TERCİHLERİN HAYATLARINIZI NASIL ETKİLEYECEĞİNİZİN GERÇEKTEN FARKINDA MISINIZ?

 

Son günlerde pek çok kişinin gündeminde sınav sonuçları ve tercihler var. Henüz kızım için erken olmasına rağmen bu konuya olan ilgimden dolayı ben de tüm gelişmeleri takip etmeye çalışıyorum.

            Elimde olmadan kendi lise ve sınav dönemimle kıyaslıyorum doğal olarak. O günlere göre hem avantajlar hem de dezavantajlar söz konusu. TV programlarının özellikle tercihler döneminde çok etkili olduklarını görmekteyim. Neredeyse pek çok üniversitenin Rektörünü tanıma fırsatı buldum bu programlar sayesinde. Düzenli olarak takip edildiklerinde sisteme, üniversitelere, sınava, mesleklere, bölümlere ve daha pek çok bilgiye bu programlar sayesinde oturduğunuz yerden ulaşmaktasınız. Bu programları bizim evde yalnızca ben izliyorum. Kızım için henüz erken olduğundan, gereksiz heyecana kapılmasını ve kafasının karışmasını istemediğim için seyretmesi konusunda pek de hevesli değilim. Çünkü bana göre, hangi rektörü veya üniversite hocasını seyredersem seyredeyim, bağlı bulundukları üniversiteyi (doğal olarak) öyle bir övmekteler ki hani kazara bu konuda bir şey bilmiyor ve sadece o programı izliyor olsam çocuğuma sadece ve sadece o üniversiteyi yazması için baskı bile yaparmışım gibi geliyor. Çok şükür gerçekleri çok net biliyorum da aklımı çelemiyorlar. Ama herkes üniversiteleri, imkanlarını benim kadar bilmek zorunda değil. Sadece bu tür yayınları izleyerek fikir edinmeye çalışanların da olduğunun farkındayım. Kaygım bu kesim için: siz ya da çocuğunuz tercih aşamasına geldiyseniz herkesten daha fazla şüpheyle yaklaşın bu tür tanıtımlara derim.

            Programlar kötü ve izlenmemeli demek istemiyorum kesinlikle, söylemek istediğim ön bilgisi olmadan sadece bu programlardaki üniversite tanıtımlarına göre yapılacak tercihlerde hayal kırıklığına uğrama olasılığının yüksek olduğu. Yoksa sistem hakkında çok güncel bilgiler vererek bu alanda oldukça faydalı olduklarını düşünmekteyim. Kesin olarak karar veremediğim bir nokta bu programları velilerin mi yoksa öğrencilerin mi izlemesi gerektiği yönünde.

            İçeriklerine baktığımda bazen “iyi ki kızıma izletmemişim” diyebileceğim ölçüde kafa karıştırıcı konuların ele alınmasının yanı sıra, bazen de heyecanı olmayan bir öğrenciyi bile heyecanlandırmaya yetecek yayınlara da ne yazık ki rastladım. Bazen veliler için bazen de öğrenciler için gereksiz bilgiler var. Acaba bu programlar öğrenciler ve veliler için ayrı ayrı mı olmalı diye düşünüyorum.

            Nasıl ki bir diyet listesi kişinin kan değerleri, yağ oranı, metabolizma hızı, yaşı, kilosu gibi bireysel özelliklerine göre hazırlanıyor, aynı liste o kişide işe yararken başkasında zararlı bile olabiliyorsa, tercih listeleri de aynı diyet listeleri gibi kişiye özeldir. Burada önemli olan incelenmesi gereken parametrelerdir. Bu parametreler aileden aileye- öğrenciden öğrenciye  değişse de bazıları temeldir; şehir, bölüm, üniversite, başarı sırası, kariyer hedefi,  maddi olanaklar/olanaksızlıklar, mesleğin geçerliliği, iş bulma durumu…. Bu liste uzayıp durur.

Çocuğunuz istediği kadar büyük şehirde okumak istesin, puanı/yüzdelik dilimi yetmiyorsa, o şehirde okutabilecek imkanlarınız yoksa, alabileceğiniz bursların dahi yetmeyeceğini düşünüyorsanız bu konuyu en başında çocuğunuzla konuşmanızı öneririm. Herkesin yaşam standartları dolayısı ile ihtiyaç duyduğu maddi imkan farklıdır.  100 liraya benim çocuğumun geçinebileceği bir şehirde belki sizin çocuğunuz 200 liraya geçinemeyecektir. Burada etraflıca konunun analizi gerekmektedir. Mantık çerçevesinde özellikle öğrencinin istekleri de ön planda olmak şartı ile karar verilmelidir. Ama sırf sizin büyük şehir fobinizin ya da çocuğunuza olan güvensizliğinizin O’nun hayatını etkileyen en önemli kararlardan birisini alırken, mantığınızın önüne geçmesine de izin vermemelisiniz.

            Bazı görüşlere göre tercihe aile karışmamalı, öğrenci tek başına yapmalıdır. Bu durumun da aileden aileye ve çocuktan çocuğa değişebileceği kanısındayım. Aile üniversiteler, sistem, bölümler, iş bulma oranları gibi konularda öğrenciden bilgisizse tabi ki karışmamaları daha akılcı olabilir. Ama gündemi takip edebilen, üniversiteler, bölümler, hatta şehirler, bu bölümlerin çocuğun ileriki kariyer planlamasına olacak katkıları (ücretsiz yurtdışı masterı, yurtdışı staj imkanları, yabancı üniversitelerle değişim programlarının olup olmadığı v.b) konusunda bilgi sahibi olan anne-babanın olaya müdahil olması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu durum (kendimi de düşünerek biraz özeleştiri olacak ama) bazen “her şeyi ben biliyorum, ben senden tecrübeliyim, doğru kararı ancak ben veririm” sendromu yaşayan bir sürü anne-baba görmemize neden olmaktadır. Unutmamalıyız ki çocuğumuza ne kadar “ben biliyorum” dersek O da o kadar kendinin bizden daha çok bildiğini kanıtlamaya çalışacak, olayın boyutu mantıklı tercihten mantıkdışı güçler kavgasına dönüşecektir. Tamam, siz daha bilgili ve tecrübeli olabilirsiniz. Ama O’na “senden güçlüyüm” mesajı vermek yerine, “Gücümü senin de en az benim kadar hatta benden daha fazla güçlü olman için kullanmak istiyorum. Lütfen bu gücü senin yararına kullanmama izin ver.” şeklindeki yaklaşımların hele de hala ergen olan çocuklarımıza yaklaşımımızda daha pozitif olacağını düşünmekteyim.

            Çevremdeki örneklere bakınca, anne-babası üniversite mezunu olmayan, hatta neredeyse cahil denilebilecek kadar bilgisiz (yanlış anlamayın sadece eğitim konusunda bilgisizlikten söz ediyorum) ebeveynlere sahip olan başarılı (bunu özellikle vurguluyorum) arkadaşlarımın benden daha iyi tercihler yaptıklarına şahit oldum. Onlar benim gibi her şeyi bilen, dolayısı ile yönlendirmekten çekinmeyen anne-babalara sahip olmadıkları için her şeyi kendi çabalarıyla ve kendi istekleri doğrultusunda yapmışlardı. Bazen bilgili ve ilgili ebeveynlerin çocuklara yararları kadar zararları da olduklarını düşünüyorum.

            Bir başka veli tipi de kendi sahip olamadıklarına çocuklarının sahip olması için yanıp tutuşanlardır. Kendisi tıp okuyamadı diye zorla tıp okutmaya kalkanlar bunun en sık rastlanılan türü galiba. Bu tutumun da özellikle tercih döneminde ters tepeceği aşikar. Zaten bu tür ebeveynler büyük ihtimalle bu tutumlarını en başından beri çocuklarını yetiştirmede kullanmışlardır ve ortaya, her istediği yapılmış, sınırsız imkanları olan, istemeden tüm ihtiyaçları fazlasıyla karşılanan, kural konulamamış, yaptıkları hatalar için ceza almamış çocuklar çıkmıştır. Bu durum bence veli için de öğrenci için de en karmaşık olan durumlardan birisidir ve elimden “Kendi düşen ağlamaz.” Demekten başka bir de profesyonel yardım almalarını önermek gelmektedir.

