Category: Anne-Babalara Tavsiyeler


 

TERCİHLERİN HAYATLARINIZI NASIL ETKİLEYECEĞİNİZİN GERÇEKTEN FARKINDA MISINIZ?

 

Son günlerde pek çok kişinin gündeminde sınav sonuçları ve tercihler var. Henüz kızım için erken olmasına rağmen bu konuya olan ilgimden dolayı ben de tüm gelişmeleri takip etmeye çalışıyorum.

            Elimde olmadan kendi lise ve sınav dönemimle kıyaslıyorum doğal olarak. O günlere göre hem avantajlar hem de dezavantajlar söz konusu. TV programlarının özellikle tercihler döneminde çok etkili olduklarını görmekteyim. Neredeyse pek çok üniversitenin Rektörünü tanıma fırsatı buldum bu programlar sayesinde. Düzenli olarak takip edildiklerinde sisteme, üniversitelere, sınava, mesleklere, bölümlere ve daha pek çok bilgiye bu programlar sayesinde oturduğunuz yerden ulaşmaktasınız. Bu programları bizim evde yalnızca ben izliyorum. Kızım için henüz erken olduğundan, gereksiz heyecana kapılmasını ve kafasının karışmasını istemediğim için seyretmesi konusunda pek de hevesli değilim. Çünkü bana göre, hangi rektörü veya üniversite hocasını seyredersem seyredeyim, bağlı bulundukları üniversiteyi (doğal olarak) öyle bir övmekteler ki hani kazara bu konuda bir şey bilmiyor ve sadece o programı izliyor olsam çocuğuma sadece ve sadece o üniversiteyi yazması için baskı bile yaparmışım gibi geliyor. Çok şükür gerçekleri çok net biliyorum da aklımı çelemiyorlar. Ama herkes üniversiteleri, imkanlarını benim kadar bilmek zorunda değil. Sadece bu tür yayınları izleyerek fikir edinmeye çalışanların da olduğunun farkındayım. Kaygım bu kesim için: siz ya da çocuğunuz tercih aşamasına geldiyseniz herkesten daha fazla şüpheyle yaklaşın bu tür tanıtımlara derim.

            Programlar kötü ve izlenmemeli demek istemiyorum kesinlikle, söylemek istediğim ön bilgisi olmadan sadece bu programlardaki üniversite tanıtımlarına göre yapılacak tercihlerde hayal kırıklığına uğrama olasılığının yüksek olduğu. Yoksa sistem hakkında çok güncel bilgiler vererek bu alanda oldukça faydalı olduklarını düşünmekteyim. Kesin olarak karar veremediğim bir nokta bu programları velilerin mi yoksa öğrencilerin mi izlemesi gerektiği yönünde.

            İçeriklerine baktığımda bazen “iyi ki kızıma izletmemişim” diyebileceğim ölçüde kafa karıştırıcı konuların ele alınmasının yanı sıra, bazen de heyecanı olmayan bir öğrenciyi bile heyecanlandırmaya yetecek yayınlara da ne yazık ki rastladım. Bazen veliler için bazen de öğrenciler için gereksiz bilgiler var. Acaba bu programlar öğrenciler ve veliler için ayrı ayrı mı olmalı diye düşünüyorum.

            Nasıl ki bir diyet listesi kişinin kan değerleri, yağ oranı, metabolizma hızı, yaşı, kilosu gibi bireysel özelliklerine göre hazırlanıyor, aynı liste o kişide işe yararken başkasında zararlı bile olabiliyorsa, tercih listeleri de aynı diyet listeleri gibi kişiye özeldir. Burada önemli olan incelenmesi gereken parametrelerdir. Bu parametreler aileden aileye- öğrenciden öğrenciye  değişse de bazıları temeldir; şehir, bölüm, üniversite, başarı sırası, kariyer hedefi,  maddi olanaklar/olanaksızlıklar, mesleğin geçerliliği, iş bulma durumu…. Bu liste uzayıp durur.

Çocuğunuz istediği kadar büyük şehirde okumak istesin, puanı/yüzdelik dilimi yetmiyorsa, o şehirde okutabilecek imkanlarınız yoksa, alabileceğiniz bursların dahi yetmeyeceğini düşünüyorsanız bu konuyu en başında çocuğunuzla konuşmanızı öneririm. Herkesin yaşam standartları dolayısı ile ihtiyaç duyduğu maddi imkan farklıdır.  100 liraya benim çocuğumun geçinebileceği bir şehirde belki sizin çocuğunuz 200 liraya geçinemeyecektir. Burada etraflıca konunun analizi gerekmektedir. Mantık çerçevesinde özellikle öğrencinin istekleri de ön planda olmak şartı ile karar verilmelidir. Ama sırf sizin büyük şehir fobinizin ya da çocuğunuza olan güvensizliğinizin O’nun hayatını etkileyen en önemli kararlardan birisini alırken, mantığınızın önüne geçmesine de izin vermemelisiniz.

            Bazı görüşlere göre tercihe aile karışmamalı, öğrenci tek başına yapmalıdır. Bu durumun da aileden aileye ve çocuktan çocuğa değişebileceği kanısındayım. Aile üniversiteler, sistem, bölümler, iş bulma oranları gibi konularda öğrenciden bilgisizse tabi ki karışmamaları daha akılcı olabilir. Ama gündemi takip edebilen, üniversiteler, bölümler, hatta şehirler, bu bölümlerin çocuğun ileriki kariyer planlamasına olacak katkıları (ücretsiz yurtdışı masterı, yurtdışı staj imkanları, yabancı üniversitelerle değişim programlarının olup olmadığı v.b) konusunda bilgi sahibi olan anne-babanın olaya müdahil olması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu durum (kendimi de düşünerek biraz özeleştiri olacak ama) bazen “her şeyi ben biliyorum, ben senden tecrübeliyim, doğru kararı ancak ben veririm” sendromu yaşayan bir sürü anne-baba görmemize neden olmaktadır. Unutmamalıyız ki çocuğumuza ne kadar “ben biliyorum” dersek O da o kadar kendinin bizden daha çok bildiğini kanıtlamaya çalışacak, olayın boyutu mantıklı tercihten mantıkdışı güçler kavgasına dönüşecektir. Tamam, siz daha bilgili ve tecrübeli olabilirsiniz. Ama O’na “senden güçlüyüm” mesajı vermek yerine, “Gücümü senin de en az benim kadar hatta benden daha fazla güçlü olman için kullanmak istiyorum. Lütfen bu gücü senin yararına kullanmama izin ver.” şeklindeki yaklaşımların hele de hala ergen olan çocuklarımıza yaklaşımımızda daha pozitif olacağını düşünmekteyim.

            Çevremdeki örneklere bakınca, anne-babası üniversite mezunu olmayan, hatta neredeyse cahil denilebilecek kadar bilgisiz (yanlış anlamayın sadece eğitim konusunda bilgisizlikten söz ediyorum) ebeveynlere sahip olan başarılı (bunu özellikle vurguluyorum) arkadaşlarımın benden daha iyi tercihler yaptıklarına şahit oldum. Onlar benim gibi her şeyi bilen, dolayısı ile yönlendirmekten çekinmeyen anne-babalara sahip olmadıkları için her şeyi kendi çabalarıyla ve kendi istekleri doğrultusunda yapmışlardı. Bazen bilgili ve ilgili ebeveynlerin çocuklara yararları kadar zararları da olduklarını düşünüyorum.

            Bir başka veli tipi de kendi sahip olamadıklarına çocuklarının sahip olması için yanıp tutuşanlardır. Kendisi tıp okuyamadı diye zorla tıp okutmaya kalkanlar bunun en sık rastlanılan türü galiba. Bu tutumun da özellikle tercih döneminde ters tepeceği aşikar. Zaten bu tür ebeveynler büyük ihtimalle bu tutumlarını en başından beri çocuklarını yetiştirmede kullanmışlardır ve ortaya, her istediği yapılmış, sınırsız imkanları olan, istemeden tüm ihtiyaçları fazlasıyla karşılanan, kural konulamamış, yaptıkları hatalar için ceza almamış çocuklar çıkmıştır. Bu durum bence veli için de öğrenci için de en karmaşık olan durumlardan birisidir ve elimden “Kendi düşen ağlamaz.” Demekten başka bir de profesyonel yardım almalarını önermek gelmektedir.

