLİMİN VARMADIĞI BİR GERÇEK: ARTIK 40 YAŞINDAYIM

On yaşıma girerken neler istiyordum pek hatırlamıyorum. Ama tahminen daha fazla kıyafet, ayakkabı belki oyuncak. O zamanlar isteme alanımız kısıtlıydı zaten, ne iphone vardı ne de ipad. Elma hala dalındayken ve kırmızıyken anlamlıydı bizim için ve sadece bir meyvaydı o günlerde.
Yirmiye girerken ki dileklerimi daha net hatırlıyorum. Bir an önce üniversiteyi bitirmek, işe girip kendi paramı kazanmak ve bu sayede üzerimde kimsenin hak iddia etmemesini bir an önce sağlamak. Kariyer hedefleri, evlilik planları, “önce kariyer mi- çocuk mu?” soruları, mezuniyet, ilk iş, ilk maaş, ilk özgürlük hissi, ilk cinsellik, ilk hamilelik, ilk çocuk… İlk defa kendinden başka birinin hayatından bu denli sorumlu olma hissi ve bununla beraber başlayan delice kaygılar; ilk banyosu, göbek bağı, “Kilo alıyor mu? Boyu uzuyor mu? Neden hastalandı? Ya ateşi yükselirse? İlaç vermek doğru mu? Vermezsek daha kötü olur mu?” sorularıyla geçen yıllar. Tabi doğum kilolarını vermek, kadınlığı kabul etmeyip hala bir genç kız edasıyla salınma isteği, “Aa senin çocuğun mu var? Hiç göstermiyorsun.” cümlesinin verdiği ego tatmini, ilk araban, ilk evin….Kısaca senden başka kimsenin çok fazla karışmasına müsaade etmediğin kendi günahıyla mebaliyle kendi yaşadığın hayatın. İlk başlardaki özgürlük duygusunun daha sonra nasıl da reşit olmandan önceki halinden bile daha bağlayıcı olduğunu anlamamaya çalıştığın yıllar. Bağımsızlığını kazandığını zannettiğin an eşine ve ailene aslında çok daha kalın zincirlerle bağlandığını ama bu zincirinin adının zorunluluk değil de SEVGİ olduğunu hissettiğindeki mutluluğun. Evli olmayanların sana özendiği, senin onlara özendiğin, iş arkadaşlarının kıskançlıklarını yaşadığın, ilk şahsi borçlara girip bir şeyler almaya çalıştığın, hep daha büyük bir ev, daha pahalı bir araba, daha kalabalık bir aile, daha çok tatil, daha fazla mücevher, daha yüksek bir kariyer, kısaca her şeyin çok çok daha fazlasını istediğin, bunun için çabaladığın, çalıştığın, hayaller kurduğun yirmili yaşlar, sizi ne çok özlemişim meğer. Kilo alsan bile çok hızlı verebildiğin, aynı gün içinde birkaç toplantı, eğlence, ev, iş, çocukla uğraşıp yine de ertesi sabah çok daha dinç uyanabildiğin, vücudunun sana değil, senin vücuduna hükmettiğin o yirmili yaşlar. Ne zaman geçip gittiniz? Nasıl bu kadar hızlı çıktınız hayatımdan? Neden?
Yirmileri nasıl keyifle hatırlıyorsam otuzları da bir o kadar hüzünle hatırlıyorum ne yazık ki. Büyük hayallerle başlayıp, onlardan daha büyük hayal kırıklıklarıyla geride bıraktığım otuzlarım: siz benim en değerlimsiniz aslında. Hayatı sizde öğrendim eğer hayat buysa. Ve hiç mi hiç beğenmedim. Evet daha olgunlaştırdınız beni. Kendimden çok çocuklarımım sağlığını, derslerini, yaşamlarını önemsememi öğrettiniz. Bencilliğimi bir kenara attınız, verici olmayı öğrettiniz. Hayatımın anlamının sadece BEN değil ONLAR da olduğunu kavramamı sağladınız. Artık kendi kilolarımdan çok kızlarımın kiloları, onların sağlıkları, sınavları, başarıları ilgi alanım oldu. Kendi arkadaşlık ilişkilerimden çok gündemimi hep onların arkadaşları, sosyal yaşamları, gelişimleri doldurdu fark etmeden. Zorla mı oldu bunlar? Asla, işte otuzların yirmilerden farkı buydu. Yirmilerde kalkıp gece yarısı ağlayan bebeğe bakmak zordu ya da bebek yüzünden tüm arkadaşlarının gittiği bir eğlence mekanına gidememek. Ama otuzlarda bunu seve yaptım, hem de hiç aklım kalmadan tamamen gönüllü olarak. Hatta otuzların ortalarında bundan daha fazla keyif aldığımı anladım. Çünkü arkadaşlarım, çevrem değişiyordu zaman zaman ama ailem sabitti. Hep yanımdaydılar ve daima yanımda olacaklardı ölüm bizi ayırana dek….
Ve ÖLÜMle de tanıştım otuzlarımda. Belki de bu yüzden hüzünle anıyorum sizi, beni ölümle tanıştırdığınız için. Ayrılacağımızı hiç düşünmediğim sevdiğimden, canımdan bir gün ayrılmak zorunda kalmak en acı tecrübeydi o yıllarda ve etkisi sandığımdan daha büyük oldu üzerimde: ruhum fiziğimle birlikte değişti ölümün etkisiyle. Hayatı tekrar anlamaya çalışmama neden oldu. Önceliklerimi sıraya koymama, değer verdiklerimin değip değmediğini sorgulamama ve daha pek çok şeye neden oldu babamın ölümü üzerimde. O güne kadar üzüldüğüm hiçbir şeyin gerçek üzüntü olmadığını anlamamı, ne yaparsak yapalım, nasıl yaşarsak yaşayalım eninde sonunda ayrılacağımız gerçeğini değiştiremeyeceğimi görmemi sağladı gidişin baba. Ergenken tartıştığımız basit konularda seni dinlemediğim için bir ömür pişman kalmama, ama beni sana her benzettiklerinde de en az o kadar gurur duymama neden oldu gidişin. Bir gidişin ne kadar acı olabileceğini öğrettin bana ve bu yüzden belki de geride kalanlara sımsıkı tutunuyorum şimdi. Herkesi yanımda görmek istiyorum, her anlarını paylaşmak istiyorum, saniyeler bile ayrıysam onlardan müsriflik geliyor bir gün ayrılacağımı bildiğim için. Çok üzdün beni çok. Biliyorum bunu isteyerek yapmadın ama artık her şeye farklı bakmama neden oldun. Yeterince olgun bulmazdın beni çoğu zaman, “Hiç büyümeyecek misin?” diye sorardın ya, büyüdüm artık merak etme. Büyüdüm hem de bir günde. En az senin kadar sorumluluk sahibiyim artık hayatımda. Hatta seni geçmiş bulunmaktayım kaygılar konusunda. Çok daha fazla kaygılıyım geleceğe dair. Çocuklarımın sağılığına, okullarına, geleceklerine en az senin benim için kaygılandığın kadar kaygılanıyorum merak etme. Aynı bana yaptığın gibi her gün soruyorum onlara bir dertleri, sıkıntıları var mı diye. Ve sakın merak etme meyva yiyip yemediklerini de, kitap okuyup okumadıklarını da devamlı kontrol ediyorum tıpkı senin gibi. Ve çok mutluyum aynı senin gibi onları çok seven bir babaları olduğu için.
Anlaşılacağı gibi hayattaki en büyük dostumu kaybetmek beni çok sarstı otuzlarımda. Pek çok şey anlamsızlaştı istemeden. Ama karakterim icabı gülmeyi hiç unutmadım, ağlarken de güldüm, mutsuzken de. Tek silahımın bu hayatta attığım kahkahalar olduğunu da otuzlarımda öğrendim. Ölmekten korktuğum için değil, benden sonra çok üzülecekleri için dua etmeye başladım Allah’a çok çok uzun yıllar daha yaşayabileyim de çocuklarım üzülmesin diye.
İnsanlardan da uzaklaştım bu yıllarda. Önceden gece-gündüz gezen, herkesle arkadaş olan BEN gitti, yerine yalnızlığı tercih eden bir BEN geldi sanki. Eskiden evde yalnız oturmak zulüm gelirken şimdilerde evden çıkmak zor gelmeye başladı. Çevremdekileri seçmeye başladım. Gereksizleri ayıkladım sanırım ya da hala ayıklama işlemim sürüyor. Uzun vadeli ilişkiler istiyorum artık, arkadaş değil dost olsun yanımdakiler karşılıksız, kıstassız. İnsan olarak beni anlayanları daha bir başka seviyorum ama onların da suçu yok aslında, ben bile hala çözmüş sayılmazken kendimi….
Gerçek anlamda büyüdüğüm yıllardı otuzlar. Hayallerimin bile bir sınırı var artık. İsteklerim daha mantıklı ve ulaşılabilirler. Sağlığım dışında hiçbir şeye ulaşamamak ya da kaybetmek eskisi gibi yaralamıyor beni. Olgun bir döneme girdiğimi düşünüyorum ve ne yazık ki hiç de memnun değilim aslında bu durumdan. Artık pek çok mekanda yaş ortalamasının üstünde bir yaşta olmak müthiş rahatsız ediyor beni. Kızımla aynı mağazadan alışveriş yapmaya direniyorum O istemese bile. Hala genç olduğumu kanıtlamak uğruna pek çok saçma şey yaptığımı göreceğinize eminim önümüzdeki günlerde. Otuzları her ne kadar sevmesem de ayrılmak da gelmiyor onlardan uzunca bir süre daha.
İyi yönleri de var tabi ki aslında; insanları olduğu gibi kabul ediyorum artık, değiştirmeye çalışmıyorum, direk ilişkimi kesiyorum arkama bile bakmadan. Herkes için düşündüğümü daha bir rahat ve kolay söylüyorum. Olayları daha net görüyorum falan filan… Yok ya kendimi kandıramıyorum sizi nasıl kandırayım? Yaşlanmanın güzel bir tarafı yok işte. Şimdi ki olgunluğumu ve farkındalığımı alın, bana yirmili yaşlarımın cildini, patavatsızlığını, kaygısızlığını verin razıyım. Gerisi palavra…..

Dördümüz yanyana oturuyoruz konuşmadan. Dördümüz de aynı denizin mavisine bakıyoruz, aynı martıların o derin mavinin üzerinde alçalıp yükselmelerini izliyoruz. Dördümüz de aynı göğün altındayız. Aynı rüzgar ürpertiyor tenimizi. Aynı kumsala basıyor ayaklarımız ve aynı noktaya bakıyor gözlerimiz. Dışarıdan bizi seyredenler ne kadar da uyumlu olduğumuzu düşünürler muhtemelen…

 

fotoğraf 1

Oysa fiziksel duruşumuzun aksine ruhlarımızda uyumdan eser yok gibi. Birimiz hafifçe gülümsüyor çaktırmadan, diğeri O’na inat kaşlarını çatmış sanki. Ben gel-gitler yaşıyorum kısa süreli onların yüzlerini okumaya çalışırken. Aynı hayat dilimini birlikte yaşıyorken nasıl oluyor da bu kadar farklı olabiliyoruz, bu kadar bağımsız? Hepimiz aynı göğün altında, aynı deli denizin kıyısında ayrı ayrı yaşıyoruz aslında…

 

fotoğraf 3

Önce açık mavi gökyüzünde bulutları seçebiliyordu gözlerim, denizde de dalgaları. Sonra yavaş yavaş azaldı ışık ve farkına varamadan, bakarken hala derin düşüncelerle uzaklara, göğün denizle kaynaştığı noktanın karanlığa gömülmesini izledik yine dördümüz birlikte. Kimse konuşmuyordu, konuşamıyordu karanlık ilerlerken. Sessizliği ilk bozanın kendisi olmasını istemiyordu belki de. Derken her yer karanlık oldu sonunda. Artık ne gökyüzü, ne deniz ayrılabiliyordu birbirinden bizim gibi. Karanlık onları kaynaştırmıştı işte büyük bir güçle. Sadece kıyıya vuran dalgaların sesiydi dünyayla hala varolan bağımızı koparmayan, diğer tarafa iyice geçmemizi engelleyen.

fotoğraf 2

Havayla beraber ruhum da karardı sessizce, çaktırmadan. O karanlık sadece göğe, denize düşmemiş meğer; içime de işlemiş sinsice. O güzelim mavinin tonlarından ne zaman ayırdı beni, aldı-götürdü karanlığın soğukluğuna hissettirmeden? Ve yine akşam olmuş bu şehirde, ruhumda, gönlümde.

fotoğraf 4

Sabahı beklerken bu sefer de gönüllü oldum karanlığın tonlarını keşfetmeye tümden; açık siyah, koyu siyah var mı gerçekten? Söz! Bulursam size de haber vereceğim karanlığın tonlarını gerçekten. Belki de çoktan buldum onları her hüznümde ağlarken……

Feyza YILMAZ

Nesin Vakfı’na ait olan MATEMATİK KÖYÜ’nün faaliyetlerini bir süredir izliyordum. Ama kızımın katılmasıyla birlikte köye olan ilgim arttı ve hakkında birinci ağızdan bilgi edinme fırsatı buldum.

Matematik Köy’ü İzmir’in Selçuk ilçesi’nde Şirince Köyü’nde 55 dönüm üzerine kurulmuş, taş yolları ve yine taş evleri ile gerçek bir köy. Burada matematikle ilgili pek çok faaliyet organize ediliyor. Bunlardan süreklilik arz edenler lise, üniversite ve yüksek lisans-doktora düzeyinde yapılan Matematik Yaz Okulları. Bu yaz okulları ile ilgili olarak bence vurgulanması gereken asıl konu, asla kar amacı için yapılıyor olmamaları. Yaklaşık 60 tane olan öğretmenlerin hiçbiri burada verdikleri dersler karşılığında ücret talep etmemekteler. Ali Nesin de tüm yazını, o sıcakta öğrencilere matematik öğretmekle geçiriyor. Bunu bırakın kar amacı için yapmayı bir de her sene zarar ediyorlar. Çünkü öğrencilerden talep edilen ücret sadece günde dört öğün verilen yemek, su ve diğer içecekleri karşılamak amacı ile alınıyor. Ücretli öğrencilerin yanında pek çok burslu öğrenci de kaldığı için ve köyün yiyecek dışında başka masrafları da bulunduğundan gelirler ne yazık ki giderleri karşılamıyor.

İşte bu noktada eğitim için yapılan fedakarlığa hem hayran kalıyorum hem de ben yapabilir miydim acaba diye öz eleştiri yapıyorum. Maddiyatın, hayatımızda neredeyse tüm değerlerin yerine geçtiği günümüzde zarar etmek pahasına bu kadar adanmışlık bana biraz da Tibet rahiplerini anımsatıyor. Köy, her türlü popüler kültür ürününden uzakta. Örneğin televizyon yok, lise öğrencilerinin kendi bilgisayarlarını getirmeleri yasak. Bu, bence gençleri birbirleriyle iletişim kurmaya zorluyor ki özellikle insanlar arası ilişkinin yerini insan-TV ve insan-PC ilişkilerinin aldığı günümüzde bir nev’i detoks olmakta. Özellikle de oraya yaz tatilini başka şekilde geçirmek yerine Ege’nin sıcağında günde 8 saat matematik dersi almaya hevesli olan öğrencilerin gittiği, bu öğrencilerin de hedefleri olan ( ya da olması gereken) bilinçli, iyi eğitimli yani teknolojiye yatkın gençler olduğu düşünüldüğünde 15 gün TV ve PC’den uzakta yaşamak bulunmaz bir fırsat bence.

Kızımın oraya gitmesini istememin tek nedeni matematik öğrenmesi değildi. Yukarıda saydığım televizyon ve bilgisayarın olmaması, köydeki tüm işlerin iş bölümü ile yapılması, birçok hocayla ve farklı okullardan gençlerle tanışacak olması ve eğitim için yapılan fedakarlıkları görüp anlamasını istemem diğer nedenlerdi. 15 gün sonunda gönderme amaçlarıma fazlasıyla karşılık verildiği için bu yazıyı yazma gereksinimi gördüm. Çünkü geçen sene başvurma aşamasında ne yazık ki hiçbir velinin yorumunu bulamadım. Katılanların deneyimlerini anlatmaları köyün faaliyetlerinin devamı yani tanıtımı için çok önemli Çünkü şimdiden benim çevremde bu köye ileride çocuklarını göndermek isteyen bir grup oluştu.

