Category: İSTANBUL nam-ı değer COSTANTİNEPOL


Kabataş Erkek Lisesi’nde 15 yıl kadar öğretmenlik yapan Behçet Necatigil iki yanı ağaçlı Çırağan Caddesi’ne olan sevgisini arkadaşına yazdığı 4 Ekim 1937 tarihli mektupta işte şöyle anlatır.

“…ne kadar isterdim beşiktaş – ortaköy yolunun üzerinde olmayı. bir duvar dibinden, bir kedi gibi sürtünerek yürümeyi. hani sesinle susar, yürür ve susardık. bir köşebaşına gelince ben, sana sezdirmemeye çalışarak firari bir nazar atfederdim görünmeyen bir eve doğru hani… (…) beşiktaş – ortaköy yolunda yürüdükçe beni hatırla. neye bağlıyım bu kadar o yola. ve neye bu kadar istiyorum daima o yolda yürümeyi.
fütura ram arka sokakları, gürültünün erişemediği arka sokakları, bir şey düşünmemeye kendini zorlayarak dolaşmanın sırasıdır tahir. dolaşmanın sırasıdır.”

Ortaköy’e gitmek için geçtiğiniz Çırağan Caddesi de benim için en az Ortaköy kadar heyecan verici. Bu yol boyunca uzanan yüzyıllık çınarlardan bazıları çok kısa bir süre önce kesilmiş olsa da kalanlar o tarihi dokuya eşlik etmeye devam ediyorlar. Her seferinde kzlara Kabatal Erkek Lisesi’ni, Galatasaray Üniversitesi’ni ve Çırağan Sarayı’nı bıkmadan yeniden gösteriyorum ilk defa görüyormuşcasına…

Sonunda ulaştığınız Ortaköy’ün tarihi hakkında biraz araştırma yaptım. Gezdiğim yerlerin tarihini bilmek, orayı gezerken tarihi hissetmeme neden olduğu için çok hoşuma gidiyor. Gezerken özellikle de yalnızsam günümüzde değil de o tarihte birgün gezdiğimi hayal ediyorum…

Antik çağda adının Arkheion olduğu söylenir. Bizans çağında, Boğaziçi’nin iki yakasında seyrek balıkçı köyleri kurulmuş; tabii güzelliklere sahip ve boş olan Boğaziçi kıyılarının bazı yerlerinde köşkler, manastırlar yapılmıştır. İmparator VI. Leon’un (hd 886-912) sevgilisi Zoe ile buluştuğu Damianu Sarayı’nın Ortaköy’de olduğu; Damianu mevkiine adını veren manastırın ise, imparator Teofilos (hd 829-842) ve III. Mihail (hd 842-867) zamanlarında devletin ileri gelenlerinden olan Damianos tarafından 9. yy’da yaptırıldığı ileri sürülür.

Bugünkü Ortaköy’ün, büyük Ayios Fokas Manastırı’nın bulunduğu yer olduğu anlaşılmaktadır. Rumların aynı azize ithaf edilmiş bugünkü küçük kiliseleri de Ayios Fokas adındadır. Ayios Fokas Manastırı’nın yeri bulunamamıştır. Bu manastırın yakınında 9. yy’da Ermeni asıllı Ortodoks patriği VII. İoannes Grammatikos’un (832-842) veya kardeşi Arsabarios’un (Arşavir) muhteşem bir sarayının olduğu, bu yüzden semtin Arsebera (veya Arsaberu) olarak da ün kazandığı yazılır. Sarayda gizli ayinler ve ahlâka aykırı eğlenceler yapıldığı yolunda dedikodular çıktığı için I. Basileos (hd 867-886) tarafından satın alınarak 150 rahiplik bir manastır haline getirilmiştir.


Bu manastırın varlığı (Meryemana) Bizans’ın son yıllarına kadar devam etmiştir. Ortaköy’ün tarihinden gelen en önemli özelliği farklı kültürlerden Türk, Rum, Ermeni ve Yahudi topluluklarının ve farklı inançların bir arada dostluk içinde yaşamasıdır ve bu özellik günümüze kadar gelmiştir. Ortodoks Kilisesi’nin İsa’nın vaftizine remiz olarak haçın suya atılması yortusunun son yıllara kadar Ortaköy İskelesi’nde yapılmış olması da bu geçmişin bir kalıntısıdır. Ortaköy’de Yahudi cemaatine ait bilgiler de oldukça eskidir.