            Karşılaştığım hemen hemen her öğrenci, veli, öğretmenle sohbet etme fırsatını kaçırmıyorum. En çok hayret ettiklerim lisenin son sınıflarında olmalarına rağmen hala seçecekleri meslekle konusunda kararsız olanlar. Bu kararsızlığı bir nebze anlayabilirim; tıp, diş hekimliği, eczacılık ya da mühendislik dalları arasında net olarak birini seçememiş olmak anlaşılabilir. Çünkü sonuçta bunlar kendi aralarında ortak bir gruba üye meslekler olup, sınavla aldıkları puan türleri de aynıdır. Ama tıpla mühendislik hatta bu sene sıkca görüldüğü gibi hukuk-tıp-mühendislik arasında karar verememeyi anlayamıyorum. Burada suçu asla öğrenciye de bulmamaktayım. Birinci suçlu ne yazık ki eğitim sistemimiz. Yıllardır bu konu üzerinde yoğunlaşılıyormuş gibi gözükse de hala okulları Fen, Sosyal ve Anadolu Lisesi diye ayırmaktan öte gidilebilmiş değil. Bu ayırmanın sorunu çözeceğini sananlar yanılıyorlar çünkü Fen Lisesi’ndeki öğrenci hem tıp, hem mühendislik hem de hukuk yazabilecek puan türlerini alabilmekte. Alan içi/alan dışı uygulamasın kaldırılması ile okullardaki yönlendirme sorumluluğu Rehber öğretmenlere düşmekte. Bunun devlet okullarında ne kadar verimli olduğu tahmin edersiniz de özel okullarda da çok farklı değil kanımca. Rehber öğretmenlerin çocuğu yönlendirebilecek kadar resimden, müzikten, mühendislikten, tıptan, hukuktan anlamaları gerekmektedir. Her bir bölüm için gereken özellikleri net bir şekilde bilmeleri gerekir. Bu kadar donanıma sahip kaç öğretmen var gerçekten merak ediyorum. Sistemin böyle olduğunu bile bile çocuğunu son ana kadar gerektiği şekilde önlendirememiş olan aile de buradaki ikinci suçlu.

            Burada kendimden örnek vermek istiyorum. Kızlarımı varsa yeteneklerini keşfetmek için bale, dans, drama, müzik, yüzme, resim gibi pek çok aktiviteye katılmaları için teşvik ettim. Yıllarca o kurs senin, bu kurs benim dolandım. Derslerin artmasıyla birlikte aktiviteleri de sınırlamaya başladık. Zaten bu sırada neyi sevip neyi sevmedikleri de ortaya çıkmıştı. Büyük kızım resim ve piyanoda, küçük de dans ve yan flütte karar kıldılar. Balerin olmadılar ama küçük yaşta klasik müzik dinlemeye alıştılar, bir grupla birlikte hareket etmeye ve en önemlisi sahnede kalabalık önünde olmaya alıştılar. Hedeflerim de bunlardı zaten. Müzik için de yeteneklerini sınamadan önce az ya da çok alacakları her müzik eğitiminin zekaları üzerine etki yapacağına emindim. Bu kurslar onların sosyalleşmelerine katkıda bulundu. İkisi de çekingen değiller, hatta girişkenler. Topluluk içinde uyulması gereken kurallar olduğunun farkındalar. En önemlisi kendilerini diğerlerinden farklı kılan bu özelliklerinden ( piyano çalmak, dans etmek) oldukça memnunlar. Bu kurslara gerçekten iyi paralar ödedim ama şimdi bunları yapmak isteyenler için pek çok ücretsiz ya da çok ucuz olan faaliyetler var. Bu arada büyük kızımın okumaya olan ilgisi ortaya çıktı. Oradan siyaset, politika derken hukuk gibi sosyal bilimlere merak sardı. Bu ilgisi üzerine onu İstanbul Üniversitesi’nin Çocuk Üniversitesi kapsamında yaptığı Uluslar arası Siyaset Yaz Okulu’na gönderdim. Bu yaz okulu sonucunda iki şeye kesin karar verdiğini söyledi: Hukuk gibi bir sosyal bilimler okumak ve kesinlikle bunu İstanbul’da okumak. Bu konudaki kararını destekleyerek kazanırsa okuyabileceğini söyledim. Kendisi şimdi İstanbul Sosyal Bilimler Lisesi’nde okuyor ve hukuk yazacağını söylüyor (henüz Lise 2’de). Çocuk yetiştirmek SORUMLULUK, ZAMAN VE İLGİ gerektirmekte. Bu üçünden sizde yoksa anne-baba olmadan bir kez daha düşünün derim.

            Gelelim tercihlere yeniden; bu günlerde en çok şikayetci olduğum başka ve belki de en önemli konu, tercihler konusunda yorum ve yönlendirme yapan uzmanların ikiyüzlülüğü. Ülkenin ve dünyanın ekonomik kriz yaşadığı, başta ekonomi ve teknoloji olmak üzere pek çok alanda çok hızlı gelişmelere şahit olduğumuz ir zaman aralığında yaşamaktayız. Benim zamanımda belli başlı meslek gruplarında iyi ya da kötü ol fark etmez, bir standart ücret kazanırdın ve bu kesindi. Ama şimdi her şey zorlaştı. Mesleğinin ne olduğundan daha çok nasıl olduğun hayat kaliteni belirlemekte. Bir kere Boğaziçi, ODTÜ, İTÜ, İÜ, Koç, Sabancı, Galatasaray, AÜ, Bilkent ve birkaç tane daha üniversitede okumak artık bir marka olmuş durumda. Ne demek mi istiyorum; hukuk oku da hangi üniversitede okursan oku, lafı bence kendini avutmaktan başka bir şey değil. Tabi ki üniversitelerin hukuk bölümleri arasında fark var yoksa neden biri ilk 100’dki öğrenciyi alırken diğeri 6000lerdeki öğrenciyi almakta? Ama sonuçta hedef hukuksa hedeften şaşmaktan yanayım.

            Mühendislik için konuşacak olursak; ben çevre mühendisiyim. Bana bu bölümü yazıp yazmamayı soranlara hayır diyorum. Sırf kendi egomu yükseltmek için mesleğimi övüp, çocuğa yazdırırsam ve o da mezun olunca işsizler ordusuna katıldığında bana gelip “ hani övmüştün ne oldu?” derse diye hayır diyorum. Bu mesleğimi sevmediğim anlamına gelmiyor. Tam tersi o kadar çok seviyorum ki, ama ülkenin şartları ortada, mezun ve halen okumakta olan çevre mühendisi sayısı ortada. Bu bölümü yazmak bile bile lades demektir. Bu bölümden bundan sonra akademisyen, başarılı mühendis çıkmayacak mı yani? Tabi ki çıkacak. Bunun gibi işsizlik sorunu çeken pek çok meslek grubunda olacağı gibi bu gruptan da çok başarılı olanlar, hemen iş bulanlar, kariyerinde yükselenler olacak. Ama nasıl, önce iyi bir üniversite, yabancı dil, master ( ki bence yüzde yüz yurt dışında olması lazım), iyi bir staj, teori kadar pratiği arttırmak için her fırsatı değerlendirme gibi özellikleri olanlar öne çıkacaklardır. Ama bu grup için riskli bir durumdur. Bu mesleği çok iyi biliyor, yaşanabilecek her türlü olumsuzluğa karşı yılmayacağınızı düşünüyorsanız yani idealistseniz yazın. Ama bu kadar özverili olduktan sonra yaptığınız özverilerin, aldığınız eğitimlerin karşılığını görmek istemekteyseniz iş bulma şansınız daha fazla olduğu başka bir alana yönelmenizi tavsiye ederim. Çevre mühendisliğinin Türkiye’deki en büyük sorunu hala mesleğin tam olarak bilinmemesinden kaynaklanmaktadır. Bunun gibi adı çok süslü olup, hala anlaşılamayan bir sürü meslek de olduğu gibi. Ama programlardaki rektörleri dinleyen sanır ki oradan mezun olan herkes hemen iş bulacak ya da hedefine ulaşacak. İstahdamı en az olan bölümleri bile övmelerine dayanamıyorum.

