SÖYLEMEYE DİLİMİN VARMADIĞI BİR GERÇEK: ARTIK 40 YAŞINDAYIM

On yaşıma girerken neler istiyordum pek hatırlamıyorum. Ama tahminen daha fazla kıyafet, ayakkabı belki oyuncak. O zamanlar isteme alanımız kısıtlıydı zaten, ne iphone vardı ne de ipad. Elma hala dalındayken ve kırmızıyken anlamlıydı bizim için ve sadece bir meyvaydı o günlerde.
Yirmiye girerken ki dileklerimi daha net hatırlıyorum. Bir an önce üniversiteyi bitirmek, işe girip kendi paramı kazanmak ve bu sayede üzerimde kimsenin hak iddia etmemesini bir an önce sağlamak. Kariyer hedefleri, evlilik planları, “önce kariyer mi- çocuk mu?” soruları, mezuniyet, ilk iş, ilk maaş, ilk özgürlük hissi, ilk cinsellik, ilk hamilelik, ilk çocuk… İlk defa kendinden başka birinin hayatından bu denli sorumlu olma hissi ve bununla beraber başlayan delice kaygılar; ilk banyosu, göbek bağı, “Kilo alıyor mu? Boyu uzuyor mu? Neden hastalandı? Ya ateşi yükselirse? İlaç vermek doğru mu? Vermezsek daha kötü olur mu?” sorularıyla geçen yıllar. Tabi doğum kilolarını vermek, kadınlığı kabul etmeyip hala bir genç kız edasıyla salınma isteği, “Aa senin çocuğun mu var? Hiç göstermiyorsun.” cümlesinin verdiği ego tatmini, ilk araban, ilk evin….Kısaca senden başka kimsenin çok fazla karışmasına müsaade etmediğin kendi günahıyla mebaliyle kendi yaşadığın hayatın. İlk başlardaki özgürlük duygusunun daha sonra nasıl da reşit olmandan önceki halinden bile daha bağlayıcı olduğunu anlamamaya çalıştığın yıllar. Bağımsızlığını kazandığını zannettiğin an eşine ve ailene aslında çok daha kalın zincirlerle bağlandığını ama bu zincirinin adının zorunluluk değil de SEVGİ olduğunu hissettiğindeki mutluluğun. Evli olmayanların sana özendiği, senin onlara özendiğin, iş arkadaşlarının kıskançlıklarını yaşadığın, ilk şahsi borçlara girip bir şeyler almaya çalıştığın, hep daha büyük bir ev, daha pahalı bir araba, daha kalabalık bir aile, daha çok tatil, daha fazla mücevher, daha yüksek bir kariyer, kısaca her şeyin çok çok daha fazlasını istediğin, bunun için çabaladığın, çalıştığın, hayaller kurduğun yirmili yaşlar, sizi ne çok özlemişim meğer. Kilo alsan bile çok hızlı verebildiğin, aynı gün içinde birkaç toplantı, eğlence, ev, iş, çocukla uğraşıp yine de ertesi sabah çok daha dinç uyanabildiğin, vücudunun sana değil, senin vücuduna hükmettiğin o yirmili yaşlar. Ne zaman geçip gittiniz? Nasıl bu kadar hızlı çıktınız hayatımdan? Neden?
Yirmileri nasıl keyifle hatırlıyorsam otuzları da bir o kadar hüzünle hatırlıyorum ne yazık ki. Büyük hayallerle başlayıp, onlardan daha büyük hayal kırıklıklarıyla geride bıraktığım otuzlarım: siz benim en değerlimsiniz aslında. Hayatı sizde öğrendim eğer hayat buysa. Ve hiç mi hiç beğenmedim. Evet daha olgunlaştırdınız beni. Kendimden çok çocuklarımım sağlığını, derslerini, yaşamlarını önemsememi öğrettiniz. Bencilliğimi bir kenara attınız, verici olmayı öğrettiniz. Hayatımın anlamının sadece BEN değil ONLAR da olduğunu kavramamı sağladınız. Artık kendi kilolarımdan çok kızlarımın kiloları, onların sağlıkları, sınavları, başarıları ilgi alanım oldu. Kendi arkadaşlık ilişkilerimden çok gündemimi hep onların arkadaşları, sosyal yaşamları, gelişimleri doldurdu fark etmeden. Zorla mı oldu bunlar? Asla, işte otuzların yirmilerden farkı buydu. Yirmilerde kalkıp gece yarısı ağlayan bebeğe bakmak zordu ya da bebek yüzünden tüm arkadaşlarının gittiği bir eğlence mekanına gidememek. Ama otuzlarda bunu seve yaptım, hem de hiç aklım kalmadan tamamen gönüllü olarak. Hatta otuzların ortalarında bundan daha fazla keyif aldığımı anladım. Çünkü arkadaşlarım, çevrem değişiyordu zaman zaman ama ailem sabitti. Hep yanımdaydılar ve daima yanımda olacaklardı ölüm bizi ayırana dek….
Ve ÖLÜMle de tanıştım otuzlarımda. Belki de bu yüzden hüzünle anıyorum sizi, beni ölümle tanıştırdığınız için. Ayrılacağımızı hiç düşünmediğim sevdiğimden, canımdan bir gün ayrılmak zorunda kalmak en acı tecrübeydi o yıllarda ve etkisi sandığımdan daha büyük oldu üzerimde: ruhum fiziğimle birlikte değişti ölümün etkisiyle. Hayatı tekrar anlamaya çalışmama neden oldu. Önceliklerimi sıraya koymama, değer verdiklerimin değip değmediğini sorgulamama ve daha pek çok şeye neden oldu babamın ölümü üzerimde. O güne kadar üzüldüğüm hiçbir şeyin gerçek üzüntü olmadığını anlamamı, ne yaparsak yapalım, nasıl yaşarsak yaşayalım eninde sonunda ayrılacağımız gerçeğini değiştiremeyeceğimi görmemi sağladı gidişin baba. Ergenken tartıştığımız basit konularda seni dinlemediğim için bir ömür pişman kalmama, ama beni sana her benzettiklerinde de en az o kadar gurur duymama neden oldu gidişin. Bir gidişin ne kadar acı olabileceğini öğrettin bana ve bu yüzden belki de geride kalanlara sımsıkı tutunuyorum şimdi. Herkesi yanımda görmek istiyorum, her anlarını paylaşmak istiyorum, saniyeler bile ayrıysam onlardan müsriflik geliyor bir gün ayrılacağımı bildiğim için. Çok üzdün beni çok. Biliyorum bunu isteyerek yapmadın ama artık her şeye farklı bakmama neden oldun. Yeterince olgun bulmazdın beni çoğu zaman, “Hiç büyümeyecek misin?” diye sorardın ya, büyüdüm artık merak etme. Büyüdüm hem de bir günde. En az senin kadar sorumluluk sahibiyim artık hayatımda. Hatta seni geçmiş bulunmaktayım kaygılar konusunda. Çok daha fazla kaygılıyım geleceğe dair. Çocuklarımın sağılığına, okullarına, geleceklerine en az senin benim için kaygılandığın kadar kaygılanıyorum merak etme. Aynı bana yaptığın gibi her gün soruyorum onlara bir dertleri, sıkıntıları var mı diye. Ve sakın merak etme meyva yiyip yemediklerini de, kitap okuyup okumadıklarını da devamlı kontrol ediyorum tıpkı senin gibi. Ve çok mutluyum aynı senin gibi onları çok seven bir babaları olduğu için.
Anlaşılacağı gibi hayattaki en büyük dostumu kaybetmek beni çok sarstı otuzlarımda. Pek çok şey anlamsızlaştı istemeden. Ama karakterim icabı gülmeyi hiç unutmadım, ağlarken de güldüm, mutsuzken de. Tek silahımın bu hayatta attığım kahkahalar olduğunu da otuzlarımda öğrendim. Ölmekten korktuğum için değil, benden sonra çok üzülecekleri için dua etmeye başladım Allah’a çok çok uzun yıllar daha yaşayabileyim de çocuklarım üzülmesin diye.
İnsanlardan da uzaklaştım bu yıllarda. Önceden gece-gündüz gezen, herkesle arkadaş olan BEN gitti, yerine yalnızlığı tercih eden bir BEN geldi sanki. Eskiden evde yalnız oturmak zulüm gelirken şimdilerde evden çıkmak zor gelmeye başladı. Çevremdekileri seçmeye başladım. Gereksizleri ayıkladım sanırım ya da hala ayıklama işlemim sürüyor. Uzun vadeli ilişkiler istiyorum artık, arkadaş değil dost olsun yanımdakiler karşılıksız, kıstassız. İnsan olarak beni anlayanları daha bir başka seviyorum ama onların da suçu yok aslında, ben bile hala çözmüş sayılmazken kendimi….
Gerçek anlamda büyüdüğüm yıllardı otuzlar. Hayallerimin bile bir sınırı var artık. İsteklerim daha mantıklı ve ulaşılabilirler. Sağlığım dışında hiçbir şeye ulaşamamak ya da kaybetmek eskisi gibi yaralamıyor beni. Olgun bir döneme girdiğimi düşünüyorum ve ne yazık ki hiç de memnun değilim aslında bu durumdan. Artık pek çok mekanda yaş ortalamasının üstünde bir yaşta olmak müthiş rahatsız ediyor beni. Kızımla aynı mağazadan alışveriş yapmaya direniyorum O istemese bile. Hala genç olduğumu kanıtlamak uğruna pek çok saçma şey yaptığımı göreceğinize eminim önümüzdeki günlerde. Otuzları her ne kadar sevmesem de ayrılmak da gelmiyor onlardan uzunca bir süre daha.
İyi yönleri de var tabi ki aslında; insanları olduğu gibi kabul ediyorum artık, değiştirmeye çalışmıyorum, direk ilişkimi kesiyorum arkama bile bakmadan. Herkes için düşündüğümü daha bir rahat ve kolay söylüyorum. Olayları daha net görüyorum falan filan… Yok ya kendimi kandıramıyorum sizi nasıl kandırayım? Yaşlanmanın güzel bir tarafı yok işte. Şimdi ki olgunluğumu ve farkındalığımı alın, bana yirmili yaşlarımın cildini, patavatsızlığını, kaygısızlığını verin razıyım. Gerisi palavra…..