Köyün kazanımlarını biraz açıklamak istiyorum. Birincisi doğal olarak matematik öğrenimi ama bunu farklı yerlerden de edinebileceğiniz için tek çekim faktörü bu değil. Matematikten, okuduğu lise itibariyle biraz uzaklaşan kızım, Ali Nesin sayesinde matematiği tekrar sevdiğini söylüyor ki asıl kazanım bu işte. Çünkü sevilen her konuda başarılı olunacağına inanmaktayım. Yatakhanede birlikte kalınması, toplu yaşama kurallarına uyum konusunda diğer bir kazanım. Çocuklarımızın bir süreliğine bizim koruyuculuğumuzdan ve her şeyi onlar için kolaylaştırmamızdan uzaklaşması kişilik gelişimleri açısından oldukça önemli. Diğer bir kazanım da (bence en önemlisi bile olabilir) işlerin ortaklaşa yapılması. Birlikte yaşanılan insanların bulaşığını yıkamanın, yolları süpürmenin, tuvaletleri temizlemenin göründüğünden daha fazla yararı olduğu kanısındayım. Başkaları için bir şeyler yapmak, kendilerinin yarattığı dağınıklık ve pislikleri yine kendilerinin temizleyecek olması, kısacası toplum yaşamında sorumluluk sahibi olmaları, matematik köyünün matematik yanında verdiği ilave bir hayata hazırlanma eğitimi bence.

Tatil günü olan bir Perşembe günü hep birlikte gidilen deniz kıyısına, Nesin Vakfı’nın çocuklarının gelmesi, kızımdan duyduğum kadarı ile Ali Nesin’in onlarla gerçekten çok yakından ilgilenmesi, gerek O çocuklar gerekse bizimkiler için yaptıkları da öğrencilerin insanlık adına iyi bir örnek görmeleri imkanını sağlamış. İyi, fedakar, kendisinden çok başkalarını düşünen insan rol modellerinin azaldığı bu günlerde, kızımın bunları anlatması üzerine O’nu bu köye gödermekle ne kadar iyi bir iş yaptığımı düşündüm.

Tüm bunların yanında köyün bağışlarla yürüyor olması ve zarar etmesi canımı biraz acıtmakta. Köydeki su kaynakları bittiği için suyu olan başka bir arazi alınmak zorunda. Ayrıca yapıların da tamamlanması ve başka ihtiyaçlar için de para gerekli. Böyle bir köyün devamlılığının sağlanması için bir şeyler yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Aklıma bu köyün farklı da olsa bir eğitim kurumu işlevi gördüğü fakat diğer eğitim kurumları gibi bir Aile Birliği olmadığı geldi. Yıllardır çocuklarımın okul aile birliklerinde gönüllü olarak çalıştım. Gerektiğinde okulların gerektiğinde ise öğrencilerin eksiklerini tamamlamak için faaliyetler düzenledik. Bu köyün de, gerektiğinde maddi-manevi destek alabileceği bir Aile Birliği olması kanısındayım. Bunun için de facebook’ta bir grup kuruyorum. Ne kadar destek alabileceğimi şimdiden kestirmek zor ama en azından bu köye katılan öğrencilerin ve velilerinin bu birliğe gönüllü katılmaları ile bu grubun oluşabileceği fikrindeyim. Çocuğumuz ister katılsın ister katılmasın eğitimin desteklenmesi için herkesin bu gruba üye olması, köyün faaliyetlerinin desteklenmesi açısından çok faydalı olacaktır. Bu gönüllü eğitimciler için neler yapabileceğimi, onlara nasıl yardım edebileceğimi düşünüyorum. Benimle aynı fikirde olan herkesin bu grubu ve faaliyeti desteklemesini rica ediyorum. Grubun ilk faaliyeti olarak da herkesten, köyün ihtiyaçlarının karşılanması için de bağış yapmasını rica ediyorum. Matematik Köyü’nün Facebook’ta oldukça fazla takipçisi var. Bu kalabalık gruptaki herkesin 5-10 TL vermesi köyün acil ihtiyaçlarının karşılanması için çok yararlı olacaktır. Ayrıca bu miktarın kimseyi etkileyeceğini zannetmiyorum. Tek başımıza bu kadar az bir miktarla iyi bir yardım yapamayız ama hep birlikte olursak ülkemizin akıllı gençlere ihtiyacı olduğu bu günlerde bu gençler için çalışanların para yerine derslerle uğraşmalarına katkıda bulunabiliriz.

Facebook’ta MATEMATİK KÖYÜ AİLE BİRLİĞİ adı altında açılan gruba siz de tüm tanıdıklarınız davet ediniz. (http://www.facebook.com/#!/groups/344729272282363/ )

Bağış için:

NESİN VAKFI

İş Bankası
Parmakkapı Şubesi
Şube kodu: 1042
Hesap numarası: 0687054
İBAN: TR170006400000110420687054

http://www.matematikkoyu.org

 

TERCİHLERİN HAYATLARINIZI NASIL ETKİLEYECEĞİNİZİN GERÇEKTEN FARKINDA MISINIZ?

 

Son günlerde pek çok kişinin gündeminde sınav sonuçları ve tercihler var. Henüz kızım için erken olmasına rağmen bu konuya olan ilgimden dolayı ben de tüm gelişmeleri takip etmeye çalışıyorum.

            Elimde olmadan kendi lise ve sınav dönemimle kıyaslıyorum doğal olarak. O günlere göre hem avantajlar hem de dezavantajlar söz konusu. TV programlarının özellikle tercihler döneminde çok etkili olduklarını görmekteyim. Neredeyse pek çok üniversitenin Rektörünü tanıma fırsatı buldum bu programlar sayesinde. Düzenli olarak takip edildiklerinde sisteme, üniversitelere, sınava, mesleklere, bölümlere ve daha pek çok bilgiye bu programlar sayesinde oturduğunuz yerden ulaşmaktasınız. Bu programları bizim evde yalnızca ben izliyorum. Kızım için henüz erken olduğundan, gereksiz heyecana kapılmasını ve kafasının karışmasını istemediğim için seyretmesi konusunda pek de hevesli değilim. Çünkü bana göre, hangi rektörü veya üniversite hocasını seyredersem seyredeyim, bağlı bulundukları üniversiteyi (doğal olarak) öyle bir övmekteler ki hani kazara bu konuda bir şey bilmiyor ve sadece o programı izliyor olsam çocuğuma sadece ve sadece o üniversiteyi yazması için baskı bile yaparmışım gibi geliyor. Çok şükür gerçekleri çok net biliyorum da aklımı çelemiyorlar. Ama herkes üniversiteleri, imkanlarını benim kadar bilmek zorunda değil. Sadece bu tür yayınları izleyerek fikir edinmeye çalışanların da olduğunun farkındayım. Kaygım bu kesim için: siz ya da çocuğunuz tercih aşamasına geldiyseniz herkesten daha fazla şüpheyle yaklaşın bu tür tanıtımlara derim.

            Programlar kötü ve izlenmemeli demek istemiyorum kesinlikle, söylemek istediğim ön bilgisi olmadan sadece bu programlardaki üniversite tanıtımlarına göre yapılacak tercihlerde hayal kırıklığına uğrama olasılığının yüksek olduğu. Yoksa sistem hakkında çok güncel bilgiler vererek bu alanda oldukça faydalı olduklarını düşünmekteyim. Kesin olarak karar veremediğim bir nokta bu programları velilerin mi yoksa öğrencilerin mi izlemesi gerektiği yönünde.

            İçeriklerine baktığımda bazen “iyi ki kızıma izletmemişim” diyebileceğim ölçüde kafa karıştırıcı konuların ele alınmasının yanı sıra, bazen de heyecanı olmayan bir öğrenciyi bile heyecanlandırmaya yetecek yayınlara da ne yazık ki rastladım. Bazen veliler için bazen de öğrenciler için gereksiz bilgiler var. Acaba bu programlar öğrenciler ve veliler için ayrı ayrı mı olmalı diye düşünüyorum.

            Nasıl ki bir diyet listesi kişinin kan değerleri, yağ oranı, metabolizma hızı, yaşı, kilosu gibi bireysel özelliklerine göre hazırlanıyor, aynı liste o kişide işe yararken başkasında zararlı bile olabiliyorsa, tercih listeleri de aynı diyet listeleri gibi kişiye özeldir. Burada önemli olan incelenmesi gereken parametrelerdir. Bu parametreler aileden aileye- öğrenciden öğrenciye  değişse de bazıları temeldir; şehir, bölüm, üniversite, başarı sırası, kariyer hedefi,  maddi olanaklar/olanaksızlıklar, mesleğin geçerliliği, iş bulma durumu…. Bu liste uzayıp durur.

Çocuğunuz istediği kadar büyük şehirde okumak istesin, puanı/yüzdelik dilimi yetmiyorsa, o şehirde okutabilecek imkanlarınız yoksa, alabileceğiniz bursların dahi yetmeyeceğini düşünüyorsanız bu konuyu en başında çocuğunuzla konuşmanızı öneririm. Herkesin yaşam standartları dolayısı ile ihtiyaç duyduğu maddi imkan farklıdır.  100 liraya benim çocuğumun geçinebileceği bir şehirde belki sizin çocuğunuz 200 liraya geçinemeyecektir. Burada etraflıca konunun analizi gerekmektedir. Mantık çerçevesinde özellikle öğrencinin istekleri de ön planda olmak şartı ile karar verilmelidir. Ama sırf sizin büyük şehir fobinizin ya da çocuğunuza olan güvensizliğinizin O’nun hayatını etkileyen en önemli kararlardan birisini alırken, mantığınızın önüne geçmesine de izin vermemelisiniz.

            Bazı görüşlere göre tercihe aile karışmamalı, öğrenci tek başına yapmalıdır. Bu durumun da aileden aileye ve çocuktan çocuğa değişebileceği kanısındayım. Aile üniversiteler, sistem, bölümler, iş bulma oranları gibi konularda öğrenciden bilgisizse tabi ki karışmamaları daha akılcı olabilir. Ama gündemi takip edebilen, üniversiteler, bölümler, hatta şehirler, bu bölümlerin çocuğun ileriki kariyer planlamasına olacak katkıları (ücretsiz yurtdışı masterı, yurtdışı staj imkanları, yabancı üniversitelerle değişim programlarının olup olmadığı v.b) konusunda bilgi sahibi olan anne-babanın olaya müdahil olması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu durum (kendimi de düşünerek biraz özeleştiri olacak ama) bazen “her şeyi ben biliyorum, ben senden tecrübeliyim, doğru kararı ancak ben veririm” sendromu yaşayan bir sürü anne-baba görmemize neden olmaktadır. Unutmamalıyız ki çocuğumuza ne kadar “ben biliyorum” dersek O da o kadar kendinin bizden daha çok bildiğini kanıtlamaya çalışacak, olayın boyutu mantıklı tercihten mantıkdışı güçler kavgasına dönüşecektir. Tamam, siz daha bilgili ve tecrübeli olabilirsiniz. Ama O’na “senden güçlüyüm” mesajı vermek yerine, “Gücümü senin de en az benim kadar hatta benden daha fazla güçlü olman için kullanmak istiyorum. Lütfen bu gücü senin yararına kullanmama izin ver.” şeklindeki yaklaşımların hele de hala ergen olan çocuklarımıza yaklaşımımızda daha pozitif olacağını düşünmekteyim.

            Çevremdeki örneklere bakınca, anne-babası üniversite mezunu olmayan, hatta neredeyse cahil denilebilecek kadar bilgisiz (yanlış anlamayın sadece eğitim konusunda bilgisizlikten söz ediyorum) ebeveynlere sahip olan başarılı (bunu özellikle vurguluyorum) arkadaşlarımın benden daha iyi tercihler yaptıklarına şahit oldum. Onlar benim gibi her şeyi bilen, dolayısı ile yönlendirmekten çekinmeyen anne-babalara sahip olmadıkları için her şeyi kendi çabalarıyla ve kendi istekleri doğrultusunda yapmışlardı. Bazen bilgili ve ilgili ebeveynlerin çocuklara yararları kadar zararları da olduklarını düşünüyorum.

            Bir başka veli tipi de kendi sahip olamadıklarına çocuklarının sahip olması için yanıp tutuşanlardır. Kendisi tıp okuyamadı diye zorla tıp okutmaya kalkanlar bunun en sık rastlanılan türü galiba. Bu tutumun da özellikle tercih döneminde ters tepeceği aşikar. Zaten bu tür ebeveynler büyük ihtimalle bu tutumlarını en başından beri çocuklarını yetiştirmede kullanmışlardır ve ortaya, her istediği yapılmış, sınırsız imkanları olan, istemeden tüm ihtiyaçları fazlasıyla karşılanan, kural konulamamış, yaptıkları hatalar için ceza almamış çocuklar çıkmıştır. Bu durum bence veli için de öğrenci için de en karmaşık olan durumlardan birisidir ve elimden “Kendi düşen ağlamaz.” Demekten başka bir de profesyonel yardım almalarını önermek gelmektedir.

            Karşılaştığım hemen hemen her öğrenci, veli, öğretmenle sohbet etme fırsatını kaçırmıyorum. En çok hayret ettiklerim lisenin son sınıflarında olmalarına rağmen hala seçecekleri meslekle konusunda kararsız olanlar. Bu kararsızlığı bir nebze anlayabilirim; tıp, diş hekimliği, eczacılık ya da mühendislik dalları arasında net olarak birini seçememiş olmak anlaşılabilir. Çünkü sonuçta bunlar kendi aralarında ortak bir gruba üye meslekler olup, sınavla aldıkları puan türleri de aynıdır. Ama tıpla mühendislik hatta bu sene sıkca görüldüğü gibi hukuk-tıp-mühendislik arasında karar verememeyi anlayamıyorum. Burada suçu asla öğrenciye de bulmamaktayım. Birinci suçlu ne yazık ki eğitim sistemimiz. Yıllardır bu konu üzerinde yoğunlaşılıyormuş gibi gözükse de hala okulları Fen, Sosyal ve Anadolu Lisesi diye ayırmaktan öte gidilebilmiş değil. Bu ayırmanın sorunu çözeceğini sananlar yanılıyorlar çünkü Fen Lisesi’ndeki öğrenci hem tıp, hem mühendislik hem de hukuk yazabilecek puan türlerini alabilmekte. Alan içi/alan dışı uygulamasın kaldırılması ile okullardaki yönlendirme sorumluluğu Rehber öğretmenlere düşmekte. Bunun devlet okullarında ne kadar verimli olduğu tahmin edersiniz de özel okullarda da çok farklı değil kanımca. Rehber öğretmenlerin çocuğu yönlendirebilecek kadar resimden, müzikten, mühendislikten, tıptan, hukuktan anlamaları gerekmektedir. Her bir bölüm için gereken özellikleri net bir şekilde bilmeleri gerekir. Bu kadar donanıma sahip kaç öğretmen var gerçekten merak ediyorum. Sistemin böyle olduğunu bile bile çocuğunu son ana kadar gerektiği şekilde önlendirememiş olan aile de buradaki ikinci suçlu.

            Burada kendimden örnek vermek istiyorum. Kızlarımı varsa yeteneklerini keşfetmek için bale, dans, drama, müzik, yüzme, resim gibi pek çok aktiviteye katılmaları için teşvik ettim. Yıllarca o kurs senin, bu kurs benim dolandım. Derslerin artmasıyla birlikte aktiviteleri de sınırlamaya başladık. Zaten bu sırada neyi sevip neyi sevmedikleri de ortaya çıkmıştı. Büyük kızım resim ve piyanoda, küçük de dans ve yan flütte karar kıldılar. Balerin olmadılar ama küçük yaşta klasik müzik dinlemeye alıştılar, bir grupla birlikte hareket etmeye ve en önemlisi sahnede kalabalık önünde olmaya alıştılar. Hedeflerim de bunlardı zaten. Müzik için de yeteneklerini sınamadan önce az ya da çok alacakları her müzik eğitiminin zekaları üzerine etki yapacağına emindim. Bu kurslar onların sosyalleşmelerine katkıda bulundu. İkisi de çekingen değiller, hatta girişkenler. Topluluk içinde uyulması gereken kurallar olduğunun farkındalar. En önemlisi kendilerini diğerlerinden farklı kılan bu özelliklerinden ( piyano çalmak, dans etmek) oldukça memnunlar. Bu kurslara gerçekten iyi paralar ödedim ama şimdi bunları yapmak isteyenler için pek çok ücretsiz ya da çok ucuz olan faaliyetler var. Bu arada büyük kızımın okumaya olan ilgisi ortaya çıktı. Oradan siyaset, politika derken hukuk gibi sosyal bilimlere merak sardı. Bu ilgisi üzerine onu İstanbul Üniversitesi’nin Çocuk Üniversitesi kapsamında yaptığı Uluslar arası Siyaset Yaz Okulu’na gönderdim. Bu yaz okulu sonucunda iki şeye kesin karar verdiğini söyledi: Hukuk gibi bir sosyal bilimler okumak ve kesinlikle bunu İstanbul’da okumak. Bu konudaki kararını destekleyerek kazanırsa okuyabileceğini söyledim. Kendisi şimdi İstanbul Sosyal Bilimler Lisesi’nde okuyor ve hukuk yazacağını söylüyor (henüz Lise 2’de). Çocuk yetiştirmek SORUMLULUK, ZAMAN VE İLGİ gerektirmekte. Bu üçünden sizde yoksa anne-baba olmadan bir kez daha düşünün derim.

            Gelelim tercihlere yeniden; bu günlerde en çok şikayetci olduğum başka ve belki de en önemli konu, tercihler konusunda yorum ve yönlendirme yapan uzmanların ikiyüzlülüğü. Ülkenin ve dünyanın ekonomik kriz yaşadığı, başta ekonomi ve teknoloji olmak üzere pek çok alanda çok hızlı gelişmelere şahit olduğumuz ir zaman aralığında yaşamaktayız. Benim zamanımda belli başlı meslek gruplarında iyi ya da kötü ol fark etmez, bir standart ücret kazanırdın ve bu kesindi. Ama şimdi her şey zorlaştı. Mesleğinin ne olduğundan daha çok nasıl olduğun hayat kaliteni belirlemekte. Bir kere Boğaziçi, ODTÜ, İTÜ, İÜ, Koç, Sabancı, Galatasaray, AÜ, Bilkent ve birkaç tane daha üniversitede okumak artık bir marka olmuş durumda. Ne demek mi istiyorum; hukuk oku da hangi üniversitede okursan oku, lafı bence kendini avutmaktan başka bir şey değil. Tabi ki üniversitelerin hukuk bölümleri arasında fark var yoksa neden biri ilk 100’dki öğrenciyi alırken diğeri 6000lerdeki öğrenciyi almakta? Ama sonuçta hedef hukuksa hedeften şaşmaktan yanayım.

            Mühendislik için konuşacak olursak; ben çevre mühendisiyim. Bana bu bölümü yazıp yazmamayı soranlara hayır diyorum. Sırf kendi egomu yükseltmek için mesleğimi övüp, çocuğa yazdırırsam ve o da mezun olunca işsizler ordusuna katıldığında bana gelip “ hani övmüştün ne oldu?” derse diye hayır diyorum. Bu mesleğimi sevmediğim anlamına gelmiyor. Tam tersi o kadar çok seviyorum ki, ama ülkenin şartları ortada, mezun ve halen okumakta olan çevre mühendisi sayısı ortada. Bu bölümü yazmak bile bile lades demektir. Bu bölümden bundan sonra akademisyen, başarılı mühendis çıkmayacak mı yani? Tabi ki çıkacak. Bunun gibi işsizlik sorunu çeken pek çok meslek grubunda olacağı gibi bu gruptan da çok başarılı olanlar, hemen iş bulanlar, kariyerinde yükselenler olacak. Ama nasıl, önce iyi bir üniversite, yabancı dil, master ( ki bence yüzde yüz yurt dışında olması lazım), iyi bir staj, teori kadar pratiği arttırmak için her fırsatı değerlendirme gibi özellikleri olanlar öne çıkacaklardır. Ama bu grup için riskli bir durumdur. Bu mesleği çok iyi biliyor, yaşanabilecek her türlü olumsuzluğa karşı yılmayacağınızı düşünüyorsanız yani idealistseniz yazın. Ama bu kadar özverili olduktan sonra yaptığınız özverilerin, aldığınız eğitimlerin karşılığını görmek istemekteyseniz iş bulma şansınız daha fazla olduğu başka bir alana yönelmenizi tavsiye ederim. Çevre mühendisliğinin Türkiye’deki en büyük sorunu hala mesleğin tam olarak bilinmemesinden kaynaklanmaktadır. Bunun gibi adı çok süslü olup, hala anlaşılamayan bir sürü meslek de olduğu gibi. Ama programlardaki rektörleri dinleyen sanır ki oradan mezun olan herkes hemen iş bulacak ya da hedefine ulaşacak. İstahdamı en az olan bölümleri bile övmelerine dayanamıyorum.

            Ülkemizde ne yazık ki tüm dünyada olduğu gibi ihtiyaca göre bölümlere öğrenci alınmamakta. Örneğin ülkemizde kaç tane daha Uluslararası İlişkilerciye ihtiyaç var merak ediyorum (tanıdıklarımdan çoğu işsiz çünkü). Aynı şekilde bankacılık mezunları; bankalarda çalışan tanıdıklarımın hepsi başka bölüm mezunu. Hemşirelik bölümünden mezun olmayan birisi hemşire olabilir mi? Ama bankacılık, sigortacılık, uluslararası ilişkiler ve çevre mühendisleri yerine nedense başka meslek gruplarından istihdam yapılmakta. Bu durum devam ettiği sürece kızımın hukuk yazmasını destekleyeceğim. Çünkü hala en azından sadece hukuk fakültesi mezunları avukatlık yapabilmekteler.

 Herkesin üniversite okumasının bir mahalle baskısı olma durumu da başka bir sorun. Okumamışsa, 2. sınıf vatandaş muamelesi göreceğinden çekindiği için pek çok öğrenci bilmediği, istemediği bölümler yazmakta, veliler de bunun için çocuklara baskı yapmaktalar. Oysa mesleğini yapmayacağı bir bölümde okuyacağına, üniversite dışında başka ilgi alanlarında eğitim alınması ama aynı zamanda Açık Öğretim Fakültesinde de istediğine en yakın bir alanda ön lisans tamamlaması O kişinin iş hayatına daha kısa sürede atılmasına, gereksiz yere üniversite için harcayacağı giderlerini belki de iş kurma için sermaye yapmasına olanak sağlayabilir. Artık eğitim kapısı sadece üniversiteler değil, internet bile etkin kullanılabildiğinde üniversiteden çok bilgi sunmakta size. Örneğin ben 2 yıldır MIT’nin online kurslarından ücretsiz dersler alıyorum kendi alanımda. MIT hocalarının yüzyüze sınıflarda anlattıkları derslerin notları ve diğer tüm materyaller isteyenler için kullanıma açık. Muhteşem bir bilgi kaynağı hem de evimdeki bilgisayarın başından kalkmadan Amerika’daki en iyi üniversitelerden birisinin online öğrencisi olarak. Aynı şekilde dil kursları da artık online. Ücretsiz takip edebileceğiniz gramerden tutun da konuşma pratikleri dahi mevcut. Artık bilgisayarınız ve internet bağlantınız varsa istediğiniz her şeyi olabileceğiniz bir çağda yaşadığımıza inanıyorum.

Bence hukuk, tıp, eğitim fakülteleri gibi bazı bölümler fazla popüler. Bu dezavantajlı bir durum, çünkü herkes bu bölümleri istemekte ve tercih listesinin başına koymakta. Oysa biraz ileri görüşlülük avantajlı olabilir. Örnek vermek gerekirse, benim zamanımda Beslenme ve Diyet Bölümü puanları oldukça düşüktü. Ama Dünyayla birlikte ülkemizde de şişmanlık sorununun artması Diyetisyenliği en popüler mesleklerden birisi yaptı. Aynı şey Lojistik için de geçerli. Birkaç yıl önce bu bölümün bu kadar istihdam yaratacağını düşünemezdim. Lojistik diye bir meslek ve eğitim grubu yoktu. Oysa AB’ne girme süreci,gelişen pazar politikaları , taşımacılık alanında getirilen kurallar bu meslek grubuna olan ihtiyacı arttırdı. Aynı durum başka meslekler için de olabilir. Biraz internet araştırması, özellikle diğer ülkelerdeki güncel gelişmelerin takibi, uluslar arası kanunların yaptırımları sonucu ortaya çıkacak ya da istihdamı artacak meslek bölümlerine bugün düşük puanlarla girilip, ileride çok avantajlı olunabileceği kanısındayım.

Son olarak da özellikle Eğitim Fakültesi’ni yazarak öğretmen olmak isteyenlere birkaç şey söylemek arzusundayım. Çocukları seviyorsanız, karşınızdakine yeni bir şeyler öğretme kabiliyetiniz ve isteğiniz varsa, yenilikleri yakından takip edecekseniz, mesleğinizin çok kutsal olduğuna inanıyorsanız yazın. Üniversiteden mezun olduktan 15 sene sonra bile hala aynı bilgileri, aynı yöntemlerle verecekseniz, çocukları “aracı” velileri “müşteri”, işinizi para kazanma yolu olarak görecekseniz lütfen başka bir bölüm yazın. Toplumun ileri gitmesi sadece ve sadece öğretmenlere bağlıdır. Çünkü çocukların tüm kalıcı bilgi ve alışkanlıkları edindikleri dönem öğretmenlerle geçmektedir. O çocuğun ileride araştırmacı mı yoksa kopyacı mı olacağı; hedefler koyabilen ve bu hedeflere ulaşma yollarını bilen biri mi yoksa amaçsız günübirlik yaşayan bir birey mi olacağı; kendisiyle gurur mu duyan yoksa özelliklerinden nefret mi eden…ve daha sıralayabileceğim pek çok özelliklere sahip olup olamayacağı hep okul sıralarında belirlenmiyor mu? Öğretmen adaylarının görevlerinin bilincinde olmalarını çocuklarım-çocuklarımız adına diliyorum. Hiçbir meslek grubu öğretmenlik kadar ülkenin geleceğini etkileyememektedir. Geleceğin Cumhurbaşkanlarının, Başbakanlarının, milletvekillerinin, bürokratlarının düşünce yapısının mimarları olacağınızı unutmamanız dileğiyle…

CV

CURRICULUM VITAE
FEYZA YILMAZ

Education
English Training M.E.T.U for 1 term 1989
BsC Ondokuz Mayıs Univ. Engineering Faclty Dept. Of Environmental Engineering 1990-1994
MsC Ondokuz Mayıs Univ. Engineering Faclty Dept. Of Environmental Engineering 1994-1997
PhD Ondokuz Mayıs Univ. Engineering Faclty Dept. Of Environmental Engineering 2002-2008

Training
Insurance Training (Koçbank) Jan.1995
Global Economy Seminar Nov.1999
Euro and Effects (PhD Deniz Gökçe) Nov.1999
Financial Mth. March 1999
Turkish Economy and Central Bank Sheet AnalysisMay 1999
Commercials of TL and Currencies and Treasury Management- FX Simulation May 1999
Risk Management June 1999
Commercial Banking March 2000
Manager Training by Ergun Zoga April 2000
“Extension Course on Soil Micromorphology”
University of Barcelona and University of Lleida, Spain 10-21st January 2005
* “The Microbiology of Activated Sludge“ and “Biodegradation Kinetics – Determination and Interpretation” METU, Prof. Dr. Leslie Grady, Jr.- Clemon University/ USA
TÜBİTAK, Ankara, Turkey 2-3rd June 2005
“Advanced Research Workshop on The Fate of Persistent Organic Pollutants in the Environment”, The NATO Programme for Security through Science, TÜBİTAK, İstanbul 25-27 April 2007
* “The Course of Basic Chromatography and Separation Techniques: GC Chromatography Appliactions” OMÜ-SEM, Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Samsun, Turkey. 23-24-25 january 2008

Experience
Koçbank A.Ş. 1994-1995
Bayındırbank A.Ş. 1999-2002
Ondokuz Mayıs University / Ass.of Prof. Dr Yüksel Orhan’s projects, labs and lectures 2002-2008
Advisor/consultant for EU Environment Directives for REC ( Regional Enviroment Center) Turkey Office, İstanbul 2011

Researches
* “Sulphide Removal from Petroleum Wastewater by Activated Sludge Process inoculated with Thiobacillus thiooxidans”, Master Thessis, 19 May University, Samsun, Turkey. 1997
* “Bioremediation of Soils Contaminated with Transformer Oils Containing Polychlorinated Biphenyls (PCBs) , Doctoral thessis, 19 May University, Samsun, Turkey. 2008

Proceedings * “Sulphide Removal By Activated Sludge Process And Comparing With Physicochemical Treatment From Petroleum Wastewater”, İTÜ 6th Industrial Pollution Control Symp., İstanbul, Turkey. June 1998
* “ The Removal of Sulphide From Municipal and Petroleum Wasteawater by Activated Sludge Process”, XIIIth Biotechnology Symp., Çanakkale, Turkey. August 2003
*” Biotechnological Removal of PCB’s”, XIVth Biotechnology Symp., Eskişehir, Turkey. September 2005
*” PCB pollution at Sanitary Landfillings and their Effects”, Environmental pollution Sypm., GYTE, Gebze,Turkey. May 2006
* “ Polychlorinated Biphenyls (PCBs) Remediation”, PCB Workshop, Zakopane, Poland. September 2006
“Drinking water Inventory of Samsun”, National Environment Symp., Mersin, Turkey. 2007
*”Determination of Persistent Pollutants in Mussels and Sea Water From the Central Black Sea Region”, 4th International Conference on Ecological Protection of the Planet Earth, KTU, Trabzon, Turkey. June 2008

Articles
Acil Çevre Politikası (Urgent Policy for Environmet)
http://www.tuicakademi.org/index.php/kategoriler/diger/3003-acil-cevre-politikasi May, 2012

Planned Future Trainings
EU Projects Expertise Certificate Program, İstanbul 26-27 May 2012
ISO 9001:2008 Expertise Certificate Program, ÇMO 7-8-9 July 2012

Membership of professional bodies
EFB (European Federation of Biotechnology)
BİYOTEKDER (Turkish Biotech. Assc.)
TMMOB-ÇMO (The Cahmber of Environmental Engineers)

Personal Skills
Good at English (writing, speaking and translation)
Able to use Microsoft Office applications
Able to travel ( both national and international)

ACİL ÇEVRE POLİTİKASI- TUİÇ AKADEMİ

ÖĞRENCİYKEN EVLENME YASAĞINI KALDIRIYORLAR

Milli Eğitim Bakanlığı’nın Ortaöğretim Kurumları Yönetmenliği Taslağı’na göre, okullar kamerayla izlenecek. İmam hatiplerde mescit açılacak, 8 kişiyle Kuran dersi verilebilecek, evlilerin kaydı yapılmayacak, öğrenciyken evlenenlerin kayıtları da silinmeyecek.

MİLLİ Eğitim Bakanlığı’nın (MEB), Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği Taslağı, ortaöğretim sistemini bir kez daha değiştiriyor. Buna göre, güvenli okul ortamının sağlanması ve öğrencilerin fiziki ve psikolojik şiddetten korunması amacıyla okullara kamera ve alarm sistemi yerleştirilebilecek. Okul yöneticileri istediği takdirde okul binasına kamera yerleştirip, izleyebilecek. Okullarda varsa gece bekçisi görevli olacak yoksa en az 3 personelinin çalıştığı okullarda sırayla personel gece nöbeti tutacak. Yeterli personelin de olmadığı durumlarda ise emniyetten yardım istenecek.

8 öğrenci Kuran dersi için yeterli

– Taslağa göre, imam hatip liselerinde, meslek dersleri uygulamalarının yapılabilmesi için uygun alanlar ve mescit oluşturulabilecek. 4+4+4 eğitim sistemiyle getirilen seçmeli Kuran ve Peygamberimizin Hayatı dersine sınıf açılması için 8 öğrenci yeterli olacak. Seçmeli bir dersin öğretime açılması için en az 10 öğrencinin o dersi seçme şartı taslakta 8’e indiriliyor.

– Mevcut yönetmelikte yer alan “Evli olanların kayıtları yapılmaz. Öğrenciyken evlenenlerin kayıtları silinerek okulla ilişkileri kesilir” ifadesinde de değişiklik yapıldı. Taslağa göre, mevcut sistemdeki gibi, evlilerin kaydı okula yapılmayacak ancak öğrenciyken evlenenlerin kayıtları da silinmeyecek.

Anadolu’dan imam hatipe geçiş imkânı

– Taslakta merkezi sınavla öğrenci alan farklı okul türleri arasında nakil ve geçişlere de imkan tanındı. Artık Anadolu, fen, meslek lisesi gibi farklı okul türünde okuyan bir öğrenci istediğinde Anadolu imam hatip lisesine geçebilecek.

Atatürk inkılapları beklenen davranış

– Taslakta, okulların amacına ilişkin maddesinde, “Atatürk inkılap ve ilkelerine ve anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı yurttaşlar olarak yetiştirilmesine” ifadesi yer almadı. Öğrencilerden beklenen davranışlar arasında, “Atatürk inkılap ve ilkelerine bağlı kalmaları ve bunları korumaları” sayıldı.

Yurtdışında staj şansı geliyor

– Taslakta ayrıca meslek lisesinde okuyan öğrencilerin staj süreleri de uzatıldı. Mevcut sistemde yılda 300 saat staj yapmakla yükümlü öğrenciler yeni yönetmelik taslağında 320 saat staj yapmaları gerekecek. Taslakta ayrıca, öğrencilere yurtdışında staj imkanı da getirerek, işletmelerin yurtdışı görevlendirmelerinde de yer almaları sağlanacak.