            Ülkemizde ne yazık ki tüm dünyada olduğu gibi ihtiyaca göre bölümlere öğrenci alınmamakta. Örneğin ülkemizde kaç tane daha Uluslararası İlişkilerciye ihtiyaç var merak ediyorum (tanıdıklarımdan çoğu işsiz çünkü). Aynı şekilde bankacılık mezunları; bankalarda çalışan tanıdıklarımın hepsi başka bölüm mezunu. Hemşirelik bölümünden mezun olmayan birisi hemşire olabilir mi? Ama bankacılık, sigortacılık, uluslararası ilişkiler ve çevre mühendisleri yerine nedense başka meslek gruplarından istihdam yapılmakta. Bu durum devam ettiği sürece kızımın hukuk yazmasını destekleyeceğim. Çünkü hala en azından sadece hukuk fakültesi mezunları avukatlık yapabilmekteler.

 Herkesin üniversite okumasının bir mahalle baskısı olma durumu da başka bir sorun. Okumamışsa, 2. sınıf vatandaş muamelesi göreceğinden çekindiği için pek çok öğrenci bilmediği, istemediği bölümler yazmakta, veliler de bunun için çocuklara baskı yapmaktalar. Oysa mesleğini yapmayacağı bir bölümde okuyacağına, üniversite dışında başka ilgi alanlarında eğitim alınması ama aynı zamanda Açık Öğretim Fakültesinde de istediğine en yakın bir alanda ön lisans tamamlaması O kişinin iş hayatına daha kısa sürede atılmasına, gereksiz yere üniversite için harcayacağı giderlerini belki de iş kurma için sermaye yapmasına olanak sağlayabilir. Artık eğitim kapısı sadece üniversiteler değil, internet bile etkin kullanılabildiğinde üniversiteden çok bilgi sunmakta size. Örneğin ben 2 yıldır MIT’nin online kurslarından ücretsiz dersler alıyorum kendi alanımda. MIT hocalarının yüzyüze sınıflarda anlattıkları derslerin notları ve diğer tüm materyaller isteyenler için kullanıma açık. Muhteşem bir bilgi kaynağı hem de evimdeki bilgisayarın başından kalkmadan Amerika’daki en iyi üniversitelerden birisinin online öğrencisi olarak. Aynı şekilde dil kursları da artık online. Ücretsiz takip edebileceğiniz gramerden tutun da konuşma pratikleri dahi mevcut. Artık bilgisayarınız ve internet bağlantınız varsa istediğiniz her şeyi olabileceğiniz bir çağda yaşadığımıza inanıyorum.

Bence hukuk, tıp, eğitim fakülteleri gibi bazı bölümler fazla popüler. Bu dezavantajlı bir durum, çünkü herkes bu bölümleri istemekte ve tercih listesinin başına koymakta. Oysa biraz ileri görüşlülük avantajlı olabilir. Örnek vermek gerekirse, benim zamanımda Beslenme ve Diyet Bölümü puanları oldukça düşüktü. Ama Dünyayla birlikte ülkemizde de şişmanlık sorununun artması Diyetisyenliği en popüler mesleklerden birisi yaptı. Aynı şey Lojistik için de geçerli. Birkaç yıl önce bu bölümün bu kadar istihdam yaratacağını düşünemezdim. Lojistik diye bir meslek ve eğitim grubu yoktu. Oysa AB’ne girme süreci,gelişen pazar politikaları , taşımacılık alanında getirilen kurallar bu meslek grubuna olan ihtiyacı arttırdı. Aynı durum başka meslekler için de olabilir. Biraz internet araştırması, özellikle diğer ülkelerdeki güncel gelişmelerin takibi, uluslar arası kanunların yaptırımları sonucu ortaya çıkacak ya da istihdamı artacak meslek bölümlerine bugün düşük puanlarla girilip, ileride çok avantajlı olunabileceği kanısındayım.

Son olarak da özellikle Eğitim Fakültesi’ni yazarak öğretmen olmak isteyenlere birkaç şey söylemek arzusundayım. Çocukları seviyorsanız, karşınızdakine yeni bir şeyler öğretme kabiliyetiniz ve isteğiniz varsa, yenilikleri yakından takip edecekseniz, mesleğinizin çok kutsal olduğuna inanıyorsanız yazın. Üniversiteden mezun olduktan 15 sene sonra bile hala aynı bilgileri, aynı yöntemlerle verecekseniz, çocukları “aracı” velileri “müşteri”, işinizi para kazanma yolu olarak görecekseniz lütfen başka bir bölüm yazın. Toplumun ileri gitmesi sadece ve sadece öğretmenlere bağlıdır. Çünkü çocukların tüm kalıcı bilgi ve alışkanlıkları edindikleri dönem öğretmenlerle geçmektedir. O çocuğun ileride araştırmacı mı yoksa kopyacı mı olacağı; hedefler koyabilen ve bu hedeflere ulaşma yollarını bilen biri mi yoksa amaçsız günübirlik yaşayan bir birey mi olacağı; kendisiyle gurur mu duyan yoksa özelliklerinden nefret mi eden…ve daha sıralayabileceğim pek çok özelliklere sahip olup olamayacağı hep okul sıralarında belirlenmiyor mu? Öğretmen adaylarının görevlerinin bilincinde olmalarını çocuklarım-çocuklarımız adına diliyorum. Hiçbir meslek grubu öğretmenlik kadar ülkenin geleceğini etkileyememektedir. Geleceğin Cumhurbaşkanlarının, Başbakanlarının, milletvekillerinin, bürokratlarının düşünce yapısının mimarları olacağınızı unutmamanız dileğiyle…

SINAVA DOGRU

Sınav yaklaşırken yapılması gerekenler, test çözm yöntemleri, deneme sınavları e önemi, sınav kaygısı ile başetme yolları ve birçok konunun cevabı bu slaytlarda bulunabilir. Tüm öğrenci ve elilerin okumasını tavsie ediyorum.

Bugün YGS sonuçlarının açıklanmasının ardından özellikle eğitimle ilgili yazılara dikkat çekmek istemekteyim. Can Dündar’ın bilgisayar oyunları ve şiddetle ilgili yazısı gerçekten etkileyici. Abbas Güçlü eğitim sistemi konusunda sürekli takip ettiği yazarlardan birisi. Onun YS sonuçlarıyla ilgili yorumları her zamanki gibi gerçekçi.Çocuk eğitimi için sadece kitap okumak yetmememekte, güncel eğitim bilgileri, köşe yazıları da oldukça yararlı ve etkilidir. Çünkü sistem o kadar fazla ve hızla değişmetedir ki bazen 2-3 yıl önce yazılmış kitaplar ne yazık ki bazı konularda eskimiş olmaktalar.