            Karşılaştığım hemen hemen her öğrenci, veli, öğretmenle sohbet etme fırsatını kaçırmıyorum. En çok hayret ettiklerim lisenin son sınıflarında olmalarına rağmen hala seçecekleri meslekle konusunda kararsız olanlar. Bu kararsızlığı bir nebze anlayabilirim; tıp, diş hekimliği, eczacılık ya da mühendislik dalları arasında net olarak birini seçememiş olmak anlaşılabilir. Çünkü sonuçta bunlar kendi aralarında ortak bir gruba üye meslekler olup, sınavla aldıkları puan türleri de aynıdır. Ama tıpla mühendislik hatta bu sene sıkca görüldüğü gibi hukuk-tıp-mühendislik arasında karar verememeyi anlayamıyorum. Burada suçu asla öğrenciye de bulmamaktayım. Birinci suçlu ne yazık ki eğitim sistemimiz. Yıllardır bu konu üzerinde yoğunlaşılıyormuş gibi gözükse de hala okulları Fen, Sosyal ve Anadolu Lisesi diye ayırmaktan öte gidilebilmiş değil. Bu ayırmanın sorunu çözeceğini sananlar yanılıyorlar çünkü Fen Lisesi’ndeki öğrenci hem tıp, hem mühendislik hem de hukuk yazabilecek puan türlerini alabilmekte. Alan içi/alan dışı uygulamasın kaldırılması ile okullardaki yönlendirme sorumluluğu Rehber öğretmenlere düşmekte. Bunun devlet okullarında ne kadar verimli olduğu tahmin edersiniz de özel okullarda da çok farklı değil kanımca. Rehber öğretmenlerin çocuğu yönlendirebilecek kadar resimden, müzikten, mühendislikten, tıptan, hukuktan anlamaları gerekmektedir. Her bir bölüm için gereken özellikleri net bir şekilde bilmeleri gerekir. Bu kadar donanıma sahip kaç öğretmen var gerçekten merak ediyorum. Sistemin böyle olduğunu bile bile çocuğunu son ana kadar gerektiği şekilde önlendirememiş olan aile de buradaki ikinci suçlu.

            Burada kendimden örnek vermek istiyorum. Kızlarımı varsa yeteneklerini keşfetmek için bale, dans, drama, müzik, yüzme, resim gibi pek çok aktiviteye katılmaları için teşvik ettim. Yıllarca o kurs senin, bu kurs benim dolandım. Derslerin artmasıyla birlikte aktiviteleri de sınırlamaya başladık. Zaten bu sırada neyi sevip neyi sevmedikleri de ortaya çıkmıştı. Büyük kızım resim ve piyanoda, küçük de dans ve yan flütte karar kıldılar. Balerin olmadılar ama küçük yaşta klasik müzik dinlemeye alıştılar, bir grupla birlikte hareket etmeye ve en önemlisi sahnede kalabalık önünde olmaya alıştılar. Hedeflerim de bunlardı zaten. Müzik için de yeteneklerini sınamadan önce az ya da çok alacakları her müzik eğitiminin zekaları üzerine etki yapacağına emindim. Bu kurslar onların sosyalleşmelerine katkıda bulundu. İkisi de çekingen değiller, hatta girişkenler. Topluluk içinde uyulması gereken kurallar olduğunun farkındalar. En önemlisi kendilerini diğerlerinden farklı kılan bu özelliklerinden ( piyano çalmak, dans etmek) oldukça memnunlar. Bu kurslara gerçekten iyi paralar ödedim ama şimdi bunları yapmak isteyenler için pek çok ücretsiz ya da çok ucuz olan faaliyetler var. Bu arada büyük kızımın okumaya olan ilgisi ortaya çıktı. Oradan siyaset, politika derken hukuk gibi sosyal bilimlere merak sardı. Bu ilgisi üzerine onu İstanbul Üniversitesi’nin Çocuk Üniversitesi kapsamında yaptığı Uluslar arası Siyaset Yaz Okulu’na gönderdim. Bu yaz okulu sonucunda iki şeye kesin karar verdiğini söyledi: Hukuk gibi bir sosyal bilimler okumak ve kesinlikle bunu İstanbul’da okumak. Bu konudaki kararını destekleyerek kazanırsa okuyabileceğini söyledim. Kendisi şimdi İstanbul Sosyal Bilimler Lisesi’nde okuyor ve hukuk yazacağını söylüyor (henüz Lise 2’de). Çocuk yetiştirmek SORUMLULUK, ZAMAN VE İLGİ gerektirmekte. Bu üçünden sizde yoksa anne-baba olmadan bir kez daha düşünün derim.