Evliya Çelebi Seyahatnamede Ortaköy kıyılarındaki büyük yalılar arasında Şekerci Yahudi ve İshak Yahudi’den bahsetmektedir. 1156/1746 tarihli fermandan Ortaköy Camii’ne yakın, deniz kenarında Yahudi evlerinin yandığı anlaşılır. Ortaköy’deki en eski sinagog olan Etz ha-Hayim Sinagogu yangın sonucu birkaç kez harap olmuş, yeniden yapılmıştır. 1618 Bedesten Yangını’nda evsiz kalan çok sayıda Yahudi ailesi; 1891′de Beşiktaş’daki yangın felaketini yaşayan Yahudi cemaati; 1921′de Rusya’dan göçen Yahudiler topluca Ortaköy’e yerleşmişlerdir. 1936′da nüfusu 16.000 olan Ortaköy’de 700 Yahudi ailesinin yaşadığı bilinmektedir. Ortaköy’de bugün artık kullanılmayan ikinci sinagog Gültekin Arkası Sokağı’ndaki Yenimahalle Sinagogu’dur. Türklerin Ortaköy’e yerleşmesi I. Süleyman (Kanuni) döneminde (1520-1566) olmuştur. Deniz tarafinda Defterdar Paşa Camii, aynı yıllarda Sadrazam Kara Ahmed Paşa’nın (ö. 1556) kethüdası Hüsrev Kethüda tarafından Mimar Sinan’a bir hamam yaptırılmıştır. Mimari açıdan simetrik planlı, erkekler ve kadınlara mahsus çifte hamam olarak kullanılan yapı Ortaköy’deki en eski anıttır. Ortaköy Deresi vadisinin iki yamacına, 16. yy’da Türklerin yoğun olarak yerleştikleri görülür. 17. yy ortasında dere içinde bir İslam mahallesi, kıyıda ise yalılar vardı. Bu yalıların hiçbiri günümüze kadar gelmemiştir. Bunun başlıca sebebi, Abdülaziz tarafından 1871′de yaptırılan yeni Çırağan Sarayı’dır. Beşiktaş Mevlevihânesi ve Ortaköy’e kadar uzanan yalılar ortadan kaldırılarak elde edilen uzun ve geniş alan Çırağan Sarayı inşaatına ayrılmıştır. Ortaköy İskelesi ile Defterdarburnu arasında kalan şeritte Damat İbrahim Paşa Çeşmesi, Ortaköy Camii, Sübyan Mektebi ve sahilin gerisinde Rum, Ermeni ve Yahudi esnafının evleri; daha sonra Neşetâbâd Sahilsarayı, Esma Sultan Sahilsarayı, Naime Sultan Yalısı, Hatice Sultan Sahilsarayı, Fatma Sultan, Zekiye Sultan yalıları sıralanırdı. Ortaköy’e bugünkü çehre ve özelliğini kazandıran, iskelenin arkasındaki Ortaköy Meydanı’nın en belirgin ve egemen mimari öğesi Ortaköy Camii’dir.