GÖREV ÇAĞRISI

Can Dündar

Bundan 10 yıl kadar önce tesadüfen girdiğim bir internet kafede karşılaşmıştım acı gerçekle:
Bilgisayar başında kafası öne eğik çocukların hepsinin ekranında aynı oyun vardı.
Anti-terör timi rolüne bürünen çocuklar, çetelere bölünmüş öfkeyle “düşman teröristler”e saldırıyor, bıçaklıyor, ateş ediyor, beynini uçuruyorlardı.
Amerikan icadı oyundaki bütün teröristler Arap’tı.
Kafeden dehşet içinde çıkıp oyunla ilgili bir yazı yazmıştım. Daha sonra değişik vesilelerle bu tehlikeye dikkat çektim.
Bu arada oyun öyle popüler oldu ki, “Siberlig”de şampiyona düzenlendi. Türkiye’de farklı illerden en çok terörist öldüren 250 “klan” katıldı. Kazanan takım Güney Kore’de 55 ülkeden gelen “anti-terör timleri” ile yarıştı.
* * *
“Canım bilgisayar oyunu işte, abartma” mı diyorsunuz.
Size tanık olarak dünkü haberi takdim etmek isterim:
2. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’daki en büyük katliama imza atan Norveçli faşist Anders Behring Breivik, 77 kişiyi katlettiği olaydaki ilham kaynağını açıkladı:
“Call of Duty” (Görev Çağrısı”) adlı bilgisayar oyunu…
Katil, katliamdan önce annesinin evinde, günde 16 saat bu oyunu oynamış.
Oyun, bahsettiğim türün en gelişmiş versiyonu… Size bir tankın içinden ya da uzak mesafeden ateş ettiğiniz düşmanın kellesi uçtuğunda çıkardığı sesi duyma, bedeninden boşalan kanı hissetme imkânını bahşediyor.
Şimdi sıkı durun:
“Call of Duty”, bir yılda 55 milyon kopya satmış.
Sadece önceki ay, internette 40 milyon oyuncusu varmış.
Bu rakamı internet cafelerce çoğaltın, neyle birlikte yaşadığımızı anlarsınız.
* * *
Bunların toplumsal şiddetin çoğalmasındaki rolünden yakındığımızda sektörün lobilerine yakın bazı uzmanlar “Bayatlamış tezler” diyordu.
Bu oyunların çocukları şiddete yönlendirmek bir yana, tersine içlerindeki şiddeti boşalttığı için yararlı bile sayılabileceğini söylüyorlardı.
Norveç örneği ile nereye boşalttığını görmüş oluyoruz.
Oyundaki karakterler gibi “yabancı düşmanı” olan Breivik duruşmada şöyle diyor:
“Nişan alma yeteneğimi bu oyun sayesinde geliştirdim. Oyun, çok iyi bir savaş simülatörü… O kadar iyi ki dünyadaki birçok ordu tarafından kullanılıyor. Sisteme alışırsa neneniz bile keskin bir nişancıya dönüşebilir.”
* * *
Eh, nenelerimiz değilse de, bebelerimiz dönüşüyor.
Ve biz evde, okulda, sokakta ve şimdilerde de hastanelerde yükselen şiddet sarmalından yakınıp duruyoruz.
“Daha fazla karşı şiddet” dışında da çare üretemiyoruz.
“Toplumsal şiddetin kaynağı bu oyunlar” diyecek kadar cahil değilim; ancak bu oyunların içerdiği vahşetle şiddet iklimine katkısı inkâr edilebilir mi?
Öyle bir çağdayız ki, ekranda azıcık ihtiraslı bir öpüşme sahnesi olsa üst kurullar makasla koşturuyor; aynı ekranda kan gövdeyi götürse kimse umursamıyor.
Cinsellik içeren her tür yayın internetten tamamen temizlendi maşallah; şiddet ise keyfince at koşturuyor.
Yasaktan yana değilim; ancak artık şiddete bahşedilen tolerans ve teşviki, sanata, kültüre, barışa, özgürlüğe, aşka göstermedikçe bu kanlı tezgâhtan çıkışımız yok.
Bu da bizim “Görev çağrımız” olsun.
http://gundem.milliyet.com.tr/gorev-cagrisi/gundem/gundemyazardetay/21.04.2012/1530876/default.htm

http://www.candundar.com.tr/_v3/#!/En_Son_Eklenenler/Görev_Çağrısı/#Did=18287

BU KARA TABLONUN HESABINI KİMLER VERECEK?
Abbas Güçlü


Üniversite sınav sonuçları eğitimin röntgenini bir kez daha çekti. Ve durum eskisinden de berbat…
YGS’de 40 soru vardı. Türkiye ortalaması kaç biliyor musunuz? Sadece ve sadece 3. Yani onca eğitim, dershane ve özel ders dopingine rağmen adaylar sadece soruların yüzde 10’unu çözebiliyorsa, alarm zillerinin bangır, bangır çalıyor olması gerekirdi.
Cumhurbaşkanı Başbakana, Başbakan Milli Eğitim Bakanına, Milli Eğitim Bakanı da il milli eğitim müdürleri ve okul yöneticilerine onlar da öğretmenlere bu “rezalet“in hesabını sormalı. Sormalı ki, durum her geçen yıl daha vahim noktalara gelmesin…
Sıfır alanları, hiç sorgulamıyorum bile. Çünkü onlara alıştık iyice…

Sorumlular hesap versin!
Diğer tüm giriş sınavları gibi YGS sonuçları da, bir anlamda Türk eğitim sistemini bir aynası konumunda. Alınan doping, gösterilen vurdum duymazlık ve en önemlisi de umut tacirliğine yönelik her şey bir bir ortaya çıkıyor.

57 bini sınava girmedi!
Adaylar, özellikle de iddialı olanlar, Matematik’te coştu. Sosyal Bilimlerde döküldüler. 50 Bini sıfır çekti ve 57 bini de başvurduğu halde sınava girmedi.
İsterseniz gelin önce şu siyah ötesi tabloya bir göz atalım:
YGS’de sınavı geçerli sayılan 1 milyon 837 bin 344 adaydan 50 bin 805’i ”sıfır” aldı.
1 milyon 895 bin 476 aday başvurdu, bu adaylardan 57 bin 742’si sınava girmedi.
Sınavı geçerli sayılan aday sayısı 1 milyon 837 bin 344 olarak belirlenirken, 50 bin 805 adayın ise puanları 0,5’ten küçük olduğu için hesaplanmadı.

En çok şampiyon Matematik’te
Sınavda Türkçe testinde 40 sorunun tamamını doğru yanıtlayan 929, Sosyal Bilimler testinde 40 sorunun tamamını doğru yanıtlayan 56, Temel Matematik testinde 40 sorunun tamamını yanıtlayan bin 316, Fen Bilimler testinde 40 sorunun
tamamını doğru yanıtlayan 437 aday
çıktı.
Geçen sene testleri doğru yanıtlayan Türkçe’den bin 392, Sosyal Bilimler’den 5, Temel Matematik’ten bin 805, Fen Bilimleri’nden ise 407 aday çıkmıştı.

Geçen yıla göre net sayıları
Doğru yanıt oranına bakıldığında, Türkçe testinde 77 bin 429 aday (geçen yıl 142 bin 752 aday), Sosyal Bilimler testinde 9 bin 652 aday (geçen yıl 4 bin 925 aday), Temel Matematik testinde 35 bin 892 aday (geçen yıl 30 bin 633 aday), Fen Bilimleri testinde 22 bin 313 aday (geçen yıl 18 bin 69 aday) 35 ve üzerinde soruya doğru yanıt verdi.
4’ün altında doğru yanıt veren aday sayısı ise Türkçe testinde 31 bin 249 aday (geçen yıl 15 bin 99), Sosyal Bilimler testinde 253 bin 918 aday (geçen yıl 197 bin 703 aday), Temel Matematik testinde 870 bin 80 aday (geçen yıl 700 bin
800 aday) Fen Bilimleri testinde 1 milyon 260 bin 795 aday (geçen yıl 1 milyon 134 bin 899) oldu.

Ne anlama geliyor?
Geçen yılın verileri ile bu yılın verileri kıyaslandığında çok önemli değişiklikler var. Bunun anlamı, geçen yıla göre puanlarda, özellikle Türkçe testine yönelik alanlarda da çok önemli değişimler yaşanacak ve üniversiteye girmek bu yıl bazı olanlar için çok da kolay olmayacak.
Geçen yıl 40 sorudan 35’i yapan iddialı öğrenci sayısı neredeyse yarı yarıya azaldı. Geçen yıl 35 üzeri net yapan 142 bindi, bu yıl bu sayı 77 bine indi. Belli ki alt sıralarda da büyük kaymalar oldu. Aynı durum sosyal bilimler için de söz konusu. Fen ve Matematik’te ise o kadar büyük değişim söz konusu değil.
Bunun anlamı, Türkçe ve Sosyal bağlantılı puanlar artacak, Fen ve Matematik bağlantılı puanlar ise geçen yıla göre çok büyük değişim sergilemeyecek…

Tebrik edilesi iller
Aydın, Denizli, Yalova, Antalya, Kilis, Burdur gibi bazı iller, hemen her yıl üniversite giriş sınavlarında ilk 10’a giriyorlar. Trabzon, Gaziantep, İstanbul gibi favori kentler ise tahmin edilenin çok çok altındalar. Hatta en son sıralarda olanlar bile var.
Bu illerin yöneticilerine bunun gerekçelerini sormak gerekir. Vali ve kaymakamların başarıları değerlendirirken, eğitimdeki performansları da dikkate alınmalıdır. Alınmalı ki, onlar da bu konulara daha ciddi bir şekilde eğilsinler.
Kentlerin kendilerine güveni geldiğinde, gerisi geliyor. Yalova ve Kilis örneğinde bunu fazla fazlasıyla görüyoruz. En zor koşullarda bile hep başarılı oldular…
Özetin özeti: Eğitimde kalite arayışı, yasalarla ve kavgalarla olmuyor. Bu tablonun sorumlusu kimse ortaya çıksınlar ve hesap versinler. Yoksa, bugünleri de ararız…
http://gundem.milliyet.com.tr/bu-kara-tablonun-hesabini-kim-verecek-/gundem/gundemyazardetay/21.04.2012/1530923/default.htm

YGS’de 50 Bin Aday Sıfır Çekti! Puanlar Çok Değişecek!
“YGS sonuçları bir anlamda Türk eğitim sisteminin de bir aynası oluyor. Alınan doping, vurdum duymazlık ve en önemlisi de umut tacirliğine yönelik her şey ortaya çıkıyor. ”

Adaylar, özellikle de iddialı olanlar, Matematik’te coştu. Sosyal Bilimlerde döküldüler. 50 Bini sıfır çekti ve 57 bini de başvurduğu halde sınava girmedi.