ÇALIŞKANA PRİM

Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği sil baştan değişiyor.

Bakanlık sivil toplum kuruluşlarından, sendikalardan taslakla ilgili öneriler almaya devam ediyor. Taslakta başarılı öğrencinin 3 yılda liseyi bitirmesi, ders saatinin 45 dakikadan 40 dakikaya indirilmesi, devamsızlık süresinin artması öngörülüyor. Bakanlık, eğitimcilerden Ortaöğretim Kurumları Yönetmelik taslağını bu hafta sonuna kadar inceleyip, görüşlerini bildirmelerini istedi. Bu yönetmelik, zorunlu eğitimin 12 yıla çıkartılmasıyla ortaöğretimin uyarlanmasını, değişik türdeki lise yönetmeliklerinin tek yönetmelikte birleştirilmesini sağlıyor. Taslağa göre ortaöğretimde yapılacak önemli değişiklikler şöyle:

– Başarılı öğrencilere liseyi 3 yılda bitirme hakkı verilerek erken mezun olma imkanı getiriliyor.

– Sınıf mevcutları fen liseleri ile sosyal bilimler liselerinde daha önce en fazla 26 olabilirken 30’a çıkarılıyor.

– Ders saatleri 45 dakikadan 40’a düşürülüyor.

– Özürsüz devamsızlıktan kalma süresi önce 20 gün iken, bir ders yılının dörte birine yani 45 güne çıkarılıyor.

– Puanla değerlendirme sisteminde değişiklik yapılıyor. Şu anda puan olarak 0-24 ‘Etkisiz’ 25-44 ‘Geçmez’ iken yeni şekliyle 0-44 ‘geçmez’ oluyor.

– Ders yılı sonunda bir dersten başarılı olma kriterleri değişiyor. Mevcut haliyle birinci dönem notu etkisiz (0-24) ise ikinci dönem notu orta olunca geçilirken artık geçilemiyor. Birinci dönem 35, ikinci dönem 45 not almak veya birinci dönem notu 35’den az ise ikinci dönem en az 70 almak gerekiyor.

– Başarısız dersi olanların ortalamayla sınıf geçmesi bazı liselerde kolaylaştırılıyor. Başarısız dersi olanlardan ‘Yılsonu Başarı Puanı'(YBP) Fen liseleri ve Sosyal Bilimler liselerinde 3.50; Anadolu türü liseler ile önünde yabancı dil hazırlık sınıfı bulunan liselerde 3.00; genel liseler, Güzel Sanatlar ve Spor liseleri ile mesleki ve teknik liselerde 2.50 olan öğrenciler ortalama ile sınıflarını geçerken yeni durumda ayrım yapılmaksızın bütün liselerde YBP’si 50 olanlar başarısız dersi olsa dahi sınıf geçebiliyor.

– Sorumlu geçmede ders sayısı arttırılıyor. Şu anda sınıfını geçemeyen öğrencilerden, alt sınıflar da dahil toplam 5 dersten fazla başarısız olanlar sınıf tekrarı yaparken bu sınır 6 derse çıkarılıyor. Öğrenci okuduğu sınıfta 4, alttan kalan 2 ders olmak üzere toplam 6 dersten başarısız olsa dahi sınıfını sorumlu geçebiliyor. Yani öğrenci ancak toplam 7 dersten başarısız olursa sınıf tekrarı yapıyor. Daha önce 9. Sınıfta 3, 10 ve 11. Sınıfta 2 dersi başarısız olanlar sınıf geçebilirken yeni düzenlemede bu ayrım kaldırılarak 4’e çıkarılıyor.

Amaç çocuğu okula bağlamak

Ercan Türk (Ortaöğretim Genel Müdürü): Örgün eğitimde çocuğun eğitim alması esastır. Öğrenimi böyle tamamlamasını istiyoruz. Okulda müfredatı esas alan öğretimin çocuklar için faydalı olduğuna inanıyoruz. Amaç, çocuğu okula bağlamak. Müfredat esaslı, okulda öğrendiği dersinde yaptığı projelerle, ders ve diğer takviye mahiyetindeki kurslara ihtiyaç duymadan dersi izleyip, takip ederse, öğretmenini dinlerse başarabilir. Taslağı ilgili kurumlara gönderdik. Oradan gelen eleştirilere göre düzenleme yaparız. Tüm prosedürlerimiz çocuklarımızın sınıfta kalmaması için hazırlanıyor. Kalırsa da sistem dışına itilmeyecek, Açıköğretim marifetiyle eğitime devam edecek.

İlişiği kesmek yanlış

Doğan Ceylan (Müfettişler Derneği Başkanı): Taslağın genelinde önemli bir eksiklik var. Birçok maddede devamsızlık veya başarısızlık nedeniyle öğrencilerin okulla ilişiğinin kesileceği belirtiliyor. Oysa zorunlu eğitim 12 yıla çıkarıldı. Bu öğrencilerin, zorunlu eğitimlerini tamamlamaları gerekiyor. Eskiden olduğu gibi tasdikname vererek okuldan ilişiğini kesmek yanlış. Hiç olmazsa bu durumdaki öğrencilerin nakillerinin Açık Öğretim Lisesi’ne yapılacağına ilişkin bir maddenin yönetmeliğe konulması gerekli.

Kısa kısa

– TÜSİAD’ın genç girişimcileri ödüllendirdiği ‘Bu Gençlikte İŞ var’ projesi Türkiye’deki tüm üniversitelerin katılımına açılıyor. 2012 yılında ‘İstihdam ve Sürdürülebilirlik’ temasının işleneceği projeye başvurular 10 Mayıs 2012 tarihinde sona erecek. Projeye başvuran öğrencilere TÜSİAD üyesi şirketlerde staj yapmak için özel başvuru imkanı sunulacak.

– 16. Türkiye Felsefe Olimpiyatı birincisi Ekin İnce oldu. Türkiye elemelerinin Pamukkale’de yapıldığı olimpiyatlarda ilk 6 kağıt Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı Prof. Dr. İoanna Kuçuradi tarafından değerlendirildi. Bu değerlendirme sonunda da birinci olan TED İstanbul Koleji Özel Lisesi 12. Sosyal Sınıfı öğrencisi olan Ekin İnce 16-20 Mayıs’ta yapılacak Uluslararası Felsefe Olimpiyatları’nda 36 ülkenin öğrencileriyle yarışacak.

– Olimpiyatlara gidecek olan FMV Ayazağa Işık Lisesi öğrencisi Hazal Sarıkaya, Sırbistan Krusevac’ta Gençler Balkan Şampiyonası Yüzme Yarışları’nda üç altın madalya kazanarak, Balkan Gençler Yüzme Şampiyonu oldu.

Bunları biliyor musunuz?

– İlköğretim müfredatı Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı’nda bu hafta sonu tartışılacak.

– Beş gün okula gidip, bir gün sınava hazırlayan liseler geliyor. Uğur Dershaneleri Liseleri Milli Eğitim Bakanlığı’ndan izin alabilirse önümüzdeki Eylül’de Maltepe ve Beylikdüzü’nde açılacak.

– Kurayla öğrenci alan Galatasaray, Koç gibi okullar Bakanlıktan yaş durumu ile ilgili yazı gelmediği için henüz kura tarihlerini açıklayamadı.

MOBİL EĞİTİM YAYGINLAŞIYOR

Türkiye’nin FATİH projesi ile yer aldığı mobil eğitim, küresel ölçekte her geçen gün yaygınlaşıyor.

GSMA (Küresel GSM Birliği) raporundan derlediği bilgilere göre, mobil eğitim, eğitim anlayışını kökten değiştiriyor, ülke sınırlarını ortadan kaldırıyor ve herkese eşit eğitim imkanları sağlıyor.

Raporda, teknoloji sayısında öğretmenlerin daha yaratıcı ve kişiselleştirilebilen eğitim ortamına kavuştuğu aynı zamanda öğrenci ve öğretmenlerin yanı sıra bilişim teknolojileri sektörüne de yeni ufuklar açıldığı bildirildi. Bilgi teknolojilerine büyük ilgi gösteren Hindistan’da kırsal kesimdeki gelir düzeyi düşük ailelerin ilköğretimde okuyan çocukları için geliştirilen basit bir mobil uygulama sayesinde çocuklarda İngilizce öğreniminde yönelik testlerde sonuçlar yüzde 60 civarında arttı. Öte yandan, ABD’nin New Mexico eyaletindeki öğretmenler, anaokulu düzeyindeki çocukların okuma konusunda gösterdikleri başarıyı ölçmek ve iletişim becerilerini geliştirmek için mobil cihazlardan faydalanıyor. İlk üç yıl içinde okuma konusunda kendi yaş grupları için hedeflenen seviyeye ulaşan çocukların oranı yüzde 29’dan yüzde 93’e yükseldi.

Hedef 70 milyar dolar

Raporda hem gelişmiş, hem de gelişmekte olan ülkelerde mobil eğitim önünde çeşitli geleneksel engeller olduğu da belirtildi. Engellerin başında milyonlarca öğrencinin kullanacağı teknolojik altyapıyı yönetecek bilgi teknolojileri uzmanı açığı ya da uzmanlara yüklenecek iş yükü geliyor. Bunun dışında bazı öğretmenlerin bilinen yöntemler yerine teknolojik cihazlar ile eğitim yapmak konusunda isteksiz davranması bir diğer sorun. Sınıflarda akıllı cep telefonları ya da tablet bilgisayarların sokulmasını istemeyen öğretmen ya da yöneticiler de listede yer alıyor. Raporda, mobil eğitimde yaşanan başarı hikayelerinin kamuoyu ile paylaşılması, daha çok pilot projenin uygulamaya konulması, mobil eğitim konusundaki yeniliklerin küresel ölçekte paylaşılması ve mobil eğitime uygun mobil cihazların kullanılabilirliğinin artırılması önerildi. Mobil eğitim sektörünün kendi hinterlandını yarattığı belirtilen raporda elektronik kitaplar, eğitime yönelik yazılımlar ve platformlar buna örnek gösteriliyor. Rapora göre mobil eğitim cirosu 2020 yılında günümüze göre yaklaşık yüzde 50 artışla 70 milyar dolara yükselecek. Raporda mobil eğitim ürün ve servislerinin cep telefonu ya da sabit hat operatörleri için yeni fırsatlar yaratacağına da işaret edildi. Raporda teknik destek, ağ, içerik, veri yönetimi gibi servislerin mobil işletmeciler için yeni gelir kapısı olabileceği vurgulandı.

Üniversiteye giriş nasıl olmalı?
Ülkemizde yükseköğretime olan talebin çok fazla olması, buna karşılık bu talebi karşılayacak kotaların yeterli olmaması üniversiteye öğrenci seçme sürecini zorunlu kılıyor. Üniversiteye seçilmek amacı ile öğrencilerin ve velilerin dershanelere olan talebi artıyor. Bu da eğitim öğretim etkinlikleri üzerinde olumsuz etkiler yaratıyor.

Ülkemizde şu anda kullanılan üniversiteye geçiş sistemi pek çok bakımdan çalışamaz hale geldi. Bu sistemin düzeltilmesi kaçınılmaz. Ancak özellikle üniversiteye geçişin sorunlu olduğu ülkemizde araştırma sonuçlarına dayanan kararların verilmesi yapılacak değişikliğin rasyonel ve kalıcı olmasını sağlayacak. Yapılması gereken araştırmalar iki boyutta ele alınmalı. Bunlardan ilki sınavların nasıl ve hangi şartlarda uygulanacağına yönelik ‘lojistik’ araştırmalar. İkinci boyut kullanılacak sınavların geçerliği ve güvenirliği üzerine yapılması gereken ‘psikometrik’ araştırmalardır. Sonuçta sistem değişikliği hem lojistik hem de psikometrik özelliklerin dikkate alınması ile gerçekleştirilmelidir.

Ölçme ve değerlendirmenin bir uzmanlık işi olduğu, geçerliği ve güvenirliği yüksek ölçme araçları geliştirmenin sanılanın aksine son derece zor ve emek isteyen bir süreç olduğu unutulmamalı. Üniversiteye geçişte herhangi bir değerlendirme sürecine dayanmadan karar vermek oldukça güç. Her öğrencinin yerleşeceği bir üniversite ve program sağlansa bile bazı programlara ve üniversitelere daha çok talebin olduğu bir sistemde zorunlu olarak öğrencilerin belli özelliklerinin dikkate alınması gerekir. Üniversitede eğitim hakkı her birey için eşit olmalı. Bu açıdan bakıldığında her öğrencinin ulaşabileceği bir yükseköğretim programının mutlaka olması gerekir. Ancak bu koşulların sağlandığı ülkelerde bile belli üniversitelere ve programlara talep daha yüksek olabiliyor. Bu nedenle öğrenci ilgi ve yönelimlerinin yanı sıra farklı alanlarda göstermiş oldukları akademik gelişimin de üniversiteye girişte dikkate alınması kaçınılmaz oluyor.

Ancak üniversiteye geçişin şu andaki gibi son derece ilkel ve acımasız bir sistem yerine, daha rasyonel ve uzun süreye yayılan bir değerlendirme ve doğru yönlendirme ile yapılandırılması gerekir. Ülkemizde üniversiteye geçişteki sorun öğrenci ilgi ve yönelimlerinin üniversiteye geçişte dikkate alınmaması. Ortaöğretim süresince öğrenci akademik gelişiminin izlenmemesi. Öğrencilere mesleki tercih yapma sürecinde doğru ve etkili yönlendirme yapılmaması. Geçerliği son derece düşük yılda tek bir sınavla bireyler hakkında önemli kararların alınması.

‘Bütüncül’ bir yaklaşımla çözülmeli

Üniversiteye geçiş süreci pek çok parametrenin dikkate alınmasını gerektirir. Örneğin, okullardaki eğitimin niteliğini arttırmaya yönelik bir tedbir alınmadığında yalnızca üniversiteye giriş aşamasında gerçekleştirilecek bir değişikliğin anlamı olmaz. Bu nedenle üniversiteye geçişin ‘bütüncül’ bir yaklaşımla çözülmesi gerekiyor.

Bu yazıda ilgili konu hem lojistik açıdan hem de psikometrik özellikler açısından tartışılacak. Yazı genel hatları ile bir üniversiteye geçiş sistemini de örneklendirecek. Ancak yazının başında da belirtildiği gibi üniversiteye geçiş sisteminin bütüncül bir yapı içinde ele alınması, lojistik ve psikometrik araştırmalara dayanarak oluşturulması gerekiyor.

Her sistem değişikliğinde olduğu gibi burada da belli riskler mevcut. Bu risklerin dikkate alınarak hareket edilmesi değişikliklerin başarılı olması için kaçınılmazdır. Bu yazıda öncelikle var olan sistemin sorunlarına değinilecek. Sistem değişikliğinin ön koşullarından bahsedilecek. Sorunların çözümü tartışılırken sistemle ilgili öneriler getirilecek. Ve yazının sonunda önerilen sistemin başarılı olması için dikkate alınması gereken riskler özetlenecek.

Sistemin Sorunları

Öncelikle var olan sistemin ne tür sorunları olduğunu ortaya koymakta yarar var. Aşağıda genel hatları ile mevcut sistemdeki sorunlar özetleniyor.

1 – Yılda bir kez sınav: Öğrencilere yılda bir kez sınav hakkının tanınması, kazanamayan öğrencilerin bir yıl daha beklemesine neden oluyor. Bu da her yıl sınava giren öğrenci sayısını ciddi şekilde arttırıyor. Öğrencilere yılda tek bir sınav hakkının tanınması önemli bir sorun.

2 – Psikometrik özellikleri zayıf testler: Her yıl yeni bir test formu hazırlanıyor. Bu test formları standart test tanımına uymuyor. Özellikle her yıl tekrardan kaçınmak amacıyla özgün soru üretme endişesi sonuçta özellikle kapsam geçerliği düşük testlerin hazırlanmasına neden oluyor. Her yıl hazırlanan test formlarının geçerliği ile ilgili hiçbir standart çalışma yapılmıyor. Daha da önemlisi bir yıldan diğerine kullanılan test formlarının denkliği belirsizdir. Bu da yıllar arasında karşılaştırma yapmayı olanaksız kılıyor.

3 – Çoktan seçmeli soru formatı: Sınavlar yalnızca çoktan seçmeli formatta hazırlanıyor. Okullar ve dershaneler çoktan seçmeli soru üzerinden eğitim yapmaya odaklanmışlardır. Bu da eğitim bilimleri açısından son derece sakıncalı bir öğrenme ortamı yaratıyor. Her yıl yeni bir sınav hazırlanması ve bu sınavların standart ölçme araçları olmaması yıllar içinde anlaşılmaz ve eğitim bilimleri ilkelerine uymayan bir soru formatının oluşmasına neden olmuştur. Bu sınavlarda uygulanan sorular soru yazma tekniklerine uymuyor. Sonuçta düşünme becerileri anlamında ne ölçtüğü belli olmayan sorular sınavlarda önemli kararların verilmesi amacı ile kullanılıyor. Bu soru tarzı okullarda ve dershanelerde öğretim etkinliği olarak kullanılıyor. Bu örneklerin daha da kötüsü dershaneler tarafından üretilip ve yaygınlaşmasıdır. Test geliştirme kapsamında bu tür sorular çok ciddi geçerlik sorunu yaratır. Bu yapıdaki bir test kapsamı üniversite sınavının amacına hizmet edip etmediği konusunda soru işaretleri oluşturuyor.

4 – Standart olmayan testler: Üniversite sınavları standart test tanımına uymuyor. Testlerin özellikle düşünme süreçleri açısından nasıl planlandığı belli değil. Daha da önemlisi sorular hep konu boyutu ön plana çıkarılarak irdelenmekte, hangi düşünme süreçlerinin ölçüldüğü üzerinde hiç durulmamaktadır. Bu kadar önemli kararların verildiği bir sınavda sorular ön uygulamada denenmeden kullanılıyor. Normlar önceden belirlenmeyip, puan dağılımlarının tanımlanması amacı ile kullanılan yöntemlerin hiçbiri, test kuramları çerçevesinde kullanılan standart yöntemlere uymuyor. Kimi alt testler -örneğin fen ve matematik- aşırı derecede zordur ve puan dağılımları bir test için olması gereken istatistiksel modellere uymamaktadır. İlgili alt testlerdeki bu zorluk bireyler hakkında verilen kararların yanlış olma ihtimalini arttırıyor. Çünkü ilgili alt testlerde taban etkisi (flor effect) oluşuyor. Tek bir soruyu doğru ya da yanlış yapma bireylerin grup içindeki sırasını ciddi şekilde etkileyebiliyor. Bu da bireyler hakkında doğru karar verilmesini engelleyebilecek önemli bir sorundur. Test geliştirme süreçlerinin en temel ilkelerinden biri olan “test güçlüğü ile testi alan grubun yetenek düzeyinin birbiriyle uyumlu olması” ilkesine hiçbir şekilde uyulmuyor.

5 – Öğrenci yeterlikleri hakkında bilgi vermeyen testler: Büyük paralar harcanarak yapılan sınavların öğrenme düzeylerine ilişkin sisteme hiçbir geri bildirimi olmadığı gibi, kazanan öğrencilerin hangi bilgi ve becerilerle (düşünme süreçleri düzeyi) kazanamayanlardan farklı olduğu da bilinemiyor. Sınavlar yalnızca sıralamaya yönelik ilkel bir bilgi sağlıyor.

6 – Gelişimsel izlemeyi olanaklı kılmayan testler: Ülkemizde ne yazık ki öğrenci gelişiminin izlendiği ve değerlendirildiği yaygın bir sistem lise eğitiminde mevcut değil. Yalnızca okuldan alınan öğretmen notlarına dayanarak öğrenci gelişimi hakkında bilgi sahibi olmak mümkün olmaz. Genel olarak öğretmen notları güvenirliği ve geçerliği düşük ölçümlerdir. Bu nedenle üniversiteye yerleştirme sürecinde tek başına kullanılması sakıncalıdır. Okul ortamında standartları belirlenen, teknik olarak sonuçların karşılaştırılabilir olduğu bir durum belirleme sisteminin lise eğitimi süresince dikkate alınması özellikle üniversiteye doğru tercihlerde yerleştirme yapmak açısından önem kazanıyor.

7 – Bir yükseköğretim programına kayıtlı olduğu halde tekrar sınava giren öğrenciler: Bir yükseköğretim programına yerleşmiş öğrencilerin bir kısmı üniversite ve bölüm değiştirmek için tekrar sınava giriyor. Bu anlamda da sınava giren öğrenci sayıları her yıl artıyor. Üniversiteyi kazanan bir grup öğrenci devam ettiği bölümden memnun değil. Bu da üniversite tercihlerinin çok isabetli yapılmadığının bir göstergesi.

8 – Yalnızca akademik odaklı değerlendirme: Üniversiteye yerleşme sadece akademik bilgi ve beceri odaklı bir formatta gerçekleştiriliyor. Öğrencilerin ilgi ve yönelimlerinin değerlendirildiği bir yönlendirme sistemi ülkemizde bu güne kadar kurulamadı. İlgili alan eğitimde psikolojik danışma ve rehberlik kapsamında ele alınmalıdır. Şu anda sistemde test geliştirme aşamasında olduğu gibi işin uzmanı olmayan kişiler dershanelerde ve okullarda öğrencileri yönlendirmeye çalışıyor. Öğrenci yönlendirmelerinin doğru gerçekleşmediği sınava ikinci kez giren grubun büyüklüğünden açıkça görülüyor. ÖSYM verilerine göre 2010 yılında sınava giren öğrencilerin yüzde 45,35’i son sınıf öğrencisidir. Sınava giren grubun yüzde 16,92’si üniversite öğrencisi. Aynı oranlar 2011 yılı için sırasıyla yüzde 45,05 ve yüzde 17,28’dir. Bir yükseköğretim programına yerleşmeden sınava giren öğrenci sayıları da her iki yıl için yüzde 30 civarında değişiyor (ÖSYM, 2011 YGS Sonuçları).

9 – Etik olmayan uygulamalar: Sistemin etik olmayan uygulamaları toplumsal bozulmaya neden oluyor. Öğrenciler okula gitmemek için sahte doktor raporu alıyor. Bu uygulama genç nesillerde amaç için etik olmayan her şeyin yapılabileceği anlamında kötü örnekler oluştururken, sahte rapor almak son derece normal ve doğru bir uygulama olarak algılanıyor. Öğrenme okulda gerçekleşmelidir. Ancak öğrenciler sahte doktor raporu ile okuldan kaçmaktadır. Daha da önemlisi bakanlık öğrencilere okula gelmemeleri için belli bir süre izin de verebiliyor. Okulda öğrenemediğini düşünen öğrenciler dershanelerde çoktan seçmeli soru çözme egzersizleri ile öğrendiklerine inanıyor. Ancak ülkemizde soru çözme egzersizlerinin testlerde daha başarılı olmayı sağlayan bir etki yarattığını gösteren bir bilimsel bulgu yok. Ülkemizde gerçekleştirilen araştırmalarda elde edilen bilimsel bulgular soru çözme egzersizlerinin yapıldığı dershanelere gitmenin test puanları ile olumlu yönde yüksek ilişkiler vermediğini gösteriyor (Gürün ve Millimet, 2008; Milli Eğitim Bakanlığı, 2010). Benzer şekilde okul ortamında ya da dershanelerde soru çözme egzersizlerinin sıklığındaki artış sınavlardaki başarı ile ilişki göstermez (Berberoğlu, 2010; Berberoğlu ve diğerleri, 2010).

Üniversiteye geçişte ön koşul olarak nelere dikkat edilmeli?

Daha önce de söylendiği gibi üniversiteye geçişin sistemde bütüncül yapıda ele alınması gerekir. Bu anlamda, üniversiteye geçişte eğitim sisteminde ön koşul olarak dikkate alınması gereken durumlar aşağıda özetlenmiştir.

1 – Ülkemizde okul türleri arasında öğrenci başarı düzeyleri açısından ciddi bir yeterlik farkı mevcuttur (Kalender ve Berberoğlu, 2005). Yıllar içinde oluşturulan farklı okul türleri öğrencileri yeteneklerine göre gruplamıştır. Bu tür uygulamalar gelişmiş ülkelerde mevcut değil. Homojen gruplar yerine daha heterojen gruplarda eğitim yapılması öğrenme düzeylerinin gelişmesine daha çok olanak sağlar. Ülkemizde okul türlerinin ortadan kaldırılması, okul türlerine göre farklı yetenek grupları oluşturmaktan vazgeçilmesi gerekir. Okul türleri eğitimde fırsat eşitliğine de aykırı durumlar yaratıyor. Özellikle üniversiteye geçişte, öğrencilerin mezun oldukları okul en belirleyici faktör olmamalı.

2 – Okul türleri arasındaki farklar aynı okul türü içinde de gözleniyor. Aynı bölgede aynı tür okullarda bile öğrenme düzeyleri oldukça farklı okullar mevcuttur. Ülkemizde okullar arası nitelik farklarının ortadan kaldırılması için gerekli tedbirlerin alınması gerekir.

3 – Bir diğer sorun öğrenmelerin niteliği ile ilgili. Ülkemizin katıldığı Trends in International Mathematics and Science Study (TIMSS) ve Programme for International Student Assessment (PISA) gibi uluslararası değerlendirme çalışmaları, Türk öğrencilerinin temel öğrenme becerilerinde uluslararası düzeydeki yaşıtlarının çok gerisinde olduğunu gösterir. Türkiye’nin acilen didaktik, ezbere dayalı öğretim programlarından vazgeçerek beceri temelli programlara yönelmesi gerekiyor. Okullar arasındaki niteliklerin ortadan kaldırılması, aynı zamanda tüm okullarda niteliğin arttırılması oldukça zor ve emek isteyen bir süreçtir. Ancak bunun yapılmaması durumunda yine okul dışı destekler ön plana çıkacaktır.

4 – Öğretim programları istendik nitelikte ve kapsamda değil. Ülkemizde ağırlıklı olarak “konu tabanlı” öğretim programları hazırlanıyor. Beceri odaklı hedefler ve etkinlikler yok denecek kadar azdır. Daha da önemlisi düşünme süreçlerinin geliştirilmesine yönelik hedefler zaman zaman öğretim programlarında ele alınsa bile, öğretmenler bu süreçlerin ne olduğunu ve nasıl geliştirilmesi gerektiğini bilmiyor. Bu da sonuçta “Ne kadar çok konu öğretilirse o kadar iyidir” düşüncesini yaygınlaştırıyor. Öğretmenler okulda konu yetiştirme telaşı içinde beceri geliştirme konusunda bir çalışma yapıyor. Öğretim programlarındaki konu kapsamlarının daraltılarak daha rasyonel, öğrencilerin dar kapsamda daha derinlemesine öğrendikleri bir ortamın yaratılması gerekir. Konu tabanlı programlar ölçme uygulamalarını da konu tabanlı bilginin yoklanmasına yönlendiriyor. Burada karşımıza çıkan en temel soru tek bir çoktan seçmeli soru içinde birden fazla konu ve kavramın yoklanmaya çalışılmasıdır. Ölçme ilkelerine son derece ters düşen bu uygulama ne yazık ki ülkemizde istendik bir amaç haline geldi. Bu şekilde öğretim programlarındaki çok sayıda konunun testlerde kapsandığı düşünülüyor. Ancak bu uygulama testlerin kapsam geçerliğini tehlikeye atan en önemli sorunlardan biridir. Bu kısır döngü içinde öğrenciler yeterli temel becerilere ulaşamadan liseden mezun oluyor.

Öğretim programları düzeltilmeden yapılandırılacak bir üniversiteye geçiş süreci yukarıda sıralanan sorunların tekrar gündeme gelmesine neden olacak. Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullar arası akademik yeterlik farklarını ortadan kaldırmak amacıyla niteliği arttıracak tedbirleri almak için gerekli eğitim politikası kararlarını alması ve bunları bir an önce uygulamaya geçirmesi gerekir. Bu kararlar genel hatları ile öğretim programlarının konu odaklı yapıdan beceri geliştirme odaklı yapıya dönüştürülmesi. Öğretmen niteliklerinin özellikle sınıf içi öğretim yöntemlerindeki niteliği arttıracak yapıda ele alınması. Ders kitaplarının daha profesyonel ve beceri geliştirme formatına uygun tasarlanması. Okullar arasında var olan fiziksel olanak farklarının azaltılması boyutlarında ele alınmalı.

Eğitim sisteminde bütünü ele almadan yalnızca üniversite girişte yapılacak değişikliklerin getireceği başka sorunlar olacaktır. Bu nedenle sistem değişikliklerinin en azından yukarıda dört maddede özetlenen öğelerin dikkate alınarak gerçekleştirilmesi daha verimli sonuçlar sağlayacaktır.

Üniversiteye geçişte yukarıda ele alınan sorunlar nasıl çözülür?

Yazının girişinde sıralanan sorunların çözümleri aşağıda tartışılıyor.

1 – Yılda bir kez sınav: Sistemin en çok tıkanan noktası öğrencilere yılda bir kez üniversiteye giriş sınavı hakkı tanınmasıdır. Bu sınavın uygulanma sürecini de son derece güvensiz ve zor bir noktaya taşıdı. Uygulama yapılacak salon bulma ve uygulamayı belli standart koşullarda güvenirliği yüksek bir formatta gerçekleştirme hemen hemen imkansız hale geldi. Bu sorun öğrenci sayıları arttıkça daha da büyüyecek.

Öğrencilere belli bir zaman içinde üniversite sınavına birden fazla girme hakkı verilmesi, buradan alınacak puanlardan en yüksek olanı ile üniversiteye başvuru yapılması mümkün. Ancak bu uygulamanın gerçekleşmesi için bazı şartların sağlanması gerekir. Bunlar yukarıda da söylendiği gibi işin lojistik boyutu ve psikometrik boyutu olmak üzere iki alanda çalışma yapılmasını gerektirir.

Klasik anlamda kağıt kalem testleri ile öğrencilere birden fazla test alma şansı tanındığında bir buçuk milyonun üzerinde öğrencinin tüm testleri deneme olasılığını dikkate almak gerekir. Şu anda bile uygulama yapılacak salon bulunması, bu salonlarda güvenliğin sağlanması oldukça güç. İlk yıllarda öğrencilerin tüm testlere girip deneme yapacağı aşikar. Zaman içinde tüm testleri deneme teşebbüsü azalabilir. Bu ancak bir testten diğerine alınan puanın kararlı, başka bir deyişle küçük hata aralıkları ile aynı olmasına bağlıdır. Ancak testlerden alınan puanların küçük hata oranlarına sahip olması bir sonraki paragrafta açıklanan paralelliği sağlanmış ve puanları eşleştirilmiş testlerle mümkün olabilir. Aksi takdirde bir uygulamadan diğerine puanların değişme olasılığı yüksek olacaktır. Bu da sistemi çıkmaza sokabilir.

Aynı sınavın birden fazla uygulanabilmesi öncelikle sınav kapsamlarının çok iyi planlanarak birbirine paralel test formlarının oluşturulması ile mümkündür. Ancak bu da kendi başına yeterli değil. Sonuçta farklı testlerden alınan puanların aynı ölçek üzerinde karşılaştırılabilir olması gerekir. Bu da teknik olarak puanları eşleştirilmiş testlerle (Test Equating) mümkün (Kolen ve Brennan, 1995). Farklı formlardan elde edilen test puanları testler arasında eşleştirme yapılmadan karşılaştırılamaz. Bu durumda bir formun diğerinden daha kolay ya da zor olması öğrenciler açısından avantajlı ya da dezavantajlı durumların oluşmasına neden olur. Teknik olarak standart test formatında geliştirilen birbirleri ile eşleştirilmiş test puanları öğrenci hangi test formunu alırsa alsın aynı anlama gelecek ve karşılaştırılabilir olacaktır. Aksi takdirde alacağı en yüksek puanla üniversiteye başvuran öğrencilerin farklı zamanlarda uygulanmış test formlarından aldıkları puanların aynı ölçek üzerinde değerlendirilerek yerleştirme yapılması mümkün olmayacak.

Testlerin kapsamı

Belli bir süre içinde birden fazla test uygulandığında dikkate alınması gereken bir başka konu da testlerin kapsamıdır. Didaktik öğrenme sonucu oluşacak ezbere dayalı bilgilerin yoklandığı bir test kapsamı bu tür bir uygulama için uygun değil. Birden fazla sayıda uygulanan testlerin daha çok yeterlik ağırlıklı, zaman içinde değişmesi çok kolay olmayan süreçleri ölçmeye odaklanması gerekir. Aksi takdirde bir uygulamadan diğerine aynı öğrencilerin puanlarında büyük değişiklikler olacaktır. Ancak genel yetenek ağırlıklı süreçlere yönelik bir değerlendirmenin bu tür bir uygulamada daha kararlı sonuçlar verme olasılığı yüksektir.

Sonuçta öğrencilere birden fazla sınav alma hakkı tanınması kuramsal olarak mümkün. Ancak bu uygulamanın kağıt-kalem testleri formatında gerçekleştirilmesi lojistik anlamda başka sorunlar ortaya çıkarabilir. Bu sorun bilgisayar ortamında bireyselleştirilmiş test uygulaması (Adaptive Testing) ile aşılabilir (Wainer, 2000). Bu uygulama sınavların aynı gün ve saatte yapılmasını gerektirmez. Öğrenciler randevu alarak sınavı istedikleri tarih ve zaman diliminde alabilir. Öğrencilere lise eğitimlerinin belli bir dönemi içinde, örneğin 11 ve 12. sınıflarda üniversite sınavına istedikleri zaman girmelerini sağlayacak bir sistemin kurulması mümkün. Bilgisayar ortamında bireyselleştirilmiş test formatında gerçekleştirilebilecek bu sınavda öğrenci aldığı puandan tatmin olmadığı takdirde sınava tekrar girme hakkına sahip olmalı. TOEFL ve SAT gibi uygulamalar buna verilebilecek en iyi örnekler. Bilgisayar ortamında gerçekleştirilebilecek bu uygulamalar için her bölgedeki üniversitelerin bilgisayar laboratuvarları kullanılabilir. Sistemin belli bir merkezden belli standartlarda ve güvenlik ölçüleri içinde yürütülmesi mümkündür. Ülkemizin farklı bölgelerinde bulunan üniversitelerin ve okulların bilgisayar olanakları açısından incelenmesi ve bu tür bir uygulamaya uygun olup olmadıklarının değerlendirilmesi araştırılması gereken önemli bir konudur.

Bu uygulamanın yalnızca çoktan seçmeli sorularla gerçekleştirilmesi yukarıda açıklanan tek boyutlu soru formatının yarattığı sorunların devam etmesine neden olur. Bu nedenle önerilen sistemde yalnızca çoktan seçmeli değil açık uçlu sorular da kullanılmalı. Daha sonraki maddelerde ele alınacağı gibi bu anlamda kullanılacak bir ölçme aracının standart ölçme aracı olması gerekir. Bu sınavın sonucu öğrencinin diğer akademik kayıtlarına destek sağlayacak bir belge niteliğinde olmalı. Üniversiteye geçiş yalnızca bu sınavla gerçekleşmeyecektir. Okul öğrenmeleri ve öğrencilerin ilgi ve yönelimleri de dikkate alınması gereken diğer boyutlardır. Sonuçta ‘Üniversite Giriş Sınavı’ adı altında yapılacak bu uygulama öğrencilerin diledikleri zaman randevu alarak girecekleri bir sınav formatında, tüm yıl boyunca ve hemen her saatte uygulanacak bir yapıda olmalı.

Sınav kapsamının genel anlamda yetenek boyutunda öğrencilerin sayısal ve sözel becerilerinin değerlendirildiği bir yapıda olması öngörülmektedir. Üniversiteye Giriş Sınavı’nın bir başka özelliğinin de puanlara karşılık gelen yeterliklerin tanımlanması olmalı. Daha çok ölçüt dayanaklı değerlendirme anlamında yorum yapılmasını olanaklı kılacak bu yaklaşımın eğitim sistemine öğrenci sıralarının ötesinde geri bildirim vermesi beklenir. Farklı puan dilimlerine karşılık gelen öğrenci yeterliklerinin düşünme süreçleri olarak tanımlanması, üniversiteye müraacat eden öğrencilerin düşünme süreçleri anlamında hangi düzeyde olduklarını gösterecek, böylece üniversitelerin ilgili programları almak istedikleri öğrenci profillerini yeterlikler açısından değerlendirebilecekler.

2 – Psikometrik özellikleri zayıf testler: Birinci maddede tanımlanan sınav formatı psikometrik özellikleri sağlanmış, güvenirliği ve geçerliği yüksek bir uygulama olmak zorunda. Bireyselleştirilmiş test uygulamaları belli şartların sağlanmasını gerektirir. Daha sonraki maddelerde de ele alınacağı gibi standart test formatında geliştirilecek bu uygulamanın mevcut sistemden daha geçerli sonuçlar vermesi için psikometrik araştırmaların yapılması gerekir. Bireyselleştirilmiş test uygulaması olarak önerilen bu sistemin büyük bir soru bankasına sahip olması lazım. Bu anlamda ÖSYM’nin elindeki uygulanmış soruların tekrar ele alınarak revize edilmesi ve düzenlenmesi, bankanın oluşturulması için bir yol olabilir. ÖSYM arşivinde psikometrik özellikleri yeteri kadar sağlanmış çok sayıda soru bulunamadığı takdirde banka oluşturmak amacı ile yeni uygulamaların yapılması gerekecektir. Özellikle açık uçlu soruların yeniden üretilmesi ve ön uygulamadan geçirilmesi gerekir. Soru bankasının oluşturulması detayları ile projelendirilmesi gereken bir çalışmadır.

3 – Çoktan seçmeli soru formatı: Temelde çoktan seçmeli soru formatı kötü bir değerlendirme aracı değil. Ancak ülkemizdeki sorun her türlü kararın yalnızca çoktan seçmeli sorularla gerçekleştirilmesi ve soru kapsamının psikometrik özelliklere uygun hazırlanmamasıdır. İşin uzmanı olmayan ellerde hazırlanan çoktan seçmeli sorular eğitim sistemine ciddi zararlar veriyor. Dershanelerde farklı soru kalıpları ezberletilip, ne kadar çok soru üzerinden öğretim yapılırsa öğrencilerin sınavlarda o ölçüde başarılı olacağı düşünülüyor. Bu, okul ortamına da yansıyan bir uygulama. Ancak daha önce de söylendiği gibi çok soru çözmekle sınavdaki başarı arasında bir ilişki mevcut değil. Önemli olan kavramsal gelişimin ve belli becerilerin öğrenciler tarafından kazanılmasıdır. Tüm süreç çoktan seçmeli soruya odaklandığında ülkemizde ortaya çıkan durum kaçınılmaz. PISA gibi, TIMSS gibi uluslararası değerlendirmelerde öğrencilerimiz başarısız olup, özellikle açık uçlu soruları yanıtlamakta güçlük çekiyorlar. Öğrencilerimiz yalnızca çoktan seçmeli sorulara hazırlandıkları için yazma becerileri gelişmiyor. Bu nedenle birinci maddede önerilen Üniversite Giriş Sınavı’nın yalnızca çoktan seçmeli formatta yapılmaması gerekir. Açık uçlu soru kullanımının özellikle eğitim sistemine olumlu katkılar getireceğini söylemek yanlış olmayacak. Bu anlamda işin lojistik boyutunda kaç sınav kağıdının, kaç sorunun, kaç öğretmen tarafından, hangi güvenirlik düzeyinde, ne kadar sürede okunabileceğinin araştırılması şart. Anonim olarak hazırlanacak elektronik öğrenci yanıtlarının eğitilecek belli bir öğretmen grubu tarafından yüksek güvenirlikte değerlendirilmesi mümkün. Bu çalışmanın detayları ile projelendirilmesi gerekir.

4- Standart olmayan testler: Ülkemizdeki hiçbir geniş ölçekli test uygulaması standart değil. Her sene yeni bir test formu hazırlanıyor. Bu da bir kısır döngü oluşturuyor. Her sene özgün soru yazılmaya çalışıldığı için anlamsız soru formatları oluşturulup, bu sorular da içerik olarak ciddi kapsam geçerliği sorunu yaratıyor. Çoktan seçmeli sorular uzman olmayan kişilerce psikometrik prensiplere uygun olmayan bir tarzda yazılıyor. Değerlendirilmekte hatta bu sorular gazetelerde yayınlanabilecek kadar yaygınlaşıyor. Standart testler kapsamı kamuoyu ile paylaşılmayan, tam tersi belli bir süre geçerliğini korumak amacı ile kapsamı gizli tutulan testlerdir. Eğer Üniversite Giriş Sınavı bireyselleştirilmiş test formatında gerçekleştirilirse 20 binin üstünde sorudan oluşan büyük bir soru bankası kullanılacağı için sınavın kapsamını gizli tutmak da mümkün olabilir. Standart testler, test planı hazırlanmış, test planına göre soruları yazılmış, ön uygulaması yapılmış, normları önceden belirlenmiş, puanlara karşılık gelen öğrenci yeterlikleri tanımlanmış testlerdir. Standart test hazırlaması uzmanlık gerektiren bir süreçtir. Yukarıda ilk maddede önerilen Üniversite Giriş Sınavı’nın bu kapsamda hazırlanması gerekir. Aksi takdirde bir yıldan diğerine karşılaştırma yapılabilmesi, öğrencilerin birden fazla aldıkları sınav puanlarının aynı ölçek üzerinde değerlendirilmesi mümkün olmaz. Bu çalışma da yukarıda önerildiği üzere projelendirilip hayata geçirilmeli.

5 – Öğrenci yeterlikleri hakkında bilgi vermeyen testler: Ülkemizdeki geniş ölçekli sınavların hiçbiri puanlara karşılık gelen öğrenci yeterliklerini tanımlamaz. Sonuçta üniversiteye seçilen ve seçilmeyen adaylar arasındaki bilgi ve beceri farkları tanımsız kalır. Birinci maddede önerilen Üniversiteye Giriş Sınavı’nda puanlara karşılık gelen öğrenme ve yeterlik düzeylerinin tanımlanması sisteme geri bildirim sağlamak açısından son derece önemli. Örneğin PISA çalışmalarında Türk öğrencilerinin ortalama puanlarına karşılık gelen tanımlar ülkemizde temel becerilerin geliştirilmesinde sorun olduğunu gösteriyor. Bu tanımların OECD ülkelerindeki öğrenci düzeylerinin çok gerisinde kaldığı biliniyor. Cito Türkiye tarafından gerçekleştirilen Öğrenci İzleme Sistemi de PISA ile paralel sonuçlar veriyor. Temel eğitim düzeyindeki öğrenciler farklı ders alanlarında temel becerilere ulaşamıyor gözükmektedir (Berberoğlu ve diğerleri, 2009). Benzer bir yeterlik tabanlı sistemin üniversiteye geçişte kullanılacak sınavda da geçerli olması gerekir. Böyle bir uygulamayla üniversiteye girecek adaylardan beklenen minimum yeterlik düzeyleri de üniversite yönetimlerince belirlenebilir. Üniversite Giriş Sınavı’nın puanlara karşılık gelen yeterlik düzeyleri ile hazırlanması yukarıda önerilen bireyselleştirilmiş test uygulamaları kapsamında teknik olarak mümkün.

6 – Gelişimsel izlemeyi olanaklı kılmayan testler: Ülkemizde okul öğrenmelerine dayanan öğrenci gelişimini izleyen bir sistem lise düzeyinde mevcut değil. Halbuki, özellikle lise düzeyinde öğrencilerde gözlenen akademik gelişim üniversite eğitimi için oldukça önemli bir bilgidir. Okul öğrenmelerine odaklı gelişimi izleyen, her yılın sonunda yapılacak standart ölçmelerin lise düzeyinde öğrenci profillerini ortaya çıkarmada etkili olması düşünülüyor. Tamamı açık uçlu sorularla tasarlanabilecek bu standart uygulamaların bir Bakalorya Sistemi olarak değerlendirilmesi gerekir. Ancak önceki maddelerde söylendiği gibi bu uygulamaların da standart test kapsamına uyması gerekir. Açık uçlu değerlendirmelerin öğretmenlerce standart puanlama cetvellerine göre yapılacağı bu izleme sisteminde de, öğrenci yeterliklerine odaklı raporların oluşturulması üniversiteye geçiş aşamasında önemli bilgi sağlar. Lise yılları boyunca her ders yılı sonunda uygulanacak Lise Yeterlik Sınavları’nın üniversiteye girişte Üniversite Giriş Sınavları’ndan daha ağırlıklı olarak dikkate alınması düşünülebilir. Bunun nedeni hem belli bir süreye yayılmış olması hem de lise alan derslerinin tümünü kapsamasıdır. Sistemde esneklik sağlanması açısından ilgili sınavlara verilecek ağırlıklarla ilgili kararlar üniversite yönetimlerine de bırakılabilir. Sonuçta okul öğrenmelerine dayanan bir değerlendirme sistemi olarak ele alınacak bu gelişimsel izleme yine kapsamı gizli tutulan, yıllar arasında teknik olarak eşleştirilmiş sınav formları ile gerçekleştirilmelidir. Lise Yeterlik Sınavları’nın kapsam olarak Üniversite Giriş Sınavı’ndan farkı öğretim programları hedeflerini kapsamasıdır. Bir diğer fark da bu sınavların okul ortamında yılda bir kez uygulanıyor olması. Dünyada IB ya da A Level uygulamaları ile benzerleri kullanılan bu sistemde önemli olan okul öğrenmelerine odaklanmaktır. Bu sistemin oluşturulması da bir projelendirme çalışmasını gerektirir. Bu çalışma, beceri odaklı hazırlanacak öğretim programlarının test planlarında nasıl kapsanacağı, test sorularının nasıl yazılacağı ve değerlendirileceği, soruların nasıl okunacağı, test formlarının birbirleri ile nasıl eşleştirileceği vb. gibi detayların tanımlanmasını gerektiriyor.

7 – Bir yükseköğretim programına kayıtlı olduğu halde tekrar sınava giren öğrenciler: Her yıl üniversite sınavına daha önce bir yükseköğretim kurumuna yerleşen öğrencilerin bir kısmı tekrar giriyor. Bu da belli bir kitlenin üniversitede okuduğu bölümden memnun olmadığını gösterir. Bunun en temel nedenlerinden biri öğrencilere meslek tercihlerinin yeteri kadar doğru yaptırılmamasıdır. Okullarımızda özellikle psikolojik rehberlik merkezleri kanalı ile öğrencilerin mesleki yönlendirilme konusunda bilgilendirilmelerinin yanı sıra kendilerine doğru tavsiyelerin verilmesi gerekir. Okul sistemi içinde yaygınlaştırılacak bu hizmetler için öğrencilerin okul kayıtları, ilgi ve istekleri dikkate alındığında ilerisi için daha gerçekçi ve doğru tercihlerin yapılması sağlanacaktır. Okul rehberlik merkezi, öğrencilerin ilgilerini, okul başarı kayıtlarını, Lise Yeterlik Sınav sonuçlarını ve nihayet Üniversite Giriş Sınavı sonuçlarını kullanarak daha gerçekçi ve doğru mesleki rehberlik hizmetleri sağlayabilir. Bu anlamda okul rehberlik merkezlerinin “Öğrenci Gelişim ve Yönelim Raporu” hazırlaması gerekir. Bu raporun içeriği, öğrencilerin nasıl yönlendirileceği vs. gibi detayların yukarıda belirtilen projelere paralel olarak projelendirilmesi gerekiyor.

8 – Yalnızca akademik odaklı değerlendirme: Öğrencilerin üniversiteye yönlendirilmesinde yalnızca akademik anlamdaki başarılarının dikkate alınması önemli bir sorun. Yerleştirmede değil, ancak yönlendirmede öğrencilerin ilgi duydukları alana yönelik bilgilendirilmesi ve değerlendirilmesi gerekir. Yukarıda açıklanan Lise Yeterlik Sınavları ile birlikte öğrencilerin ilgi ve tutumlarının da dikkate alınarak üniversite eğitiminde nasıl bir tercihte bulunmaları gerektiği konusundaki yönlendirme öğrenciler hakkında daha kapsamlı bir değerlendirme yapılmasını sağlar. Burada önemli olan pek çok bilginin kullanılarak öğrencilerin doğru yönlendirilmesidir. Bu anlamda okullardaki rehberlik bölümlerinin öğrencilerin tüm bilgilerini kapsayan “Öğrenci Gelişim ve Yönelim Raporu”nu üniversiteye geçiş aşamasında kullanılmak üzere hazırlarken başka ne tür değerlendirme araçlarına ve yöntemlerine ihtiyaç olduğunun da yukarıdaki proje kapsamında ele alınarak tasarlanması gerekir. Bilişsel alan dışında kullanılacak ölçme araçlarının geliştirilmesi bu alanda gerçekleştirilecek hazırlık çalışmalarının bir parçası olabilir. Ancak bu süreçte önemli olan rehber öğretmen ile öğrencilerin yüz yüze etkileşip doğru bir iletişim mekanizması içinde ortak bir yönelim belirlemesidir.

9 – Etik olmayan uygulamalar: Okul öğrenmelerinin ön plana çıktığı sistemde okuldan rapor alarak uzaklaşmak öğrencilerin sene sonunda alacakları Lise Yeterlik Sınavları’nda dezavantajlı durumda kalmalarına neden olmalı. Yazının başında da belirtildiği gibi, eğitimdeki nitelik artışı kapsamında gerçekleştirilecek beceri ağırlıklı eğitim ve öğretim faaliyetlerinin yaygınlaşması daha rasyonel öğretim programları ile mümkün olur. Örneğin fen derslerinde öğrencilerin katılması gereken bir deney sürecinin ve deney sonuç raporunun yeterlik sınavlarında kapsanması öğrencilerin okul öğrenmelerine önem vermesini sağlar. Ya da Türkçe dersinde okunan kitapla ilgili yapılacak okuduğunu anlama etkinliklerine katılmak, Lise Yeterlik Sınavı’nda ilgili kitap kapsamındaki soruların doğru yanıtlanmasını sağlar. Önerilen sistemde mutlaka öğretim programları ile ilgili ciddi boyutta bir nitelik ve kapsam değerlendirmesi yapılmalı. Programlarda gerçekleşmeyecek bir düzelmenin sistemde üniversiteye geçişi olumlu yönde etkilemeyeceği açık. Sistemin bütüncül olarak ele alınması bu nedenle önemli. Aksi takdirde okulda bulamadığı doğru öğrenme ortamlarını öğrenciler yine dışarıdaki kaynaklarda arar. Böyle bir uygulamanın yerleşmesi, sahte doktor raporu alınmasının da önüne geçer.

Üniversiteye geçiş

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, üniversiteye geçişte temel prensip, zamana yayılan çok sayıda değerlendirme sonuçlarının ve öğrenci ilgi ve yönelimlerinin dikkate alınarak doğru mesleki yönlendirme ile daha gerçekçi ve doğru üniversite tercihlerinin yapılmasını sağlamaktır. Kriterlerin aynı olmasına rağmen bu kriterlere verilecek ağırlıkların üniversitelerin kararına bırakılması sistemde daha esnek bir yapının oluşmasını sağlayacaktır.

Yukarıda açıklanan sistem özetlenecek olursa;

– Öğrencilerin lise eğitimleri boyunca her sene sonunda okul ortamında alacakları öğretim programlarındaki hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığını değerlendiren Lise Yeterlik Sınavları sonuçları,

– Öğrencilerin 11. ve 12. sınıflarda istedikleri zaman ve istedikleri sayıda alacakları sözel ve sayısal düşünme becerilerini değerlendiren Üniversiteye Giriş Sınavı sonuçları,

– Okulun psikolojik danışma ve rehberlik grubu yardımı ile öğrenci ilgi ve yönelimlerinin dikkate alınarak hazırlanan Öğrenci Gelişim ve Yönelim Raporu, olmak üzere üç farklı kaynaktan elde edilen bilgilerle üniversiteye geçiş mümkün olabilir. Öğrenciler bu raporlarla üniversitelere doğrudan başvurabilirler. Programlara yerleştirme üniversiteler tarafından yapılacak. Üniversitelerin bu üç kriteri temel alarak başka kriterleri de dikkate alması sistemin esnekliği açısından son derece önemli. Bu üç kritere ek olarak öğrencilerin ilköğretim ve lise eğitimleri boyunca geliştirdikleri ya da kazandıkları sanatsal ya da sportif beceriler de üniversite yönetimlerince programlara yerleştirme sürecinde önemli bir kriter olarak kullanılabilmelidir. Sanat ve spor faaliyetlerinin de kriter olarak kullanılması öğrencilerin şu anda sistemde hiçbir şekilde dikkate alınmayan ancak gelişimsel açıdan son derece önemli olan alanlara yönelmesini sağlar. Özellikle üniversitelerin sanat ve spor alanları ile ilgili programlarına öğrenci seçilirken ve yerleştirilirken bu özelliklerin ağırlıklı olarak dikkate alınması gerekebilir. Sanat ve spor alanlarındaki kanıtlanmış başarıların ve çalışmaların (sertifika, kursa katılım vb. gibi) Öğrenci Gelişim ve Yönelim Raporları’nın bir parçası olarak değerlendirilmesi de mümkün.

Önerilen sistemin olası riskleri

Sistem “bütüncül” yapıda ele alınmadığı takdirde başarılı olma olasılığı düşük olur. Üniversiteye geçiş hem lojistik olarak hem de kullanılacak ölçme araçlarının psikometrik özellikleri açısından başarısızlığa uğrama riskine sahip. Bu riskler genel hatları ile aşağıda ele alınıyor:

1 – Okullardaki eğitim ve öğretimin niteliği artmadığı ve öğretim programlarının beceri ağırlıklı formatta ele alınmadığı durumlarda üniversiteye giriş lise yıllarında uygulanan yeterlik sınavları ve üniversite giriş sınavlarına odaklanacak, sınav sayısı artmış gözükecek, bu nedenle de yine dershanelere olan talep artacaktır. Nitelik artışı tüm okullarda gerçekleştirilmeli. Aksi takdirde fırsat eşitsizliği devam eder.

2 – Diğer bir risk yine ölçme araçlarından kaynaklanabilir. Yukarıda önerilen formattan farklı olarak yalnızca çoktan seçmeli soruların kullanıldığı ve standart olmayan yöntemlerle uzman olmayan ekiplerin hazırlayacağı sınavlar günümüzde yaşadığımız kapsam geçerliği düşük ölçme araçları ve anlamsız soru formatları ile niteliği olumsuz yönde etkilemeye devam eder. Özellikle sınav sorularının kamuoyu ile paylaşılması benzer soruların üretilmesini devam ettirecek ve okullarda soru üzerinden eğitim yapılmaya devam edilecektir.

3 – Özellikle birden fazla test alma şansının verildiği Üniversite Giriş Sınavı’nın psikometrik özelliklerine dikkat edilmeli. Birbirleriyle puan bazında karşılaştırılması mümkün ölçmeler yukarıda önerildiği gibi bireyselleştirilmiş test uygulamaları ile mümkün. Farklı testlerden alınan puanların karşılaştırılabilir ölçekte olması gerekir. Bu uygulamalarda test formları arasındaki denklik sağlanmadığı takdirde puanların karşılaştırılabilir özellikleri olması mümkün değil. Sistem daha karmaşık, bir uygulamadan diğerine farklı sonuçlar üreten bir uygulamaya dönüşme riskine sahip. Bu nedenle Üniversiteye Giriş Sınavı’nın çok iyi hazırlanması ve teknik özelliklerinin uzmanlarca çalışılması gerekir.

4 – Yeterlik sınavlarında kullanılacak açık uçlu soruların hazırlanması da ciddi uzmanlık gerektirir. Öncelikle açık uçlu sorulardan ne anlaşılması gerektiği konusunda ortak bir tanım geliştirilmeli. Standart sınavlarda kullanılan açık uçlu sorular genelde yanıtı sınırlandırılmış formatta hazırlanıyor. Aksi takdirde objektif puanlama son derece güç olur. Soruların ve puanlama anahtarlarının yeterince iyi hazırlanmadığı, standart hale getirilmediği durumlarda puanlamada sorunlar yaşama olasılığı yüksek. Bu da sistemin güvenirlik ve geçerliğini olumsuz etkiler. Burada iki büyük tehlike var. Birincisi niteliksiz açık uçlu soruların kullanılması, diğeri de yetersiz hazırlanan puanlama cetvelleri ile güvenirliği düşük puanlama yapılması. Soru yazarlarının alan bilgisi güçlü olmalı, soru yazma deneyimleri olmalı ve öğrencilerin genel durumu hakkında bilgi sahibi olmaları gerekir. Soru yazma eğitimi tek başına etkili olmayabilir. Puanlama güvenirliği için ise mutlaka birden fazla puanlayıcının aynı yanıtı hangi ölçüde paralel puanladığının dikkate alınarak incelenmesi gerekir. Tüm bunlar işin lojistik boyutunda araştırılması gereken önemli noktalardır. Bu iki noktaya dikkat edilmediği takdirde yine eğitim sistemi içinde ne ölçtüğü belli olmayan kapsam geçerliği düşük ve puanlama güvenirliği zayıf niteliksiz açık uçlu sorular yaygınlaşacaktır.

5 – Bir diğer sorun hemen her öğrencinin yöneleceği bir yüksek öğretim programının oluşturulmasıdır. Büyük bir kitlenin üniversite eğitiminin dışında kalacağı bir modelde yukarıda özetlenen durumların gerçekleştirilmesi mümkün olmayacak. Bu nedenle üniversite ve programlarının yaygınlaştırılması gerekir. Ancak bunu yaparken niteliği yüksek tutmakta yarar var. Şöyle ki, lise programlarında gerçekleştirilecek reform ve iyileştirme çalışmalarının niteliği arttırması beklenir. Bu sağlanmadığı takdirde niteliği düşük üniversite programları üniversiteler arasında büyük farkların oluşmasına, sonuçta belli üniversitelere yine aşırı talep olur. Bu da sonuçta seçme sürecini rahatlatmayacak, rekabet devam ettiği için de yine okul dışı destek arayışları devam edecektir.

Sonuç

Bu raporda önerilen sistem var olan sisteme göre daha çok sayıda sınavın kullanılmasını gerektirir. Ancak bu sınavlar zamana yayılarak ve özellikle okul öğrenmelerine odaklanarak gelişimsel izlemeyi ön plana çıkarır. Öğrencilerin kendilerini bu süreçte daha iyi tanımaları ve rehberlik ve psikolojik danışma alanının yardımı ile daha gerçekçi ve doğru üniversite ve program tercihleri yapmaları bekleniyor.

Önerilen sistemde aşağıda sıralanan durumlara özellikle dikkat çekmek gerekmektedir.

1 – Ölçme ve değerlendirme sistemlerinin işin uzmanlarınca yürütülmesi gerekir. Eğitimde ölçme ve değerlendirme önemli bir uzmanlık alanıdır. Önerilen sistem bu uzmanlığa sahip kişilerce geliştirilmeli ve yönlendirilmeli.

2 – Ölçme ve değerlendirme uygulamaları masa başı kararlarından çok araştırma sonuçlarından çıkacak bulgulara dayanarak geliştirilmeli. Ölçme ve değerlendirme bir uygulama alanıdır. Doğru ve gerçekçi uygulamalar bu raporda da belirtildiği gibi lojistik ve psikometrik alanlarda yapılacak araştırma sonuçlarına göre oluşturulmalı. Araştırmaya dayanmadan yapılacak değişiklikler kalıcı olmaz.

3 – Bu sistemde önerilen testler (bu raporda test her türlü soru formatını kapsayan ölçme aracı olarak tanımlanıyor) öğrenci yeterliklerinin ön plana çıkarıldığı ölçme araçlarıdır. Bu teknik özellik masa başında alınabilecek kararlarla gerçekleştirilemez. Ampirik çalışma yapmayı gerektirir. Bu nedenle önerilen testlerin sıralama yerine puanlara karşılık gelen düşünme süreçlerine yönelik becerilerin tanımladığı bir formatta, doğası gereği “mutlak değerlendirme”ye daha yakın geliştirilmesi gerekir. Aksi takdirde sisteme geri bildirim sağlamayacak yine eskiden olduğu gibi sıralama ön plana çıkacaktır.

Yazar : Prof. Dr. Giray Berberoğlu – Cito Türkiye Bilim Kurulu Başkanı

ÖZEL OKULLARA ÖĞRENCİ ALIMI

Türkiye Özel Okullar Birliği özel okullara başvuru kılavuzunu yaynladı.
2012-2013 eğitim-öğretim yılı için özel ortaöğretim okullarına 8. sınıf SBS sonucuna göre öğrenci yerleştirme amacıyla kayıt komisyonu tarafından hazırlanan “Başvuru Klavuzu” ve Özel Okullar Listelerini aşağıdaki linkten bulabilirsiniz:

Almanya’da Avrupa’ya model oluşturmak üzere endüstriyel ilişkiler ve kriz yönetimi konusunda WSI tarafından organize edilen yaz okulu ile ilgili bilgiler aşağıda verilmiştir. Başvuru 27 Nisan’da son bulacak ve bu konuyla ilgilenen tüm öğrenci ve araştırmacılara açık.

Invitation – Call for Applications
WSI Summer School 2012
17 September – 21 September 2012 in Berlin
Industrial Relations and Crisis Management in Germany: a model for Europe?
What are the aims of the WSI Summer School?
The WSI Summer School is an excellent opportunity to learn more about the current features of industrial relations in Germany and the challenges ahead for organised labour. We want also to provide scope for a critical assessment of the topics presented and encourage a discussion of political alternatives. Finally, we will ask to what extent German industrial relations are currently taken as a model for Europe?
Who can participate in the WSI Summer School?
The WSI Summer School addresses students and doctoral students as well as young researchers from all social sciences (Economics, Law, Sociology, Political Science etc.). The WSI aims to have an international composition of participants. Therefore, the working language during the WSI Summer School will be English.
Application:
Applications for the participation at the WSI Summer School should be sent at latest by 27 April 2012 to wsi-summerschool@boeckler.de. Please use the application form enclosed with this invitation.
Fees:
All participants have to pay a lump-sum of 50.00 Euro for accommodation and meals during the Summer School. Travel costs have to be covered by the participants. In individual cases the WSI can award a grant towards the travel costs.
Where does the WSI Summer School take place?
The WSI Summer School takes place at the IG Metall Bildungsstätte Berlin Pichelssee which is a training college of the German Metalworkers’ Union IG Metall.
For more information see: http://netkey40.igmetall.de/homepages/bs-berlin.pichelssee/

http://www.boeckler.de/pdf/v_2012_09_17_call.pdf

Bugün YGS sonuçlarının açıklanmasının ardından özellikle eğitimle ilgili yazılara dikkat çekmek istemekteyim. Can Dündar’ın bilgisayar oyunları ve şiddetle ilgili yazısı gerçekten etkileyici. Abbas Güçlü eğitim sistemi konusunda sürekli takip ettiği yazarlardan birisi. Onun YS sonuçlarıyla ilgili yorumları her zamanki gibi gerçekçi.Çocuk eğitimi için sadece kitap okumak yetmememekte, güncel eğitim bilgileri, köşe yazıları da oldukça yararlı ve etkilidir. Çünkü sistem o kadar fazla ve hızla değişmetedir ki bazen 2-3 yıl önce yazılmış kitaplar ne yazık ki bazı konularda eskimiş olmaktalar.

GÖREV ÇAĞRISI

Can Dündar

Bundan 10 yıl kadar önce tesadüfen girdiğim bir internet kafede karşılaşmıştım acı gerçekle:
Bilgisayar başında kafası öne eğik çocukların hepsinin ekranında aynı oyun vardı.
Anti-terör timi rolüne bürünen çocuklar, çetelere bölünmüş öfkeyle “düşman teröristler”e saldırıyor, bıçaklıyor, ateş ediyor, beynini uçuruyorlardı.
Amerikan icadı oyundaki bütün teröristler Arap’tı.
Kafeden dehşet içinde çıkıp oyunla ilgili bir yazı yazmıştım. Daha sonra değişik vesilelerle bu tehlikeye dikkat çektim.
Bu arada oyun öyle popüler oldu ki, “Siberlig”de şampiyona düzenlendi. Türkiye’de farklı illerden en çok terörist öldüren 250 “klan” katıldı. Kazanan takım Güney Kore’de 55 ülkeden gelen “anti-terör timleri” ile yarıştı.
* * *
“Canım bilgisayar oyunu işte, abartma” mı diyorsunuz.
Size tanık olarak dünkü haberi takdim etmek isterim:
2. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’daki en büyük katliama imza atan Norveçli faşist Anders Behring Breivik, 77 kişiyi katlettiği olaydaki ilham kaynağını açıkladı:
“Call of Duty” (Görev Çağrısı”) adlı bilgisayar oyunu…
Katil, katliamdan önce annesinin evinde, günde 16 saat bu oyunu oynamış.
Oyun, bahsettiğim türün en gelişmiş versiyonu… Size bir tankın içinden ya da uzak mesafeden ateş ettiğiniz düşmanın kellesi uçtuğunda çıkardığı sesi duyma, bedeninden boşalan kanı hissetme imkânını bahşediyor.
Şimdi sıkı durun:
“Call of Duty”, bir yılda 55 milyon kopya satmış.
Sadece önceki ay, internette 40 milyon oyuncusu varmış.
Bu rakamı internet cafelerce çoğaltın, neyle birlikte yaşadığımızı anlarsınız.
* * *
Bunların toplumsal şiddetin çoğalmasındaki rolünden yakındığımızda sektörün lobilerine yakın bazı uzmanlar “Bayatlamış tezler” diyordu.
Bu oyunların çocukları şiddete yönlendirmek bir yana, tersine içlerindeki şiddeti boşalttığı için yararlı bile sayılabileceğini söylüyorlardı.
Norveç örneği ile nereye boşalttığını görmüş oluyoruz.
Oyundaki karakterler gibi “yabancı düşmanı” olan Breivik duruşmada şöyle diyor:
“Nişan alma yeteneğimi bu oyun sayesinde geliştirdim. Oyun, çok iyi bir savaş simülatörü… O kadar iyi ki dünyadaki birçok ordu tarafından kullanılıyor. Sisteme alışırsa neneniz bile keskin bir nişancıya dönüşebilir.”
* * *
Eh, nenelerimiz değilse de, bebelerimiz dönüşüyor.
Ve biz evde, okulda, sokakta ve şimdilerde de hastanelerde yükselen şiddet sarmalından yakınıp duruyoruz.
“Daha fazla karşı şiddet” dışında da çare üretemiyoruz.
“Toplumsal şiddetin kaynağı bu oyunlar” diyecek kadar cahil değilim; ancak bu oyunların içerdiği vahşetle şiddet iklimine katkısı inkâr edilebilir mi?
Öyle bir çağdayız ki, ekranda azıcık ihtiraslı bir öpüşme sahnesi olsa üst kurullar makasla koşturuyor; aynı ekranda kan gövdeyi götürse kimse umursamıyor.
Cinsellik içeren her tür yayın internetten tamamen temizlendi maşallah; şiddet ise keyfince at koşturuyor.
Yasaktan yana değilim; ancak artık şiddete bahşedilen tolerans ve teşviki, sanata, kültüre, barışa, özgürlüğe, aşka göstermedikçe bu kanlı tezgâhtan çıkışımız yok.
Bu da bizim “Görev çağrımız” olsun.
http://gundem.milliyet.com.tr/gorev-cagrisi/gundem/gundemyazardetay/21.04.2012/1530876/default.htm

http://www.candundar.com.tr/_v3/#!/En_Son_Eklenenler/Görev_Çağrısı/#Did=18287

BU KARA TABLONUN HESABINI KİMLER VERECEK?
Abbas Güçlü


Üniversite sınav sonuçları eğitimin röntgenini bir kez daha çekti. Ve durum eskisinden de berbat…
YGS’de 40 soru vardı. Türkiye ortalaması kaç biliyor musunuz? Sadece ve sadece 3. Yani onca eğitim, dershane ve özel ders dopingine rağmen adaylar sadece soruların yüzde 10’unu çözebiliyorsa, alarm zillerinin bangır, bangır çalıyor olması gerekirdi.
Cumhurbaşkanı Başbakana, Başbakan Milli Eğitim Bakanına, Milli Eğitim Bakanı da il milli eğitim müdürleri ve okul yöneticilerine onlar da öğretmenlere bu “rezalet“in hesabını sormalı. Sormalı ki, durum her geçen yıl daha vahim noktalara gelmesin…
Sıfır alanları, hiç sorgulamıyorum bile. Çünkü onlara alıştık iyice…

Sorumlular hesap versin!
Diğer tüm giriş sınavları gibi YGS sonuçları da, bir anlamda Türk eğitim sistemini bir aynası konumunda. Alınan doping, gösterilen vurdum duymazlık ve en önemlisi de umut tacirliğine yönelik her şey bir bir ortaya çıkıyor.

57 bini sınava girmedi!
Adaylar, özellikle de iddialı olanlar, Matematik’te coştu. Sosyal Bilimlerde döküldüler. 50 Bini sıfır çekti ve 57 bini de başvurduğu halde sınava girmedi.
İsterseniz gelin önce şu siyah ötesi tabloya bir göz atalım:
YGS’de sınavı geçerli sayılan 1 milyon 837 bin 344 adaydan 50 bin 805’i ”sıfır” aldı.
1 milyon 895 bin 476 aday başvurdu, bu adaylardan 57 bin 742’si sınava girmedi.
Sınavı geçerli sayılan aday sayısı 1 milyon 837 bin 344 olarak belirlenirken, 50 bin 805 adayın ise puanları 0,5’ten küçük olduğu için hesaplanmadı.

En çok şampiyon Matematik’te
Sınavda Türkçe testinde 40 sorunun tamamını doğru yanıtlayan 929, Sosyal Bilimler testinde 40 sorunun tamamını doğru yanıtlayan 56, Temel Matematik testinde 40 sorunun tamamını yanıtlayan bin 316, Fen Bilimler testinde 40 sorunun
tamamını doğru yanıtlayan 437 aday
çıktı.
Geçen sene testleri doğru yanıtlayan Türkçe’den bin 392, Sosyal Bilimler’den 5, Temel Matematik’ten bin 805, Fen Bilimleri’nden ise 407 aday çıkmıştı.

Geçen yıla göre net sayıları
Doğru yanıt oranına bakıldığında, Türkçe testinde 77 bin 429 aday (geçen yıl 142 bin 752 aday), Sosyal Bilimler testinde 9 bin 652 aday (geçen yıl 4 bin 925 aday), Temel Matematik testinde 35 bin 892 aday (geçen yıl 30 bin 633 aday), Fen Bilimleri testinde 22 bin 313 aday (geçen yıl 18 bin 69 aday) 35 ve üzerinde soruya doğru yanıt verdi.
4’ün altında doğru yanıt veren aday sayısı ise Türkçe testinde 31 bin 249 aday (geçen yıl 15 bin 99), Sosyal Bilimler testinde 253 bin 918 aday (geçen yıl 197 bin 703 aday), Temel Matematik testinde 870 bin 80 aday (geçen yıl 700 bin
800 aday) Fen Bilimleri testinde 1 milyon 260 bin 795 aday (geçen yıl 1 milyon 134 bin 899) oldu.

Ne anlama geliyor?
Geçen yılın verileri ile bu yılın verileri kıyaslandığında çok önemli değişiklikler var. Bunun anlamı, geçen yıla göre puanlarda, özellikle Türkçe testine yönelik alanlarda da çok önemli değişimler yaşanacak ve üniversiteye girmek bu yıl bazı olanlar için çok da kolay olmayacak.
Geçen yıl 40 sorudan 35’i yapan iddialı öğrenci sayısı neredeyse yarı yarıya azaldı. Geçen yıl 35 üzeri net yapan 142 bindi, bu yıl bu sayı 77 bine indi. Belli ki alt sıralarda da büyük kaymalar oldu. Aynı durum sosyal bilimler için de söz konusu. Fen ve Matematik’te ise o kadar büyük değişim söz konusu değil.
Bunun anlamı, Türkçe ve Sosyal bağlantılı puanlar artacak, Fen ve Matematik bağlantılı puanlar ise geçen yıla göre çok büyük değişim sergilemeyecek…

Tebrik edilesi iller
Aydın, Denizli, Yalova, Antalya, Kilis, Burdur gibi bazı iller, hemen her yıl üniversite giriş sınavlarında ilk 10’a giriyorlar. Trabzon, Gaziantep, İstanbul gibi favori kentler ise tahmin edilenin çok çok altındalar. Hatta en son sıralarda olanlar bile var.
Bu illerin yöneticilerine bunun gerekçelerini sormak gerekir. Vali ve kaymakamların başarıları değerlendirirken, eğitimdeki performansları da dikkate alınmalıdır. Alınmalı ki, onlar da bu konulara daha ciddi bir şekilde eğilsinler.
Kentlerin kendilerine güveni geldiğinde, gerisi geliyor. Yalova ve Kilis örneğinde bunu fazla fazlasıyla görüyoruz. En zor koşullarda bile hep başarılı oldular…
Özetin özeti: Eğitimde kalite arayışı, yasalarla ve kavgalarla olmuyor. Bu tablonun sorumlusu kimse ortaya çıksınlar ve hesap versinler. Yoksa, bugünleri de ararız…
http://gundem.milliyet.com.tr/bu-kara-tablonun-hesabini-kim-verecek-/gundem/gundemyazardetay/21.04.2012/1530923/default.htm

YGS’de 50 Bin Aday Sıfır Çekti! Puanlar Çok Değişecek!
“YGS sonuçları bir anlamda Türk eğitim sisteminin de bir aynası oluyor. Alınan doping, vurdum duymazlık ve en önemlisi de umut tacirliğine yönelik her şey ortaya çıkıyor. ”

Adaylar, özellikle de iddialı olanlar, Matematik’te coştu. Sosyal Bilimlerde döküldüler. 50 Bini sıfır çekti ve 57 bini de başvurduğu halde sınava girmedi.

İsterseniz gelin önce tabloya bir göz atalım:

Herkes sevindi !

YGS’de sınavı geçerli sayılan 1 milyon 837 bin 344 adaydan 50 bin 805’i ”sıfır” aldı.

1 milyon 895 bin 476 aday başvurdu, bu adaylardan 57 bin 742’si sınava girmedi.

Sınavı geçerli sayılan aday sayısı 1 milyon 837 bin 344 olarak belirlenirken, 50 bin 805 adayın ise puanları 0,5’ten küçük olduğu için

hesaplanmadı.

En Çok Şampiyon Matematik’te

2011-YGS’de ise 1 milyon 648 bin 240 adayın sınavı geçerli sayılırken, 38 bin 269’unun puanı hesaplanamadı; 2010-YGS’de ise sınavı geçerli olan 1 milyon 487 bin 493 adaydan 14 bin 156’sının puanı hesaplanamamıştı.

Sınavda Türkçe testinde 40 sorunun tamamını doğru yanıtlayan 929, Sosyal Bilimler testinde 40 sorunun tamamını doğru yanıtlayan 56, Temel Matematik testinde 40 sorunun tamamını yanıtlayan bin 316, Fen Bilimler testinde 40 sorunun

tamamını doğru yanıtlayan 437 aday çıktı.

Geçen sene testleri doğru yanıtlayan Türkçe’den bin 392, Sosyal Bilimler’den 5, Temel Matematik’ten bin 805, Fen Bilimleri’nden ise 407 aday çıkmıştı.

Geçen Yıla Göre Net Sayıları

Doğru yanıt oranına bakıldığında, Türkçe testinde 77 bin 429 aday (geçen yıl 142 bin 752 aday), Sosyal Bilimler testinde 9 bin 652 aday (geçen yıl 4 bin 925 aday), Temel Matematik testinde 35 bin 892 aday (geçen yıl 30 bin 633 aday), Fen Bilimleri testinde 22 bin 313 aday (geçen yıl 18 bin 69 aday) 35 ve üzerinde soruya doğru yanıt verdi.

4’ün altında doğru yanıt veren aday sayısı ise Türkçe testinde 31 bin 249 aday (geçen yıl 15 bin 99), Sosyal Bilimler testinde 253 bin 918 aday (geçen yıl 197 bin 703 aday), Temel Matematik testinde 870 bin 80 aday (geçen yıl 700 bin

800 aday) Fen Bilimleri testinde 1 milyon 260 bin 795 aday (geçen yıl 1 milyon 134 bin 899) oldu.

Ne anlama geliyor?

Geçen yılın verileri ile bu yılın verileri kıyaslandığında çok önemli değişiklikler var. Bunun anlamı, geçen yıla göre puanlarda, özellikle Türkçe testine yönelik alanlarda da çok önemli değişimler yaşanacak ve üniversiteye girmek bu yıl bazı olanlar için çok da kolay olmayacak.

Geçen yıl 40 sorudan 35’i yapan iddialı öğrenci sayısı neredeyse yarı yarıya azaldı. Geçen yıl 35 üzeri net yapan 142 bindi, bu yıl bu sayı 77 bine indi. Belli ki alt sıralarda da büyük kaymalar oldu. Aynı durum sosyal bilimler için de söz konusu. Fen ve Matematik’te ise o kadar büyük değişim söz konusu değil.

Bunun anlamı, Türkçe ve Sosyal bağlantılı puanlar artacak, Fen ve Matematik bağlantılı puanlar ise geçen yıla göre çok büyük değişim sergilemeyecek…

http://www.abbasguclu.com.tr/gununyazisi/ygsde_50_bin_aday_sifir_cekti_puanlar_cok_degisecek2.html

aguclu@abbasguclu.com.tr editor@abbasguclu.com.tr


Stresli bir bekleyişin ardından YGS sonuçları bugün açıklandı. Sınava giren çocuğum olmadığı halde SBS gibi bu sınavları da devamlı izlemekteyim. İlköğretimde okuyan küçük kızım için ileride lise tercihi yaparken son birkaç yılın üniversite sınavında başarılı olmuş liselerinden tercih yapmaya çalışacağız, tıpkı büyük kızımda yaptığımız gibi. Bunun için de liselerin birkaç yıllık sınav başarılarını biliyor olmamız gerekli ki ortalamalarını alalım. Sadece bir yıl başarı gösteren bir lise ile başarısı sürekli olan liselerin karıştırılmaması için bu gerekli.

Büyük kızım şu anda İstanbul Prof. Dr. Mümtaz Turhan Sosyal Bilimler Lisesi’nde okumakta. Sosyal Bilimler Liseleri bu yıl YGS’de en başarılı liseler olarak ÖSYM’den bildirilmiş. Dolayısıyla doğru seçim yaptığımız ortada. Karşılaştığım birçok veli sosyal bilimler liselerini daha önce duymadıklarını, bir kısmı da fazla bilgi sahibi olmadıklarını belirtmekteler. Ben de hazır bu güzel başarı haberini de almışken, Sosyal Bilimler Liselerini sizlere tanıtmak istedim.

http://www.aktifhaber.com/ygsde-en-basarili-liseler-hangisi-590336h.htm

Sosyal Bilimler Liselerini haklarında yazı yazabilecek kadar iyi tanıdığımı düşünüyorum. Çünkü iki yıldır İSBL’nin Okul Aile Birliği’nde aktif olarak görev almaktayım. Dolayısıyla okulu, sistemi, öğrencileri ve diğer birçok konu hakkında birinci elden bilgi sahibiyim. Yani öyle kulaktan dolma bilgilerle yazı yazanlardan değilim.

İstanbul Prof. Dr. Mümtaz Turhan Sosyal Bilimler Lisesi, Sosyal Bilimler ve Edebiyat alanında ihtiyaç duyulan üstün nitelikli bilim adamlarının yetiştirilmesine kaynaklık etmek, ilgi ve yetenekleri üst düzeyde olan öğrencileri bu alanlarda yüksek öğretime hazırlamak amacıyla 2003 – 2004 Öğretim yılı’nda, İstanbul İli, Bahçelievler İlçesi’nde, İl Özel İdaresi adına İstanbul Valiliği tarafından İl Daimi Encümeni kararı ile tahsis edilen binalarda öğretime başlamıştır. Öğretim hazırlık sınıfıyla birlikte beş yıldır. Hazırlık atlama sınavında başarılı olan öğrenciler direk olarak 9. sınıftan öğrenime başlayabilmektedirler.

İSBL, Uluslar arası geçerliliği olan diploma yani IB (Uluslar arası Bakalorya) programı uygulayan ilk ve tek devlet okuludur. Bu diploma programı özellikle yabancı üniversitelere girişte aranan bir diplomadır. Sırf bu özelliği ile bile iSBL diğer okullardan ayrılmaktadır.

Sadece İstanbul’daki Sosyal Bilimler Lisesinde uygulanan IB’ye diğer sosyal bilimler liselerinde 10. sınıf sonunda katılmak isteyen öğrenciler gereken şartları sağladıkları takdirde kabul edilmektedirler. Yani İstanbul’a puanı yetmeyip başka sosyal bilimler lisesinde okumakla IB fırsatı kaçırılmış olmamaktadır.

Öğrencilerin büyük bir kısmı yatılı okumaktalar. Ben de kızımdan ilk kez ve oldukça zor ayrıldım. Ama her geçen gün buna değdiğini görmekteyim. Okulun akademik ve sosyal başarısının dışında yurt hayatı da öğrencileri oldukça geliştirmektedir. Evde, anne-baba yanında nazlandıkları birçok sorumluluğu orada kazanmaktalar. Bu yaşlarda hayatlarını kendi başlarına sürdürebilmeleri, onlara müthiş bir özgüven sağlamaktadır. Okulla tanıştığımız ilk günlerde özellikle büyük sınıfların kendine güvenleri, olgunlukları beni oldukça şaşırtmıştı. Bunun okulun akademik başarısından ve yurt hayatından kaynaklandığını şimdi gayet iyi anlayabiliyorum.

Okul sadece YGSde değil geçen sene LYS’de de 1. sırada yer aldı. Zaten kendi alanlarında Türkiye 1. si gibi pek çok iyi dereceler çıkmakta.

Bu arada değinmek istediğim başka bir konu da Sosyal Bilimler liselerinden mezun olanların sadece sosyal yani TS(Sözel) alanda tercih yaptıkları sanılmakta. Bu da “Sosyal Bilimler” kavramının ülkemizde henüz çok anlaşılmış bir kavram olmamasından kaynaklanmakta. Sosyal Bilimler Lisesi’nde EA (TM) ve TS alanlarında tercih yapabiliyorsunuz. Zaten çoğu öğrenci Eşit Ağırlık alanında tercih kazanmaktalar. Geçen sene 50nin üzerinde hukuk kazanan vardı. Bunun yanı sıra siyaset bilimi, psikoloji, uluslar arası ilişkiler de kazanılan bölümler arasında.

Okul hakkında ki sorularınıza memnuniyetle cevap verebilirim. Ayrıca aşağıda okulun web sayfasının adresini de bulabilir ve oradan daha detaylı inceleyebilirsiniz.

http://www.isbl.k12.tr/

%d blogcu bunu beğendi: