Bütün gününü, benim gibi, çoğunlukla evde geçirenlerin TV ile yakın bir ilişkiye girmesi tüm direnme çabalarına karşı bir süre sonra kaçınılmaz olmaktadır.  On sekiz yaşını çoktan geçmiş olmanız nedeni ile kimse sizin yaş grubunuza TV karşısında geçirilecek süre konusunda akıl da veremez. İlk başlarda yıllardır duyulan özlemin açlığı ile cazip gelen o renkli ekranın önünde saatlerce oturmanın, bir süre sonra beklentilerinizi karşılayamadığı için artık elinizdeki kumandanın kanal tuşlarına hızla basma yarışması haline dönüştüğü gecelerden biri gece keşfettim O’nu. “Keşif” kelimesinin doğruluğunu, America Vespucci de Amerika kıtasını keşfettiğinde zaten orada yaşayan yerliler olmasına rağmen ona kaşif diyoruzdan yola çıkarak kendime ispat edip keşfimi sizlerle paylaşmak istemekteyim. Bu keşif kendi dünyam için bir keşif olduğu için lütfen “biz zaten keşfetmiştik, yeni değil ki” gibi ukalalıklara başlamadan bunun herkes için değil kendim için olduğunu daha önce belirttiğimi söyleyerek hevesinizi kursağınızda bırakmanın da gururuyla başlıyorum anlatmaya….

        Sadece yabancı dizi ve filmler seyrettiğim dönemde Türk kanallarında gerçekten de birkaç haber-söyleşi programı (vallahi belgesel seyretmiyordum) ve bir-iki tane yerli dizi(arkadaş sohbetlerinde Fransız kalmamak için) dışında dolanmadığım bir ara nasıl olduysa yolum O’nun programına düştü. Düşüş o düşüş… Geceleri belli bir saatte yatıp, sabah da erkenden kalkarak kızına kahvaltı hazırlayan ben, O’nun yüzünden (sayesinde) on yedi yıl sonra bu görevi haftanın dört günü eşime devretmek durumunda kaldım (çok şükür pazartesileri program yok). Bir tek bu da değil. Diyete başladığım ilk gün itibari ile uyduğum, diyetisyenimin “gece çok geç yatanlar daha fazla yemek yer, erken yatmalısın” muhtırasına da hep O’nun yüzünden uyamamaktayım. Yani artık kilo veremememin hatta kilo almamın sorumlusu da O.

        Bazen kendi kendime soruyorum neden çekiyorsun bu eziyeti diye. Senin (yani benim) küçük bir kızın var sabah erken kalkan. Onunla kalkamayınca suçluluk duyuyorsun, kalkınca da tüm gün hayalet gibi oluyorsun (diyor iç sesim). Ama ben bağımlılığa yatkın bir tipim, ne yapayım. Aynı tatlıya, çikolataya, eşime, arabama, cep telefonuma, bilgisayarıma olan bağımlılık durumu O’nun programlarına karşı da gelişmiş durumda. Bu bağımlılığın çok büyük bir kitlede olduğunu twitter tarafından öğrenmiş olmak içimi biraz rahatlatsa da bu kitlenin yaş ortalamasının benden birazcık ufak olması yaşımın kimliğimde yazan olmayıp hissettiğim yaş olduğu teorimi de kanıtlamama yardımcı oluyor.

        Övünmek gibi olmasın ama gerçekten de televizyon programları konusunda oldukça seçiciyimdir. Bu “dizi seyretmem belgesel seyrederim” muhabbeti derecesinde olmasa da vaktimin değerli olduğunu ve hak eden için harcamam gerektiğini düşünmekteyim. Programların beni ya çok eğlendirmesini,  ya da bilmediğim yeni bilgiler, bakış açısı kazandırmasını beklemekteyim. Ne yazık ki günlük hayatımın aksine ekran karşısında kolay gülen biri olmadığım için genelde yabancı komedi sit-comlar ilgimi çekiyor. Komediyi zeka ürünü olduğunda seviyorum.

        Televizyonda yayınlanan özellikle kadınlara yönelik programların, kadınlarımızın zaten kullanılması çoğunlukla kısıtlanan ve istenmeyen beyinlerini hepten kullanılamaz duruma getirdiklerini düşünmekteyim. İddia ediyorum ki ne kadar akıllı olursanız olun bir süre sonra bu programlarla beyin ölümünüz başlamakta.

        Algımın, aslında en zayıf olduğu saatlerde yayınlanan O’nun programlarında ise, söylenen hiçbir cümleyi, yorumu, bilgiyi kaçırmamak için fazladan çaba sarf etmek zorunda kalıyorum. Eeee tabi bütün gün yan gelip yatan beynim (ne kadar yüksek kapasiteli de olsa) zorlanıyor birazcık duruma adaptasyonda.

        Her gece şaşırtılmak da başka bir artısı programın. İşlenilen konuların çeşitliliği ve dağılımı, işleniş tarzı çoğu zaman O’nun zekasına şapka çıkarmama neden olmakta. Bu yazıyı yazarken ben bile şaşırıyorum aslında, çünkü şimdiye kadar hele de televizyonda çok az ünlüyü!! zeki ve kaydadeğer, üzerinde konuşulası bulmuşumdur. Hele “hayran” kelimesi benim için, çok az kullanıldığında değerli olan, öyle gelişi güzel dağıtılmaması gereken bir nişandır ki Oscar’lı birkaç oyuncu için bile kullanıp kullanmamak konusunda hala kararsızım.

        Yazdıklarımın daha net anlaşılabilmesi için konuyu somutlaştırmak adına bu ay O’nun programlarından neler kazandığımı anlatmak istiyorum. “Ölüm” konusunda, diğer pek çok konuda olduğu gibi çok da yeni bir şeyler öğrenmedim teknik olarak ama ölümün şimdiye kadar hiç düşünmediğim yönleriyle önüme serilişi, aynı engelliler, sağlık konularında da olduğu gibi düşünme tarzımın ne kadar da sığ ve tek boyutlu olduğunu anlamamı sağladı. Ben ki okuduğunu anlayan, düşünen, ilişkiler kuran, sorgulayan olarak görürdüm kendimi, düşünme tarzımın 3-4 boyut daha kazanması gerektiği fikrine kapıldım. Karşınızda ele alınan konular hakkında konuşanların, yoldan geçen sıradan, çoğunlukla da pek çok programda olduğu gibi eğitim düzeyi ve teknik bilgisi benden düşük seviyedeki insanlar olmaması, aksine konularına tam anlamıyla hakim, size, gerek teorik gerek düşünsel anlamda pek çok artı katabilecek derecede nitelikli profesyoneller olması programın doyuruculuk seviyesini arttırmakta. Program bittiğinde bile anlatılan konunun tadını hala damağınızda hissediyorsunuz . Sıkıcı da olmuyor çünkü en ciddi görünümlü bilim adamlarının bile nasıl espri yaptıklarını ve hayatı ti’ye aldıklarını görüp, nefes almanın sizin de hakkınız olduğunu meşrulaştırıyor bu program. Sosyologla, psikiyatrla, müzisyenle birebir ve başa baş akıl yürüten bu adamın geçmişini ve eğitimini araştırıyorum doğal olarak. Bu araştırmam sonucunda doğru niteliklere de sahip birini onaylamam ve takdir etmemin kendi değer yargılarıma olan güvenimi bir kez daha arttırmış olmasının yüzümde yarattığı gülümse ile de size bu yazıyı yazmaya başlıyorum bu saatte.

     Hep beğeniyor muydum O’nu? Hayır. Ne yazık ki herkes için fenomen olduğu ve insanları “uçurduğu” günlerde çok da haz almamıştım kendisinden. Bunun nedeni o dönemde küçük olmam, aptal ve saçmalayan insanlara olan tepkimi henüz O’nun kadar net birşekilde ortaya koyamamam da olabilir. Sonra Zaga ve Hakkı Devrim dönemlrinde ara ara izlemeye başlamıştım ama yine tam anlamıyla bağlayamamıştı beni ekran karşısına. Ama filmleri için aynı fikirde değildim.Oyunculuğunu yıllar önce “Ağır Roman” ve “İstanbul Kanatlarımın Altında” filmlerinde zaten beğenmiştim.

     Şimdi ise gece programlalarını kaçırmamaya çalışıyorum. Çünkü hergece hayatıma başka bir sayfa daha açıyor. İlik donörü olma konusunda, benim gibi, yıllar önce yaşanmış şaibeli bir olaydan etkilenerek çekinen pekçok insana da hem duygusal hem de detaylı bilimsel bilgi aktarımıyla yol göstererek bence devletin yapması gereken bir kampanyayı tamamen gönüllü olarak başardı. Ukalalığının, sınırlarını bilmesinden kaynaklandığını farkettim. Zira sadece aptallarla uğraşıyor, gerekene nasıl davranması gerektiğinin çok net farkında. Ama biz dürüstlüğe pek alışmadığımız için aptala aptal denmesinden hala rahatsız oluyoruz.

       Başka ne söylenebilir bilmem ama gözlemlediğim diğer tüm zeki adamlarda olduğu gibi O da koltuğunun altına koyabileceği karpuz sayısının limit arttırım hesaplarıyla uğraşıyor sanırım. Fotoğraftan anlamam ama anlayanlara göre bu işte de iyi. 

      Bu saatte, diğer programlardan aldığınız negatifi, pozitifle en azından nötrlemek amacıyla bir doz OKAN BAYÜLGEN almanızı bir doktor olarak tavsiye etmekteyim (Bilmeyenler için belirteyim, tıp doktoru değil, bilim doktoruyum. Zaten tıbbi değil bilimsel tavsiye vermekteyim).