İsterseniz gelin önce tabloya bir göz atalım:

Herkes sevindi !

YGS’de sınavı geçerli sayılan 1 milyon 837 bin 344 adaydan 50 bin 805’i ”sıfır” aldı.

1 milyon 895 bin 476 aday başvurdu, bu adaylardan 57 bin 742’si sınava girmedi.

Sınavı geçerli sayılan aday sayısı 1 milyon 837 bin 344 olarak belirlenirken, 50 bin 805 adayın ise puanları 0,5’ten küçük olduğu için

hesaplanmadı.

En Çok Şampiyon Matematik’te

2011-YGS’de ise 1 milyon 648 bin 240 adayın sınavı geçerli sayılırken, 38 bin 269’unun puanı hesaplanamadı; 2010-YGS’de ise sınavı geçerli olan 1 milyon 487 bin 493 adaydan 14 bin 156’sının puanı hesaplanamamıştı.

Sınavda Türkçe testinde 40 sorunun tamamını doğru yanıtlayan 929, Sosyal Bilimler testinde 40 sorunun tamamını doğru yanıtlayan 56, Temel Matematik testinde 40 sorunun tamamını yanıtlayan bin 316, Fen Bilimler testinde 40 sorunun

tamamını doğru yanıtlayan 437 aday çıktı.

Geçen sene testleri doğru yanıtlayan Türkçe’den bin 392, Sosyal Bilimler’den 5, Temel Matematik’ten bin 805, Fen Bilimleri’nden ise 407 aday çıkmıştı.

Geçen Yıla Göre Net Sayıları

Doğru yanıt oranına bakıldığında, Türkçe testinde 77 bin 429 aday (geçen yıl 142 bin 752 aday), Sosyal Bilimler testinde 9 bin 652 aday (geçen yıl 4 bin 925 aday), Temel Matematik testinde 35 bin 892 aday (geçen yıl 30 bin 633 aday), Fen Bilimleri testinde 22 bin 313 aday (geçen yıl 18 bin 69 aday) 35 ve üzerinde soruya doğru yanıt verdi.

4’ün altında doğru yanıt veren aday sayısı ise Türkçe testinde 31 bin 249 aday (geçen yıl 15 bin 99), Sosyal Bilimler testinde 253 bin 918 aday (geçen yıl 197 bin 703 aday), Temel Matematik testinde 870 bin 80 aday (geçen yıl 700 bin

800 aday) Fen Bilimleri testinde 1 milyon 260 bin 795 aday (geçen yıl 1 milyon 134 bin 899) oldu.

Ne anlama geliyor?

Geçen yılın verileri ile bu yılın verileri kıyaslandığında çok önemli değişiklikler var. Bunun anlamı, geçen yıla göre puanlarda, özellikle Türkçe testine yönelik alanlarda da çok önemli değişimler yaşanacak ve üniversiteye girmek bu yıl bazı olanlar için çok da kolay olmayacak.

Geçen yıl 40 sorudan 35’i yapan iddialı öğrenci sayısı neredeyse yarı yarıya azaldı. Geçen yıl 35 üzeri net yapan 142 bindi, bu yıl bu sayı 77 bine indi. Belli ki alt sıralarda da büyük kaymalar oldu. Aynı durum sosyal bilimler için de söz konusu. Fen ve Matematik’te ise o kadar büyük değişim söz konusu değil.

Bunun anlamı, Türkçe ve Sosyal bağlantılı puanlar artacak, Fen ve Matematik bağlantılı puanlar ise geçen yıla göre çok büyük değişim sergilemeyecek…

http://www.abbasguclu.com.tr/gununyazisi/ygsde_50_bin_aday_sifir_cekti_puanlar_cok_degisecek2.html

aguclu@abbasguclu.com.tr editor@abbasguclu.com.tr


Stresli bir bekleyişin ardından YGS sonuçları bugün açıklandı. Sınava giren çocuğum olmadığı halde SBS gibi bu sınavları da devamlı izlemekteyim. İlköğretimde okuyan küçük kızım için ileride lise tercihi yaparken son birkaç yılın üniversite sınavında başarılı olmuş liselerinden tercih yapmaya çalışacağız, tıpkı büyük kızımda yaptığımız gibi. Bunun için de liselerin birkaç yıllık sınav başarılarını biliyor olmamız gerekli ki ortalamalarını alalım. Sadece bir yıl başarı gösteren bir lise ile başarısı sürekli olan liselerin karıştırılmaması için bu gerekli.

Büyük kızım şu anda İstanbul Prof. Dr. Mümtaz Turhan Sosyal Bilimler Lisesi’nde okumakta. Sosyal Bilimler Liseleri bu yıl YGS’de en başarılı liseler olarak ÖSYM’den bildirilmiş. Dolayısıyla doğru seçim yaptığımız ortada. Karşılaştığım birçok veli sosyal bilimler liselerini daha önce duymadıklarını, bir kısmı da fazla bilgi sahibi olmadıklarını belirtmekteler. Ben de hazır bu güzel başarı haberini de almışken, Sosyal Bilimler Liselerini sizlere tanıtmak istedim.

http://www.aktifhaber.com/ygsde-en-basarili-liseler-hangisi-590336h.htm

Sosyal Bilimler Liselerini haklarında yazı yazabilecek kadar iyi tanıdığımı düşünüyorum. Çünkü iki yıldır İSBL’nin Okul Aile Birliği’nde aktif olarak görev almaktayım. Dolayısıyla okulu, sistemi, öğrencileri ve diğer birçok konu hakkında birinci elden bilgi sahibiyim. Yani öyle kulaktan dolma bilgilerle yazı yazanlardan değilim.

İstanbul Prof. Dr. Mümtaz Turhan Sosyal Bilimler Lisesi, Sosyal Bilimler ve Edebiyat alanında ihtiyaç duyulan üstün nitelikli bilim adamlarının yetiştirilmesine kaynaklık etmek, ilgi ve yetenekleri üst düzeyde olan öğrencileri bu alanlarda yüksek öğretime hazırlamak amacıyla 2003 – 2004 Öğretim yılı’nda, İstanbul İli, Bahçelievler İlçesi’nde, İl Özel İdaresi adına İstanbul Valiliği tarafından İl Daimi Encümeni kararı ile tahsis edilen binalarda öğretime başlamıştır. Öğretim hazırlık sınıfıyla birlikte beş yıldır. Hazırlık atlama sınavında başarılı olan öğrenciler direk olarak 9. sınıftan öğrenime başlayabilmektedirler.

İSBL, Uluslar arası geçerliliği olan diploma yani IB (Uluslar arası Bakalorya) programı uygulayan ilk ve tek devlet okuludur. Bu diploma programı özellikle yabancı üniversitelere girişte aranan bir diplomadır. Sırf bu özelliği ile bile iSBL diğer okullardan ayrılmaktadır.

Sadece İstanbul’daki Sosyal Bilimler Lisesinde uygulanan IB’ye diğer sosyal bilimler liselerinde 10. sınıf sonunda katılmak isteyen öğrenciler gereken şartları sağladıkları takdirde kabul edilmektedirler. Yani İstanbul’a puanı yetmeyip başka sosyal bilimler lisesinde okumakla IB fırsatı kaçırılmış olmamaktadır.

Öğrencilerin büyük bir kısmı yatılı okumaktalar. Ben de kızımdan ilk kez ve oldukça zor ayrıldım. Ama her geçen gün buna değdiğini görmekteyim. Okulun akademik ve sosyal başarısının dışında yurt hayatı da öğrencileri oldukça geliştirmektedir. Evde, anne-baba yanında nazlandıkları birçok sorumluluğu orada kazanmaktalar. Bu yaşlarda hayatlarını kendi başlarına sürdürebilmeleri, onlara müthiş bir özgüven sağlamaktadır. Okulla tanıştığımız ilk günlerde özellikle büyük sınıfların kendine güvenleri, olgunlukları beni oldukça şaşırtmıştı. Bunun okulun akademik başarısından ve yurt hayatından kaynaklandığını şimdi gayet iyi anlayabiliyorum.

Okul sadece YGSde değil geçen sene LYS’de de 1. sırada yer aldı. Zaten kendi alanlarında Türkiye 1. si gibi pek çok iyi dereceler çıkmakta.

Bu arada değinmek istediğim başka bir konu da Sosyal Bilimler liselerinden mezun olanların sadece sosyal yani TS(Sözel) alanda tercih yaptıkları sanılmakta. Bu da “Sosyal Bilimler” kavramının ülkemizde henüz çok anlaşılmış bir kavram olmamasından kaynaklanmakta. Sosyal Bilimler Lisesi’nde EA (TM) ve TS alanlarında tercih yapabiliyorsunuz. Zaten çoğu öğrenci Eşit Ağırlık alanında tercih kazanmaktalar. Geçen sene 50nin üzerinde hukuk kazanan vardı. Bunun yanı sıra siyaset bilimi, psikoloji, uluslar arası ilişkiler de kazanılan bölümler arasında.

Okul hakkında ki sorularınıza memnuniyetle cevap verebilirim. Ayrıca aşağıda okulun web sayfasının adresini de bulabilir ve oradan daha detaylı inceleyebilirsiniz.

http://www.isbl.k12.tr/

Prof. Dr. Sabiha Paktuna Keskin bir Pediatrist ve Pediatrik Nörolog. Benim çocuk büyütme ve anne olma konusunda yazılarını ençok takip ettiğim doktor kendisi. Aşağıda Boyut Yayın grubunun “anneboyutu” sitesinde yayınlanan birkaç yazısı mevcut. Bu ve diğer tüm yazılarını şiddetle okumanızı tavsiye ederim.

* ÇAĞDAŞ EĞİTİM NEDİR?
http://www.anneboyutu.com/yazar?cagdas-egitim-nedir-&ArtId=9378

*ÇOCUK VE EKRAN
http://www.anneboyutu.com/yazar?cocuk-ve-ekran&ArtId=9476

*ÇOCUĞU DOĞRU OKUMAK
http://www.anneboyutu.com/yazar?cocugu-dogru-okumak&ArtId=9111

http://siyaset.milliyet.com.tr/ankara-nin-atabilecegi-adimlar/siyaset/siyasetyazardetay/23.03.2012/1518778/default.htm

 

http://siyaset.milliyet.com.tr/pkk-ve-kurt-sorununda-yeni-strateji/siyaset/siyasetyazardetay/22.03.2012/1518326/default.htm

 

http://www.stargazete.com/egitim/sinav-stresine-karsi-ciglik-atarak-balon-patlatma-terapisi-haber-436492.htm

http://www.haberturk.com/yazarlar/fatih-altayli/727171-pkknin-anadili-ne

 

http://www.haberturk.com/yazarlar/balcicek-ilter/215537-tehlikenin-farkinda-misiniz

 

http://www.aksam.com.tr/tabletteki-sakincalar-5987y.html

 

http://www.aksam.com.tr/insulin-direncine-direnin-5857y.html

Özgüvenin çocukların kendini ifade edebilmesi, hakkını savunabilmesi için gereklidir. Bu yazımızda çocuklarda özgüveni zedeleyen, yıkan ya da gelişimini engelleyen çeşitli aile modellerine ve yaklaşımlarına değineceğiz.

Koruyucu Aile
Bizim kültürümüzde en çok görünen ve çocuklarda özgüven gelişimini zedeleyen aile tipi koruyucu ailedir. Bu tarz ailelerde çocuklar aşırı derecede sevilirler. Bu sevginin neticesi olarak özellikle anneler çocuğunun her işini kendisi yapar. Yemeğini yedirir, odasını toplar, ayakkabısını giydirir, çantasını hazırlar, yatağını yapar. Hatta bazı ailelerde bu ilişki daha da ileri gider, çocuğun çorabını annesi giydirir, dişini annesi fırçalar, ödevini bile annesi-babası yapar. Her işi anne-babası tarafından yapılan bu çocuklar, kendi başlarına bir iş yapamayacaklarını düşünürler. Anneye bağlı bir kişilik geliştirirler. Komşu ziyaretlerinde annenin dizinini dibinden ayrılmaz, bir yabancı karşısında başlarını öne eğip öylece beklerler. Bu aileler çocukların kendi işlerini kendilerinin yapmasına fırsat vermeli ve onları cesaretlendirmelidir.

Mükemmeliyetçi Aile
Bazı aileler ise aşırı mükemmeliyetçidir. Bu ailelerde, çocuk ne yaparsa yapsın aileyi memnun edemez. Çocuk odasını kendi çapında toplar ama anne, ?Bu nasıl oda toplama, hala yerlerde bir sürü oyuncak var? der. Çocuk yazılıdan 80 alır, anne-baba ?Neden 100 almadın?? diye çocuğu sorgular. Çocuk, yemeğini doğal olarak biraz dökerek yer, anne-baba ?Yemek yemeyi bile bilmiyorsun.? der. Bu ailenin çocukları bir türlü anne-babalarını memnun edemezler. Çünkü anne-baba daima mükemmeli ister, mükemmel ise bir çocuk için çok zordur. Bunun sonucu olarak da bu ailelerin çocukları devamlı eleştirilirler. Böyle bir eleştiri ortamında büyüyen çocuk yeteneksiz ve beceriksiz olduğunu düşünür. Biz mükemmel değiliz ki, çocuklarımızı mükemmel için zorlayalım.

Baskıcı Aile
Bu ailelerde çocuğun pek söz hakkı yoktur. ?Sus bakalım, sen ne bilirsin?? ?Geç odana sesini çıkarma? gibi sözlerle çocukların kendini ifade etmeleri, hakkını savunmaları engellenir. Anne-baba aşırı serttir. Her şey sertlikle ve katı kurallarla çözülmeye çalışılır. Sık sık şiddete başvurulur. Çocuk bu aile ortamında düşüncelerini ifade etmekten korkar. Çünkü anne-babasının aşırı sert tepki vereceğini ya da onun söyledikleri ile dalga geçeceğini düşünür. Bu ailede sindirilen ve susturulan çocuk, toplum içine çıktığında da kendini ifade etmekten çekinir, korkar. Olayları sadece korku ile çözmek yanlıştır, korku bir eğitim aracı olabileceği gibi sevgi de bir eğitim aracıdır.

Kıyaslayan Aile
Bazı anne-babalar sürekli çocuklarını bir başkası ile kıyaslarlar. Çocuğun temizliği, uykusu, notları, boyu, resimleri, yürümesi, yemek yemesi, ya kardeşi ya da komşunun bir başka çocuğu ile kıyaslanır. Bu kıyaslanma neticesinde çocuk başarısız ve beceriksiz gösterilmiş olur. Yetenekli olmadığı ona ima edilmiş olur. Daima kıyaslayacak iyi birileri bulunduğundan bu çocuklar bir türlü kendilerini başarılı hissedemezler ve kendilerine olan olumlu algıları ve saygıları düşer. Hâlbuki her çocuk özeldir ve sadece kendisi ile kıyaslanabilir.

Sevgi Göstermeyen Aile
Çocuklara aşırı sevgi gösteren aileler olduğu gibi hiç sevgi göstermeyen, hatta bunu yanlış olarak kabul eden aileler de vardır. Özellikle geçmiş yıllarda, çocuğu kucağa almak, bir başkasının yanında sevip öpmek ayıp sayılmıştır. Bu geleneğin kısmen devam ettiği yerler vardır. İşte, sevginin kalbe gömüldüğü ve ifade edilmediği ailelerde çocuklar sevilmediğini düşünürler. Sevildiğini görmeyen ve hissetmeyen çocukların ise genelde özgüvenleri ve kendilerine yönelik olumlu algıları düşük olur. ?Beni kimse sevmiyor, çünkü ben sevilmeye layık değilim? düşüncesini geliştirirler. Bu nedenle sevgimizi ölçüsünde ifade etmekte fayda vardır.

Psikolojik Danışman – Pedagog Mehmet Teber

Hafızayı güçlendirmek için:
1. Soya: Soyadaki doğal östrojen hafızayı hem kuvvetlendirir ve kıvraklaştırır.
2. Hafıza mineralleri: Vücutta demir ve çinko azlığı, belleği zayıflatır, çünkü azalan hemoglobin nedeniyle beyne yeterince oksijen taşınmaz. Bu da beyin faaliyetlerinin azalmasına neden olmakta.
3. Kahve: Kafein zihin performansını, hafıza ve konsantrasyonu artırıyor.
4. Zihin egzersizi: Ypılan araştırmalara göre zihnini aktif tutanlarda bellek çok daha kuvvetlidir ve alzehimer gibi hastalıklar daha az sıklıkta görülmektedir. Bunun için bulmaca çözmek, yeni bir dil öğrenmek ve zeka problemleri çözmek önerilmektedir.
5. Vücut egzersizleri: Haftada üç kez 30-45 dakikalık egzersizler (kardiyo çalışmalarını da içeren), hafızayı zayıflatan stresi azaltıyor.
6. Sakız çiğnemek: Sakız çiğnerken beynin ‘hippocampus’ bölümü daha iyi çalıştığı araştırmalarla desteklenmektedir..
7. Gingko Biloba: Aynı adlı ağaçtan elde edilen madde, damarları açıp beyne daha fazla oksijen taşır. Çin tıbbında yüzlerce yıldır kıymeti değişmemiştir.
8. Yağlı balık eti: Haftada üç kez yağlı balık veya üç gün 330 mg. balık yağı hapı, hafızayı güçlendirecek ‘Omega 3’ yağ asitlerini almanız için yeterli. Bunun için özellikle okyanus balıkları tavsiye edilir.
9. Adaçayı: Zihin yorgunluğu için en iyi çare. Adaçayı familyasından limonun yağından elde edilen esansın da konsantrasyonu arttırdığı keşfedilmiş. Adaçayının konu dışı bir başka yararı da, kadınlarda doğal östrojen salgısına yardım ettiği için menopozun yan etkilerini azaltmasıdır.
10. B vitamini: Beyni serbest radikallerden koruyup beyne daha fazla oksijen gelmesini sağladığı için Niacin, B3, B13 vitaminleri bellek için çok önemli.

Hafıza Yöntemleri
1. Akrostiş Metodu: Akrostiş metodu, hafızaya alınmak istenen cümlelerin ilk harfleri kullanarak anlamlı veya kafiyeli, hafızada daha kalıcı olan başka bir kelime veya cümle oluşturma işidir. Burada iki ana kelime karşımıza çıkıyor; anlamlı ve kafiyeli. Bazı akrostişe edilmiş kelimeler anlamsız olabilir, ancak kafiyeli ve hafızada kalıcı bir özelliğe sahiptir. örneğin; “SSK” , “MEB” gibi. Bazı akrostişe edilmiş kelimeler ise anlamlı olabilmektedir. Örneğin “SENİ” akrostişi gibi.

Uygulama Örneği: Dil bilgisi dersinde sıfat fiiller konusu vardır. Başlıca sıfat filer şunlardır; an (en), ası (esi), maz (mez), ar (er), dık (dik), acak (ecek), mış (miş).
Bunları şu şekilde hafızanıza kaydedebilirsiniz: “Anası mezar dikecekmiş.” Daha sonra öğretmen size sıfat fiilleri yazılıda sorunu şu şekilde hafızanızdan çıkarıp kullanacaksınız; An – ası mez – ar dik – ecek – miş

2. Bağlama Metodu: Bu metotla hafızaya alınmak istenen bilgilerin sunulan sırasına göre hafızaya alınması bu metodun ana noktasını oluşturmaktadır. Bu metot uygulanırken iki basamak kullanılır:
1- Listelenen bilgilerin her maddesinin görsel şekli oluşturulur.
2- her maddenin görsel şekliyle bir sonraki madde arasında bağlantı kurulur.
Böyle her bir madde birbiriyle görsel olarak bağlanacak ve zincir oluşturulacaktır. Bu metotla hafızaya alınmak istenen bilgiler görsel olarak öyküleştirilir. Böylece sağ beyin aktif hale gelir ve bilgiler hafızaya kaydedilmiş olur. Gerektiğinde ise yine aynı sırayla zihne çağrılarak kullanılır.

Uygulama Örneği:
Bu metodu kullanarak Marmara Bölgesi’nde yetişen tarım ürünlerini sırayla hafızamıza alalım.
Marmara Bölgesi’nde yetişen tarım ürünleri; zeytin, pamuk, tütün, şeker pancarı. Bu metodu kullanarak şu şekilde hafızaya alabilirsiniz; “Evde akşam uyurken karşınıza aniden kocaman, ejderhaya benzeyen bir kedi çıktı. Kedi size sert sert bakarak mar, mar (Marmara) diye sesler çıkarıyor. Ondan o kadar korktunuz ki hemen evden dışarı çıkarak tarım malzemelerinin bulunduğu dolabın içerisine girdin. Dolabın içerisi çok karanlıktı. Bu nedenle yerde bulunan zeytinleri görmeyerek dengenizi kaybettiniz ve kafanızı dolabın içindeki pamuğa çarptınız. Kafanızdan musluktan boşalırcasına kan akmaya başladı. Kanın durdurmak için kafanızı dolapta bulunan tütün ile sardınız. O sırada acıdan bayıldınız. Uyandığınızda kendinizi şekerpancarı ekili olan tarlada.”
Okuduğunuz bu paragrafı gözlerinizi kapatarak zihninizde anlamlandırın. Olayı yaşayın. Şimdi Marmara Bölgesi’nde yetişen tarım ürünlerini bir kağıda yazın. Hepsi hafızanızda değil mi?

3. Yerleşim Metodu:
En eski hatırlama hafızaya alma tekniği budur. M.Ö. 500 yılan kadar uzanan bir hikayesi vardır.
Bu metotta iyi bilinen sabit yerler ile hatırlanmak istenen bilgiler birbirine bağlanır. Daha sonra bu sabit yerlerde dolaşılır. Bu metotta iki önemli ilke vardır; 1- Bilinen yerleşim yerleri doğal bir şekilde ve mantıklı bir sırada ezberlenir. Yani her sayı bir yerle isimlendirilir. 2- Hatırlanmak istenen bilgi yürüyüşe çıkarılarak yerlerine yerleştirilir.

Uygulama Örneği:
1. Aşama: Yürüyüş yapağınız yerleşim yerlerini doğal, bildiğimiz tarzda ezberliyorsunuz. Bunun için bir yerden bir yere giderken uğradığınız yerler olarak da düzenlerseniz daha kolay ezberlersiniz. Evden okula giderken uğradığınız yerler.
a) ev b) market c) park
2. Aşama: Hatırlanacak bilgiler belirlenir ve yürüyüş yapacağınız yerler ile bağlantı kurulur.
Hatırlanacak kelimeler (Edebiyat dersinde öğretilen ve paragraf sorularının temelini oluşturan maddeler):
a) öyküleme (hikaye etme), b) betimleme (tasvir etme) c) açıklama
3. Aşama: Evden okula giderken uğradığınız yerlerin her birine hatırlamak istediğiniz bilgiyi yerleştireceksiniz. Bunu da hafıza teknikleri ilkeleri doğrultusunda yapacaksınız.
A. Yürüyüş yapılan yer “ev”, hafızaya alınmak istenen bilgi ise “öyküleme (hikaye etme)” arasında ilginç çarpıcı bir çağrışım (hayal) kurulacak.
Evde sabah kahvaltısı yaparken babanızın size hayat hikayesini (öyküleme) anlattığını düşünebilirsiniz.
B. yürüyüş yapılan yer “market”, hafızaya alınmak istenen bilgi ise “betimleme (tasvir etme)” arasında ilginç çarpıcı bir çağrışım (hayal) kurulacak.
Marketin sahibi olan yaşlı bir amcanın size okuduğu sınıfı tasvir ettiğini hayal edebilirsiniz.
C. yürüyüş yapılan yer “park”, hafızaya alınmak istenen bilgi ise “açıklama” arasında ilginç çarpıcı bir çağrışım (hayal) kurulacak.
Parkın yanından geçerken kocaman bir çocuğun yolunuzu kestiğini ve size buradan geçmemenizi söylediğini. Bunun nedenini sorduğunuzda ise size açıklama yapmaya başladığınız hayal edebilirsiniz.

4. Asma Metodu (Rakam-Şekil Metodu): Asma metodu 17. yüzyılın ortalarında Henry Herdson tarafından geliştirilmiştir. Yerleşim sisteminin devamı olarak ortaya çıkmıştır. Bu metotla hafızaya alınmak istenen bilgiler somut olan nesnelere zihinsel olarak asılır. Bu metotta rakamlar benzediği bazı nesneler ile temsil edilir. Örneğin;
1 sayısı kaleme benzediği için kalemle özdeşleştirilebilir.
2 sayısı kuğuya benzediği için kuğuyla özdeşleştirilir.
3 sayısı martıya benzediği için martıyla özdeşleştirilir.
Sizde örnektekilerden farklı olarak size o sayıyı çağrıştıracak benzeşmeler kurabilirsiniz. Oluşturduğunuz benzeşmeleri (özdeşleşmeleri) ise ezberlemeniz gerekir. Sayıların benzediği nesnelere göre bir özdeşlik kuracağınız için ezberlemesi de hiç kuşkusuz daha kolay olacaktır.
Bu metot az ve öz bilgiyi hafızaya almak için kullanılması gereken bir yöntemdir.

5. Fonetik Alfabe Metodu:
Buraya kadar size dört adet çeşitli hafıza tekniklerinden bahsettik. Bir de öyle bir teknik var ki hepsinin en muhteşemi ve en kullanışlısı olarak görülmektedir. Bu metotla hafızaya bilgileri çok kolay ve rahat bir şekilde alabileceksiniz. Bu yöntem hafıza uzmanları tarafından da en çok kullanılan yöntemdir. Bu yönteme “fonetik alfabe metodu” denmektedir.
Bu metodun temeli isminden de anlaşılabileceği gibi yeni bir alfabe oluşturmaya dayanır. Bu alfabeye de “fonetik hafıza alfabesi” ismi verilir.
Fonetik hafıza metodu Wikelman’ın 1948 yılında alfabedeki harflerle sayıları eşleştirmesi sonunda keşfettiği sayı-harf sistemine dayanmaktadır.
Bu hafıza tekniğinin diğer hafıza tekniklerine göre daha avantajlı olmasının nedeni sayıların hatırlanmasında daha kullanışlı olmasıdır.
İsimlerin Hafızaya Alınması:
İsimleri hafızaya alabilmek için şu ilkeleri uygulamalısınız;
1- Bugünden itibaren tanıştığınız herkesin ismini hatırlamak için her şeyi yapacağınıza söz verin.
2- İlk tanıştığınızda kişinin ismini doğru duymaya özen gösterin. Hatta tekrar etmelerini sağlayın. Mümkünse ona anlamını sorun.
3- Onunla konuşurken ismiyle hitap edin ve sürekli ismiyle hitap etmeye çalışın.
4- Tanıştığınız kişinin ismiyle daha önce tanıştığınız bir kişiyi veya nesneyi, materyali bağdaştırın.
5- Kendinize bir defter tutun. Tanıştığınız kişilerin isimlerini o deftere yazın. Hatta benzeşmelerini de yazın. Yeni yeni isimlere karşı tecrübe edinin.
6- İçinizden onun ismini tekrar edin.
7- Tanıştığınız kişinin yüzüne bakın ve onu. Çok iyi tanıdığınız ve isme karşılık gelen biriyle özdeşleştirin.

Yabancı dildeki bir kelime ve anlamı nasıl hafızaya alınır?
Hafızanıza alacağınız yabancı dildeki kelimeyi belirliyorsunuz. Yabancı dildeki kelimenin okunuşuyla, anlamı arasında “güçlü hafıza teknikleri”nin ilkelerini uygulayarak bir çağrışım (bağlantı, hikaye) kuruyorsunuz. Nasıl mı? İngilizce’de “yemek” kelimesinin karşılığı “eat” dır.
Ve telaffuz edilirken “it” şeklinde telaffuz edilir. Şimdi bu kelimeyi ve anlamını hafızamıza alalım: “10 katlı evinizin balkonunda oturmuş yemek yerken sokaktan geçen bir itin zıplayarak yemeğinizi kapıp kaçtığını ve yediğini daha sonra it yemeğimi yedi diye bağırarak ağladığınızı hayal edebilirsiniz.”

En çok neleri unuturuz ?

* Adlar,
* Rakamlar ve tarihler,
* İstenmeyen şeyler,
* Zor öğrenilmiş, tam olarak kavranmamış konular,
* İnançlarımıza ve ön yargılarımıza ters düşen (garip) gerçekler,
* Kısa sürede ve zorla öğrenmek zorunda kaldıklarımız,
* Başarısızlıklarımız,
* Öğrenmeye çalışmadan rasgele edindiğimiz bilgiler,
* Öğrendikten sonra üzerinde yeterince düşünmediğimiz konular,
* Yorgun, hasta, isteksiz ve sıkıntılı anlarımızda öğrenmeye çalıştığımız bilgiler,
* Uzunca bir sürede çalışarak, ara vermeden öğrenilenler,
* Anlayamadığımız, bize “anlamsız” gelen şeyler

Verimli Çalışmayı Engelleyen Tuzaklar
.
(Lütfen azaltmaya çalışın!)

* Gözlerini yapamadıklarınıza çevirmek
* Müzik eşliğinde çalışmak
* Zorlanılan derslerin dışlanması,
* Aşırı kaygı (güvensizlik)
* Yatarak (uzanarak) çalışmak,
* Çalışma anında hayallere dalmak,
* Çalışma anında hayallere dalmak,
* Uzayıp giden telefon konuşmaları yapmak,
* Motivasyon noksanlığı, İsteksizlik.
* Günlük ayrıntılara boğulmak,
* Çalışmayı tamamlamadan bırakmak,
* Amaçların özelliklerin belirlenmesi,
* Arkadaşlara “hayır! Diyememek,
* Televizyona takılıp kalmak,
* Dersler, konular hakkında yetersiz bilgi sahibi olmak,
* Düzenli tekrarlar yapmamak
* Plansız programsız çalışmak,
* Kendinizi başkalarıyla kıyaslamak,
* Zamanı denetleyememek,
* Çevrenizin sizden beklentilerinin yüksek olması,
* Sınav bilgi ve tekniklerini yeterince bilmemek,
* Çalışma anında uygun dinlenme aralıklarını vermemek,
* Yanlışlardan ders almamak, noksanları gidermemek,
* Çözümlenemeyen ailevi veya kişisel sorunlar içinde boğulmak,
* Fazla dış açık olmak,

Unutmayın Boşa geçen zaman geleceğinizdir…

Ek olarak;

Hafızanıza alacağınız bir konuyu,formülü vs gözünüzde canlandırın sanki yaşıyormuş gibi. Örnek olarak kimyadan bildiğimiz gibi P.V=N.R.T diye bir formül var ve bunu ezberlemek yerine Nurettin adlı bir arkadaşınızla buluştuğunuzu düşünün. Paraya ihtiyacınız var çünkü kimya kitabı alacaksınız. Ona diyorsunuz ki “Para Ver NuReTtin”. Daha sonra formülü hatırlamak isteğinizde bu olayı düşünün ve beyniniz geri kalan kısmı tamamlayıp size formülü verecektir.Size tavsiyem bu gibi yöntemlerle ders çalışmanızdır.Faydasını göreceksiniz.

%d blogcu bunu beğendi: