İstanbul, her köşesinde rastlayacağınız farklı medeniyetlere, dinlere, dönemlere ait eserleriyle bence dünyada eşi benzeri olmayan bir metropol. Yurt dışına da çıkmış biri olarak, en tarihi şehirleri dahi gezerken İstanbul’daki gibi bir mozaikle pek karşılaşmıyorsunuz. Belki dönem olarak farklı medeniyetleri yaşamış şehirler var ama onlarda da sadece kendi dinlerine ait mimari yapılar egemen. Yani dini açıdan değişiklik yaşamamış oluyor bu şehirler genellikle. Dinin mimari üzerine etkisi yadsınamaz. Dolayısıyla İstanbul dinlerin mimarisi açısından da çok zengin bir şehir. Zaten ona bu ihtişamı ve gizemi de veren bu yapısı değil mi?
Yıllardır geziyorum İstanbul’u bir turist gibi, ama hala bitiremedim. Daha önce gittiğim yerlere bu kez de çocuklarımı götürmek için gidiyorum ve sanki daha önce oraya hiç gitmemişim gibi hissediyorum. Hani klasikleri bir yeniyetmeyken okursunuz, dertsiz-tasasız, hayattan alması gereken acıları ve tatları yeterince alamamış ama tüm dünyaya egemenmiş gibi hissederken; bir de olgunluğunuzda okursunuz da sanki farklı bir hikayeymiş gibi gelir ya okuduğunuz, aynı öyle İstanbul’u gezmek her seferinde damağınızda bıraktığı farklı tatlarıyla

Bu sefer de kızlarla Aya Sofya’ya gitme kararı alıyoruz. Sultanahmetİn hemen yanı başında olan bu Cami-Müze beni hayatımın her döneminde çok etkilemiştir. Kızlarımın da benim kadar etkilenip etkilenmeyeceklerini de merak ederek 2010 Temmuz sıcağında uzun bir turist kuyruğunda yerimizi alıyoruz. Umberto Eco’nun Gülün Adı (The name of the Rose) kitabını okurken hep burayı, eski dönemindeki kilise olarak hayal etmiştim. Belki bu kitapla özdeşleştirdiğimden, Osmanlı’dan önce orada yaşayan Hristiyan din adamlarının yaşamlarını, taş yoldan üst kata çıkan koridordan yüzlerce yıldır geçenleri ve konuştuklarını hayal eder dururum.

Ayasofya (İngilizce Hagia Sophia, Yunanca Αγία Σοφία) için Bizans tarihçileri (Theophanes, Nikephoros, Gramerci Leon) ilk Ayasofya’nın İmparator I. Constantinus (324-337) zamanında yapıldığını ileri sürmüşlerdir. Birinci Ayasofya’nın inşasına Konstantinos zamanında başlanmışsa da inşaatın 360 yılında tamamlandığı sanılmaktadır. Bazilika planlı, ahşap çatılı bu yapı, bir ayaklanma sonunda yanmıştır. Bu yapıdan hiçbir kalıntı günümüze gelmemiştir.

İmparator II. Theodosius, Ayasofya’yı ikinci defa yaptırmış ve 415’te ibadete açmıştır. Yine bazilika planlı bu yapı 532’de Nika ihtilali sırasında yanmıştır. 1936 yılında yapılan kazılarda bununla ilgili bazı kalıntılar ortaya çıkmıştır. Bunlar mabede girişi gösteren basamaklar, sütunlar, başlıklar, çeşitli mimari parçalardır.

İmparator Justinianus (527-565) ilk iki Ayasofya’dan daha büyük bir kilise yaptırmak istemiş, çağın ünlü mimarlarından Miletos’lu İsidoros ve Tralles’i Anthemios’a günümüze ulaşan Ayasofya’yı yaptırmıştır. Yapımına 23 Aralık 532’de başlanmış, 27 Aralık 537’de tamamlanmıştır. Miletli Isidore ve Trallesli Anthemius tarafından tasarlanan binanın Aralık 557 depreminden sonra zayıflayan kubbesi Mayıs 558’de çökünce farklılaştırılarak yeniden inşa edilmiştir.

Anadolu, Mısır ve Yunan antik şehir kalıntılarından sütunlar, başlıklar, mermerler ve renkli taşlar Ayasofya’da kullanılmak üzere İstanbul’a getirilmiştir. Bu üçüncü Ayasofya’nın inşası tamamlandığı gün, Ayasofya o zamana kadar en büyük yapı olarak kabul edilen Süleyman Tapınağı’ndan daha büyük olduğundan İmparator Justinianus (Jüstinyen) halka yaptığı açılış konuşmasında “Ey Süleyman! Seni yendim” demiştir. Döneminin en geniş kubbesine sahip olan yapı, asırlar boyunca sık sık yenilendi. Ayasofya’nın Bizans döneminde birçok kez çöken kubbesi Mimar Sinan’ın istinat duvarlarını eklemesinden itibaren hiç çökmemiştir. Bu kubbe, katedral kubbeleri içinde çapı bakımından dördüncü büyük kubbedir.

AÇILIŞ

Açılış son derece görkemli olur, İmparator İustinianos zafer arabasıyla Ayasofya’ya gelir ve Atrium’da Patrik Menas tarafından karşılanır. Birlikte el ele girdikleri Ayasofya’da gördüğü ihtişam karşısında, “Bana böyle bir ibadet yeri yapabilme şansını sağladığı için Tanrı’ya şükürler olsun,” der. Açılışta bin boğa, altı bin koyun, altı yüz geyik, bin domuz, on bin tavuk, on bin horoz kurban edilir ve yoksullara çeşitli yardımlarda bulunulur. Kubbeli bazilika türünün en önemli örneği olan Ayasofya’nın, yedi bin metrekarelik ana mekânı, mermer sütunlarla bir orta, iki yan nef olmak üzere üçe ayrılmıştır. Orta nef ile yan nefleri birbirinden ayıran, dördü sağda, dördü solda bulunan yeşil-siyah damarlı mermer sütunların Ephesos’tan, yarım kubbe altında yer alan sekiz porfir sütunun ise Mısır’dan getirildiği biliniyor. Yapının içindeki yüz yedi adet sütunun üstündeki başlıklar Bizans taş işçiliğinin en güzel örneklerinden. 6. yüzyıla tarihlenen sütun başlıkları üzerinde İmparator İustinianos ile karısı Teodora’nın monogramları yer alıyor.

YAPININ ÖZELLİKLERİ

Yerden 56.60 metre yükseklikteki kubbenin çapı 32.37 metredir. Yapıldıktan yirmi iki yıl sonra büyük bir depremde yıkılan kubbenin, 562 yılında Miletos’lu İsidoros’un yeğeni Genç İsidoros tarafından onarılırken 2.65 metre yükseltildiği bilinmektedir. Kubbede bulunan kırk adet pencere açıklığı da tepeden aydınlatmaya yardımcı oluyor.

Yapıldığı günden itibaren dünyanın en önemli anıtları arasında yer alan Ayasofya, uzun yıllar Ortodoksluğa hizmet verdikten sonra, IV. Haçlı Seferi sırasında İstanbul’un Latinlerin eline geçmesiyle 1203-1261 yılları arasında Katolik Dünyası için kullanıldı. Bu arada Latinlere borçlu olan İmparator IV. Aleksios, Ayasofya’nın değerli birçok eşyasını onlara vermek zorunda kaldı. Bu nedenle, Ayasofya’ya ait pek çok kutsal eşya halen Venedik’te bulunuyor. Ayasofya’da bugün görülebilen mozaikler gerçek birer sanat eseri. Alt katta, apsis yarım kubbesi içerisinde yer alan “Meryem ve Çocuk İsa” mozaiği, altın yaldız ve gümüş ağırlıklı parçalardan oluşuyor. Bu mozaikte Meryem’in elbisesi lacivert cam mozaiklerle işlidir. Meryem’in oturduğu taht, kıymetli mücevherlerle işlenmiş bir imparator tahtını anımsatıyor. Meryem ve Çocuk İsa’nın yüz güzelliği ise hayranlık uyandırıyor. Alt katta görülmesi gereken bir diğer mozaik de İmparator Kapısı’nın üstündeki VI. Leon’un yaptırdığı (886-912) mozaik. Bu sahnede VI. Leon, secde ederek İsa’dan günahlarını affetmesini dilerken gösteriliyor.

Ayasofya’nın iç narteksinin yan kapısında yer alan bir başka mozaikte ise iki imparator ve Meryem ile Çocuk İsa yer alıyor. İmparatorlardan biri İstanbul’a adını veren I. Konstantin’dir. İmparator elinde tuttuğu kent maketini Meryem ve İsa’ya sunar. Diğer imparator ise Ayasofya’yı yaptıran I. İustinianos’tur. O da elindeki Ayasofya maketini Meryem ve İsa’ya sunar.


Ayasofya’nın üst katında güney galeride Deisis mozaiği ile imparatorluğun iki ailesine ait, İmparatoriçe Zoe-IX. Konstantinos Monomakos (11. yy.) ve II. İoannes Komnenos, karısı Eirene ve oğlu Aleksios (12. yy.) mozaikleri yer alıyor. Kuzey galeride ise İmparator Aleksandros’un mozaiği bulunuyor (10. yy).Ayasofya’nın cami olarak kullanıldığı dönemde yapının dışına farklı zamanlarda dört minare ilave edilir. Mimar Sinan Ayasofya’nın dışına yaptığı payandalarla yapının dayanıklılığını arttırarak, günümüze kadar gelmesini sağlar. Ayasofya’nın içinde yapılan ilaveler ise, apsis içindeki mihrap ve mihrabın iki yanındaki tunç kandiller (Budin’den) mermer işlemeli minber, hünkâr mahfili ve müezzin mahfilleridir. Ayrıca, Sultan I. Mahmud Dönemi’nde kütüphane yaptırıldığı da biliniyor. Yapılan ilavelerde yapının uyumuna dikkat edilmiş, mermer malzeme kullanılarak organik bağ devam ettirilmeye çalışılmış. Kubbedeki yazı ve büyük levhalar (Allâh, Muhammed ve dört halife) ise 19. yüzyılın ünlü hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin ürünüdür.

OSMANLI DÖNEMİ EKLEMELERİ

Ayasofya İstanbul’un fethi ile birlikte başlayan Osmanlı döneminde çeşitli onarımlar gördü. Mimar Sinan 16.yy’da binayı depremlere karşı koruyan payanda duvarlar ekledi. Ayasofya’nın Bizans döneminde birçok kez çöken kubbesi Mimar Sinan’ın bu istinat duvarlarını eklemesinden itibaren hiç çökmemiştir. Mihrap çevresi, Türk çini sanatı ve Türk yazı sanatının en güzel örnekleriyle bezenmiştir.

Ayasofya’nın bahçesinde bulunan Sultan II. Selim, Sultan III. Mehmed, Sultan III. Murad ve şehzadelerin türbeleri, Sultan I. Mahmud’un şadırvanı, sıbyan mektebi, imareti, kütüphanesi, Sultan Abdülmecid’in hünkar mahfeli, muvakkithanesi, Ayasofya’daki Osmanlı çağı örneklerindendir. Fatih Sultan Mehmed Ayasofya’daki papaz odalarını medrese olarak faaliyete başlatmış, ancak İstanbul Üniversitesi’nin temeli sayılan bu medreseler 1934 yılında Müzeler Müdürlüğü tarafından, her nedense, yıktırılmıştır.

Hat Levhaları

Sultan Abdülhamit döneminde, devrinin büyük hattatlarından Kazasker Mustafa İzzet Efendi, cami içinde 7.50 metre çapında yuvarlak sekiz levha hazırlamıştı. Bu levhalarda, Allâh, Muhammed, Ömer, Osman, Ali, Hasan, Ebu Bekir, Hüseyin isimleri yazılıdır. Caminin 1935 yılında müzeye çevrilmesinden sonra içeride bulunan eşya ve halılarla birlikte bu levhalarda kaldırılmıştır. Ancak kapılardan sığmayan bu levhalar, uzun bir süre bir köşede bekletildikten sonra tekrar yerlerine asılmışlardır.

Yine Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye ait kubbenin göbeğinde yazılı olan Nur sûresinin 35. ayeti yabancı bir araştırmacı tarafından kazınarak altında bulunması muhtemel mozaikler araştırılmak istenmiş, ancak müsaade edilmemiştir.

Aya Sofya hakkındaki tüm bilgilere ve güncel haberlere resmi sitesi olan http://www.ayasofya.org/ web adresinden kolayca ulaşılabiliyor. Bu muhteşem yapı ile ilgili gerçek bilgiler, daha fazla fotoğraf ve tarihi geçmişi bu sitede bulmak mümkün. Ben gezerken çok etkilenmiştim. Aynı benim gibi kızlarım da ilk gezdiklerinde çok etkilendiler bu tarihi yapıdan. Aynı anda hem Hristiyanlığın, Osmanlı öncesi dönemin hem de Osmanlı ile birlikte İslamiyetin etkilerini görebileceğiniz ender güzellikteki bu müze-camiyi mutlaka görmelisiniz.


Kaynaklar: Skylife, http://www.ayasofya.org/ , Gezi Notlarım