Mehmed Ağa tarafından 18. yy’ın başlarında yaptırılan cami, Abdülmecid tarafından tamamen yıktırılarak denize uzanan rıhtım üzerine 1854-1856 yıllarında Mimar Nigoğos Balyan’a yeniden yaptırılmıştır. Camiyi yaptıran Abdülmecid, Ortaköy’ün imarına da önem vermiş, Ortaköy Deresi üzerine, bugün artık olmayan köprüyü, sahilde iskelenin güneyindeki mermer sütunlu karakol binasını yaptırmıştır. Meydanda cami kadar eski ve önemli başka bir eserde 1136/1723-24 tarihli Damat İbrahim Paşa Çeşmesi’dir. Sahilde ahşap temeller üzerinde oturan çeşme, zamanla dolgu ve zemin oturmasından çökmüş, toprak seviyesinin 1,5 metre altında kalmıştır. Beşiktaş Belediyesi tarafından, Ortaköy Meydanı ve çevre düzenlemesi çalışması sırasında, kahvelerin arkasına sıkışmış ve görünmeyen çeşme caminin karşısına taşınarak, toprak altında kalan su teknesi ve musluk etrafındaki selvi motifli taşı ortaya çıkarılmış, restorasyonu yapılmıştır. Meydanda, Sütçü Ali Sokağı önünde kahvelerin yanında küçük Hamidiye Çeşmesi (Saka Çeşmesi) vardı. Hamidiye su şebekesinden dağılan kol, eski hamamın önündeki Saka Çeşmesi denilen bu döküm çeşmeye ulaşırdı. Bu çeşme daha sonra kaldırıldı ve su yolu kapatıldı. Meydandaki demir döküm çeşme, Yıldız’dan alınarak onarılmış, 1992′deki meydan düzenlemesi çalışmaları sırasında şimdiki yerine konulmuştur. Meydandaki diğer bir küçük çeşme ise cami girişinin yanında avlunun önündedir. Meydanın arka sokağı ve Muallim Naci Caddesi’nde girişi olan Ayios Fokas Kilisesi 1856′da yapılmıştır. Bizans döneminde bölgede bulunan manastırın adını yaşatmaktadır. P. Ğ. İnciciyan, Dünya Coğrafyası adlı kitabının İstanbul bölümünde sahilden uzak bir yerde, Ermenilerin Surp Asdvadzadzin adında kiliseleri olduğunu yazar. Ermenilerin Ortaköy bahçelerinde, vadi yamaçlarında ve sahildeki yerleşimlerde de evleri olduğu görülür. Ortaköy’de Balyan, Dr. Gabriel Paşa, Portukal Paşa, Mıgırdıç Beşiktaşlıyan, Hagop Boronyan, Artin Dadyan gibi ünlü Ermeniler yaşamıştır. Ortaköy Vapur İskelesi Sokağı başındaki Simon Kalfa Apartmanı Balyan Ailesi’nin mülkü idi. Zemin katında bulunan Cafe Jardin yakın tarihlere kadar faaliyetini sürdürmüştür. 19. yy Osmanlı sivil mimarisinin özgün örneklerinin bulunduğu Ortaköy Meydanı ve çevresi 1989′da başlatılan proje çalışmaları ile 1992′de yeniden düzenlenmiştir. Ortaköy, tarihi kültürel yapısıyla son dönemlerde gerek İstanbulluların, gerekse yabancıların geniş bir ilgi odağı haline geldi. Semtin ve özellikle meydanın İstanbul’un ilgi odağı haline gelmesindeki diğer bir etken de, üç dini temsil eden üç anıtsal yapının birbirine yakın olmasıdır. Bunlar, çevredeki özgün yapı gruplarıyla tutarlı bir bütünlük ve uyum içindedirler. Bu üç kültürün bir arada yaşadığı ortamı yeniden eski özellikleri ile ortaya çıkarmak amacıyla kapsamlı bir proje yapılmış, bugünkü düzenleme çalışmaları sonuçlandırılmıştır. Meydan ve çevresi, sanat atölyeleri, kahveler, bar ve lokantalar, pazar günleri açılan elişi, antika ve sanat pazarıyla, gece gündüz canlı bir buluşma merkezidir(Beşiktaş belediyesi).

Bugün Çırağan Sarayı, Kabataş Erkek Lisesi, Feriye, Princess Oteli gibi yapıları, cami-kilise-sinagog üçgeninde yer alan Ortaköy Çarşısı, çarşının içindeki seyyar “entel pazarı”, hediyelik eşya dükkanları, kafeleri, barları ve restoranlarıyla günün her saati canlı bir Ortaköy görmeniz mümkün.

Sahile inen yoldaki kumpirciler aç olmasanız bile canınızın çekmesine yol açıyor. Çalışanların müşteri çekmek için yaptıkları hareketler ve söyledikleri cümleler bazen ortaoyunu veya stand-up gösterisi seyrediyormuş gibi hissetmenize neden oluyor. Bu da kumpirin ve waffle’ın yanındaki bonus olmakta. Kumpirin ve waffle’ın iç malzemeleri birçok yerdekine göre daha fazla çeşitli ve malzemeleri koyarken de asla cimrilik yapmadıklarını söylemek gerek. Fiyatları İstanbul’un geneline göre hele de turistik bir bölge için bence oldukça makul. Ortaköy’e girerken kumpir, çıkarken de tatlı olarak waffle almanızı öneririm. Tabi eğer Ortaköy’de bulunan cafelere takılmayacaksanız.

Ortaköy’ün bence en büyük sorunu trafik. Ne yazık ki caddenin genişliği özellikle de hafta sonları mevcut tarfiği karşılamaya yetmemekte. Bizde toplu ulaşım araçları kullanılmadığı için bu sorun bundan yıllar sonra da eminim devam edecektir. Arabayı park edecek bir otopark bulmanız da zor olduğu için taksiyle gitmenizi ya da hafta içi gitmenizi öneririm.