            Gelelim tercihlere yeniden; bu günlerde en çok şikayetci olduğum başka ve belki de en önemli konu, tercihler konusunda yorum ve yönlendirme yapan uzmanların ikiyüzlülüğü. Ülkenin ve dünyanın ekonomik kriz yaşadığı, başta ekonomi ve teknoloji olmak üzere pek çok alanda çok hızlı gelişmelere şahit olduğumuz ir zaman aralığında yaşamaktayız. Benim zamanımda belli başlı meslek gruplarında iyi ya da kötü ol fark etmez, bir standart ücret kazanırdın ve bu kesindi. Ama şimdi her şey zorlaştı. Mesleğinin ne olduğundan daha çok nasıl olduğun hayat kaliteni belirlemekte. Bir kere Boğaziçi, ODTÜ, İTÜ, İÜ, Koç, Sabancı, Galatasaray, AÜ, Bilkent ve birkaç tane daha üniversitede okumak artık bir marka olmuş durumda. Ne demek mi istiyorum; hukuk oku da hangi üniversitede okursan oku, lafı bence kendini avutmaktan başka bir şey değil. Tabi ki üniversitelerin hukuk bölümleri arasında fark var yoksa neden biri ilk 100’dki öğrenciyi alırken diğeri 6000lerdeki öğrenciyi almakta? Ama sonuçta hedef hukuksa hedeften şaşmaktan yanayım.

            Mühendislik için konuşacak olursak; ben çevre mühendisiyim. Bana bu bölümü yazıp yazmamayı soranlara hayır diyorum. Sırf kendi egomu yükseltmek için mesleğimi övüp, çocuğa yazdırırsam ve o da mezun olunca işsizler ordusuna katıldığında bana gelip “ hani övmüştün ne oldu?” derse diye hayır diyorum. Bu mesleğimi sevmediğim anlamına gelmiyor. Tam tersi o kadar çok seviyorum ki, ama ülkenin şartları ortada, mezun ve halen okumakta olan çevre mühendisi sayısı ortada. Bu bölümü yazmak bile bile lades demektir. Bu bölümden bundan sonra akademisyen, başarılı mühendis çıkmayacak mı yani? Tabi ki çıkacak. Bunun gibi işsizlik sorunu çeken pek çok meslek grubunda olacağı gibi bu gruptan da çok başarılı olanlar, hemen iş bulanlar, kariyerinde yükselenler olacak. Ama nasıl, önce iyi bir üniversite, yabancı dil, master ( ki bence yüzde yüz yurt dışında olması lazım), iyi bir staj, teori kadar pratiği arttırmak için her fırsatı değerlendirme gibi özellikleri olanlar öne çıkacaklardır. Ama bu grup için riskli bir durumdur. Bu mesleği çok iyi biliyor, yaşanabilecek her türlü olumsuzluğa karşı yılmayacağınızı düşünüyorsanız yani idealistseniz yazın. Ama bu kadar özverili olduktan sonra yaptığınız özverilerin, aldığınız eğitimlerin karşılığını görmek istemekteyseniz iş bulma şansınız daha fazla olduğu başka bir alana yönelmenizi tavsiye ederim. Çevre mühendisliğinin Türkiye’deki en büyük sorunu hala mesleğin tam olarak bilinmemesinden kaynaklanmaktadır. Bunun gibi adı çok süslü olup, hala anlaşılamayan bir sürü meslek de olduğu gibi. Ama programlardaki rektörleri dinleyen sanır ki oradan mezun olan herkes hemen iş bulacak ya da hedefine ulaşacak. İstahdamı en az olan bölümleri bile övmelerine dayanamıyorum.

            Ülkemizde ne yazık ki tüm dünyada olduğu gibi ihtiyaca göre bölümlere öğrenci alınmamakta. Örneğin ülkemizde kaç tane daha Uluslararası İlişkilerciye ihtiyaç var merak ediyorum (tanıdıklarımdan çoğu işsiz çünkü). Aynı şekilde bankacılık mezunları; bankalarda çalışan tanıdıklarımın hepsi başka bölüm mezunu. Hemşirelik bölümünden mezun olmayan birisi hemşire olabilir mi? Ama bankacılık, sigortacılık, uluslararası ilişkiler ve çevre mühendisleri yerine nedense başka meslek gruplarından istihdam yapılmakta. Bu durum devam ettiği sürece kızımın hukuk yazmasını destekleyeceğim. Çünkü hala en azından sadece hukuk fakültesi mezunları avukatlık yapabilmekteler.

 Herkesin üniversite okumasının bir mahalle baskısı olma durumu da başka bir sorun. Okumamışsa, 2. sınıf vatandaş muamelesi göreceğinden çekindiği için pek çok öğrenci bilmediği, istemediği bölümler yazmakta, veliler de bunun için çocuklara baskı yapmaktalar. Oysa mesleğini yapmayacağı bir bölümde okuyacağına, üniversite dışında başka ilgi alanlarında eğitim alınması ama aynı zamanda Açık Öğretim Fakültesinde de istediğine en yakın bir alanda ön lisans tamamlaması O kişinin iş hayatına daha kısa sürede atılmasına, gereksiz yere üniversite için harcayacağı giderlerini belki de iş kurma için sermaye yapmasına olanak sağlayabilir. Artık eğitim kapısı sadece üniversiteler değil, internet bile etkin kullanılabildiğinde üniversiteden çok bilgi sunmakta size. Örneğin ben 2 yıldır MIT’nin online kurslarından ücretsiz dersler alıyorum kendi alanımda. MIT hocalarının yüzyüze sınıflarda anlattıkları derslerin notları ve diğer tüm materyaller isteyenler için kullanıma açık. Muhteşem bir bilgi kaynağı hem de evimdeki bilgisayarın başından kalkmadan Amerika’daki en iyi üniversitelerden birisinin online öğrencisi olarak. Aynı şekilde dil kursları da artık online. Ücretsiz takip edebileceğiniz gramerden tutun da konuşma pratikleri dahi mevcut. Artık bilgisayarınız ve internet bağlantınız varsa istediğiniz her şeyi olabileceğiniz bir çağda yaşadığımıza inanıyorum.

Bence hukuk, tıp, eğitim fakülteleri gibi bazı bölümler fazla popüler. Bu dezavantajlı bir durum, çünkü herkes bu bölümleri istemekte ve tercih listesinin başına koymakta. Oysa biraz ileri görüşlülük avantajlı olabilir. Örnek vermek gerekirse, benim zamanımda Beslenme ve Diyet Bölümü puanları oldukça düşüktü. Ama Dünyayla birlikte ülkemizde de şişmanlık sorununun artması Diyetisyenliği en popüler mesleklerden birisi yaptı. Aynı şey Lojistik için de geçerli. Birkaç yıl önce bu bölümün bu kadar istihdam yaratacağını düşünemezdim. Lojistik diye bir meslek ve eğitim grubu yoktu. Oysa AB’ne girme süreci,gelişen pazar politikaları , taşımacılık alanında getirilen kurallar bu meslek grubuna olan ihtiyacı arttırdı. Aynı durum başka meslekler için de olabilir. Biraz internet araştırması, özellikle diğer ülkelerdeki güncel gelişmelerin takibi, uluslar arası kanunların yaptırımları sonucu ortaya çıkacak ya da istihdamı artacak meslek bölümlerine bugün düşük puanlarla girilip, ileride çok avantajlı olunabileceği kanısındayım.

Son olarak da özellikle Eğitim Fakültesi’ni yazarak öğretmen olmak isteyenlere birkaç şey söylemek arzusundayım. Çocukları seviyorsanız, karşınızdakine yeni bir şeyler öğretme kabiliyetiniz ve isteğiniz varsa, yenilikleri yakından takip edecekseniz, mesleğinizin çok kutsal olduğuna inanıyorsanız yazın. Üniversiteden mezun olduktan 15 sene sonra bile hala aynı bilgileri, aynı yöntemlerle verecekseniz, çocukları “aracı” velileri “müşteri”, işinizi para kazanma yolu olarak görecekseniz lütfen başka bir bölüm yazın. Toplumun ileri gitmesi sadece ve sadece öğretmenlere bağlıdır. Çünkü çocukların tüm kalıcı bilgi ve alışkanlıkları edindikleri dönem öğretmenlerle geçmektedir. O çocuğun ileride araştırmacı mı yoksa kopyacı mı olacağı; hedefler koyabilen ve bu hedeflere ulaşma yollarını bilen biri mi yoksa amaçsız günübirlik yaşayan bir birey mi olacağı; kendisiyle gurur mu duyan yoksa özelliklerinden nefret mi eden…ve daha sıralayabileceğim pek çok özelliklere sahip olup olamayacağı hep okul sıralarında belirlenmiyor mu? Öğretmen adaylarının görevlerinin bilincinde olmalarını çocuklarım-çocuklarımız adına diliyorum. Hiçbir meslek grubu öğretmenlik kadar ülkenin geleceğini etkileyememektedir. Geleceğin Cumhurbaşkanlarının, Başbakanlarının, milletvekillerinin, bürokratlarının düşünce yapısının mimarları olacağınızı unutmamanız dileğiyle…