Reklamlar

İstanbul, her köşesinde rastlayacağınız farklı medeniyetlere, dinlere, dönemlere ait eserleriyle bence dünyada eşi benzeri olmayan bir metropol. Yurt dışına da çıkmış biri olarak, en tarihi şehirleri dahi gezerken İstanbul’daki gibi bir mozaikle pek karşılaşmıyorsunuz. Belki dönem olarak farklı medeniyetleri yaşamış şehirler var ama onlarda da sadece kendi dinlerine ait mimari yapılar egemen. Yani dini açıdan değişiklik yaşamamış oluyor bu şehirler genellikle. Dinin mimari üzerine etkisi yadsınamaz. Dolayısıyla İstanbul dinlerin mimarisi açısından da çok zengin bir şehir. Zaten ona bu ihtişamı ve gizemi de veren bu yapısı değil mi?
Yıllardır geziyorum İstanbul’u bir turist gibi, ama hala bitiremedim. Daha önce gittiğim yerlere bu kez de çocuklarımı götürmek için gidiyorum ve sanki daha önce oraya hiç gitmemişim gibi hissediyorum. Hani klasikleri bir yeniyetmeyken okursunuz, dertsiz-tasasız, hayattan alması gereken acıları ve tatları yeterince alamamış ama tüm dünyaya egemenmiş gibi hissederken; bir de olgunluğunuzda okursunuz da sanki farklı bir hikayeymiş gibi gelir ya okuduğunuz, aynı öyle İstanbul’u gezmek her seferinde damağınızda bıraktığı farklı tatlarıyla

Bu sefer de kızlarla Aya Sofya’ya gitme kararı alıyoruz. Sultanahmetİn hemen yanı başında olan bu Cami-Müze beni hayatımın her döneminde çok etkilemiştir. Kızlarımın da benim kadar etkilenip etkilenmeyeceklerini de merak ederek 2010 Temmuz sıcağında uzun bir turist kuyruğunda yerimizi alıyoruz. Umberto Eco’nun Gülün Adı (The name of the Rose) kitabını okurken hep burayı, eski dönemindeki kilise olarak hayal etmiştim. Belki bu kitapla özdeşleştirdiğimden, Osmanlı’dan önce orada yaşayan Hristiyan din adamlarının yaşamlarını, taş yoldan üst kata çıkan koridordan yüzlerce yıldır geçenleri ve konuştuklarını hayal eder dururum.

Ayasofya (İngilizce Hagia Sophia, Yunanca Αγία Σοφία) için Bizans tarihçileri (Theophanes, Nikephoros, Gramerci Leon) ilk Ayasofya’nın İmparator I. Constantinus (324-337) zamanında yapıldığını ileri sürmüşlerdir. Birinci Ayasofya’nın inşasına Konstantinos zamanında başlanmışsa da inşaatın 360 yılında tamamlandığı sanılmaktadır. Bazilika planlı, ahşap çatılı bu yapı, bir ayaklanma sonunda yanmıştır. Bu yapıdan hiçbir kalıntı günümüze gelmemiştir.

İmparator II. Theodosius, Ayasofya’yı ikinci defa yaptırmış ve 415’te ibadete açmıştır. Yine bazilika planlı bu yapı 532’de Nika ihtilali sırasında yanmıştır. 1936 yılında yapılan kazılarda bununla ilgili bazı kalıntılar ortaya çıkmıştır. Bunlar mabede girişi gösteren basamaklar, sütunlar, başlıklar, çeşitli mimari parçalardır.

İmparator Justinianus (527-565) ilk iki Ayasofya’dan daha büyük bir kilise yaptırmak istemiş, çağın ünlü mimarlarından Miletos’lu İsidoros ve Tralles’i Anthemios’a günümüze ulaşan Ayasofya’yı yaptırmıştır. Yapımına 23 Aralık 532’de başlanmış, 27 Aralık 537’de tamamlanmıştır. Miletli Isidore ve Trallesli Anthemius tarafından tasarlanan binanın Aralık 557 depreminden sonra zayıflayan kubbesi Mayıs 558’de çökünce farklılaştırılarak yeniden inşa edilmiştir.

Anadolu, Mısır ve Yunan antik şehir kalıntılarından sütunlar, başlıklar, mermerler ve renkli taşlar Ayasofya’da kullanılmak üzere İstanbul’a getirilmiştir. Bu üçüncü Ayasofya’nın inşası tamamlandığı gün, Ayasofya o zamana kadar en büyük yapı olarak kabul edilen Süleyman Tapınağı’ndan daha büyük olduğundan İmparator Justinianus (Jüstinyen) halka yaptığı açılış konuşmasında “Ey Süleyman! Seni yendim” demiştir. Döneminin en geniş kubbesine sahip olan yapı, asırlar boyunca sık sık yenilendi. Ayasofya’nın Bizans döneminde birçok kez çöken kubbesi Mimar Sinan’ın istinat duvarlarını eklemesinden itibaren hiç çökmemiştir. Bu kubbe, katedral kubbeleri içinde çapı bakımından dördüncü büyük kubbedir.

AÇILIŞ

Açılış son derece görkemli olur, İmparator İustinianos zafer arabasıyla Ayasofya’ya gelir ve Atrium’da Patrik Menas tarafından karşılanır. Birlikte el ele girdikleri Ayasofya’da gördüğü ihtişam karşısında, “Bana böyle bir ibadet yeri yapabilme şansını sağladığı için Tanrı’ya şükürler olsun,” der. Açılışta bin boğa, altı bin koyun, altı yüz geyik, bin domuz, on bin tavuk, on bin horoz kurban edilir ve yoksullara çeşitli yardımlarda bulunulur. Kubbeli bazilika türünün en önemli örneği olan Ayasofya’nın, yedi bin metrekarelik ana mekânı, mermer sütunlarla bir orta, iki yan nef olmak üzere üçe ayrılmıştır. Orta nef ile yan nefleri birbirinden ayıran, dördü sağda, dördü solda bulunan yeşil-siyah damarlı mermer sütunların Ephesos’tan, yarım kubbe altında yer alan sekiz porfir sütunun ise Mısır’dan getirildiği biliniyor. Yapının içindeki yüz yedi adet sütunun üstündeki başlıklar Bizans taş işçiliğinin en güzel örneklerinden. 6. yüzyıla tarihlenen sütun başlıkları üzerinde İmparator İustinianos ile karısı Teodora’nın monogramları yer alıyor.

YAPININ ÖZELLİKLERİ

Yerden 56.60 metre yükseklikteki kubbenin çapı 32.37 metredir. Yapıldıktan yirmi iki yıl sonra büyük bir depremde yıkılan kubbenin, 562 yılında Miletos’lu İsidoros’un yeğeni Genç İsidoros tarafından onarılırken 2.65 metre yükseltildiği bilinmektedir. Kubbede bulunan kırk adet pencere açıklığı da tepeden aydınlatmaya yardımcı oluyor.

Yapıldığı günden itibaren dünyanın en önemli anıtları arasında yer alan Ayasofya, uzun yıllar Ortodoksluğa hizmet verdikten sonra, IV. Haçlı Seferi sırasında İstanbul’un Latinlerin eline geçmesiyle 1203-1261 yılları arasında Katolik Dünyası için kullanıldı. Bu arada Latinlere borçlu olan İmparator IV. Aleksios, Ayasofya’nın değerli birçok eşyasını onlara vermek zorunda kaldı. Bu nedenle, Ayasofya’ya ait pek çok kutsal eşya halen Venedik’te bulunuyor. Ayasofya’da bugün görülebilen mozaikler gerçek birer sanat eseri. Alt katta, apsis yarım kubbesi içerisinde yer alan “Meryem ve Çocuk İsa” mozaiği, altın yaldız ve gümüş ağırlıklı parçalardan oluşuyor. Bu mozaikte Meryem’in elbisesi lacivert cam mozaiklerle işlidir. Meryem’in oturduğu taht, kıymetli mücevherlerle işlenmiş bir imparator tahtını anımsatıyor. Meryem ve Çocuk İsa’nın yüz güzelliği ise hayranlık uyandırıyor. Alt katta görülmesi gereken bir diğer mozaik de İmparator Kapısı’nın üstündeki VI. Leon’un yaptırdığı (886-912) mozaik. Bu sahnede VI. Leon, secde ederek İsa’dan günahlarını affetmesini dilerken gösteriliyor.

Ayasofya’nın iç narteksinin yan kapısında yer alan bir başka mozaikte ise iki imparator ve Meryem ile Çocuk İsa yer alıyor. İmparatorlardan biri İstanbul’a adını veren I. Konstantin’dir. İmparator elinde tuttuğu kent maketini Meryem ve İsa’ya sunar. Diğer imparator ise Ayasofya’yı yaptıran I. İustinianos’tur. O da elindeki Ayasofya maketini Meryem ve İsa’ya sunar.


Ayasofya’nın üst katında güney galeride Deisis mozaiği ile imparatorluğun iki ailesine ait, İmparatoriçe Zoe-IX. Konstantinos Monomakos (11. yy.) ve II. İoannes Komnenos, karısı Eirene ve oğlu Aleksios (12. yy.) mozaikleri yer alıyor. Kuzey galeride ise İmparator Aleksandros’un mozaiği bulunuyor (10. yy).Ayasofya’nın cami olarak kullanıldığı dönemde yapının dışına farklı zamanlarda dört minare ilave edilir. Mimar Sinan Ayasofya’nın dışına yaptığı payandalarla yapının dayanıklılığını arttırarak, günümüze kadar gelmesini sağlar. Ayasofya’nın içinde yapılan ilaveler ise, apsis içindeki mihrap ve mihrabın iki yanındaki tunç kandiller (Budin’den) mermer işlemeli minber, hünkâr mahfili ve müezzin mahfilleridir. Ayrıca, Sultan I. Mahmud Dönemi’nde kütüphane yaptırıldığı da biliniyor. Yapılan ilavelerde yapının uyumuna dikkat edilmiş, mermer malzeme kullanılarak organik bağ devam ettirilmeye çalışılmış. Kubbedeki yazı ve büyük levhalar (Allâh, Muhammed ve dört halife) ise 19. yüzyılın ünlü hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin ürünüdür.

OSMANLI DÖNEMİ EKLEMELERİ

Ayasofya İstanbul’un fethi ile birlikte başlayan Osmanlı döneminde çeşitli onarımlar gördü. Mimar Sinan 16.yy’da binayı depremlere karşı koruyan payanda duvarlar ekledi. Ayasofya’nın Bizans döneminde birçok kez çöken kubbesi Mimar Sinan’ın bu istinat duvarlarını eklemesinden itibaren hiç çökmemiştir. Mihrap çevresi, Türk çini sanatı ve Türk yazı sanatının en güzel örnekleriyle bezenmiştir.

Ayasofya’nın bahçesinde bulunan Sultan II. Selim, Sultan III. Mehmed, Sultan III. Murad ve şehzadelerin türbeleri, Sultan I. Mahmud’un şadırvanı, sıbyan mektebi, imareti, kütüphanesi, Sultan Abdülmecid’in hünkar mahfeli, muvakkithanesi, Ayasofya’daki Osmanlı çağı örneklerindendir. Fatih Sultan Mehmed Ayasofya’daki papaz odalarını medrese olarak faaliyete başlatmış, ancak İstanbul Üniversitesi’nin temeli sayılan bu medreseler 1934 yılında Müzeler Müdürlüğü tarafından, her nedense, yıktırılmıştır.

Hat Levhaları

Sultan Abdülhamit döneminde, devrinin büyük hattatlarından Kazasker Mustafa İzzet Efendi, cami içinde 7.50 metre çapında yuvarlak sekiz levha hazırlamıştı. Bu levhalarda, Allâh, Muhammed, Ömer, Osman, Ali, Hasan, Ebu Bekir, Hüseyin isimleri yazılıdır. Caminin 1935 yılında müzeye çevrilmesinden sonra içeride bulunan eşya ve halılarla birlikte bu levhalarda kaldırılmıştır. Ancak kapılardan sığmayan bu levhalar, uzun bir süre bir köşede bekletildikten sonra tekrar yerlerine asılmışlardır.

Yine Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye ait kubbenin göbeğinde yazılı olan Nur sûresinin 35. ayeti yabancı bir araştırmacı tarafından kazınarak altında bulunması muhtemel mozaikler araştırılmak istenmiş, ancak müsaade edilmemiştir.

Aya Sofya hakkındaki tüm bilgilere ve güncel haberlere resmi sitesi olan http://www.ayasofya.org/ web adresinden kolayca ulaşılabiliyor. Bu muhteşem yapı ile ilgili gerçek bilgiler, daha fazla fotoğraf ve tarihi geçmişi bu sitede bulmak mümkün. Ben gezerken çok etkilenmiştim. Aynı benim gibi kızlarım da ilk gezdiklerinde çok etkilendiler bu tarihi yapıdan. Aynı anda hem Hristiyanlığın, Osmanlı öncesi dönemin hem de Osmanlı ile birlikte İslamiyetin etkilerini görebileceğiniz ender güzellikteki bu müze-camiyi mutlaka görmelisiniz.


Kaynaklar: Skylife, http://www.ayasofya.org/ , Gezi Notlarım

%d blogcu bunu beğendi: