Archive for Mart, 2012


http://siyaset.milliyet.com.tr/ankara-nin-atabilecegi-adimlar/siyaset/siyasetyazardetay/23.03.2012/1518778/default.htm

 

http://siyaset.milliyet.com.tr/pkk-ve-kurt-sorununda-yeni-strateji/siyaset/siyasetyazardetay/22.03.2012/1518326/default.htm

 

http://www.stargazete.com/egitim/sinav-stresine-karsi-ciglik-atarak-balon-patlatma-terapisi-haber-436492.htm

http://www.haberturk.com/yazarlar/fatih-altayli/727171-pkknin-anadili-ne

 

http://www.haberturk.com/yazarlar/balcicek-ilter/215537-tehlikenin-farkinda-misiniz

 

http://www.aksam.com.tr/tabletteki-sakincalar-5987y.html

 

http://www.aksam.com.tr/insulin-direncine-direnin-5857y.html

     Bütün gününü, benim gibi, çoğunlukla evde geçirenlerin TV ile yakın bir ilişkiye girmesi tüm direnme çabalarına karşı bir süre sonra kaçınılmaz olmaktadır.  On sekiz yaşını çoktan geçmiş olmanız nedeni ile kimse sizin yaş grubunuza TV karşısında geçirilecek süre konusunda akıl da veremez. İlk başlarda yıllardır duyulan özlemin açlığı ile cazip gelen o renkli ekranın önünde saatlerce oturmanın, bir süre sonra beklentilerinizi karşılayamadığı için artık elinizdeki kumandanın kanal tuşlarına hızla basma yarışması haline dönüştüğü gecelerden biri gece keşfettim O’nu. “Keşif” kelimesinin doğruluğunu, America Vespucci de Amerika kıtasını keşfettiğinde zaten orada yaşayan yerliler olmasına rağmen ona kaşif diyoruzdan yola çıkarak kendime ispat edip keşfimi sizlerle paylaşmak istemekteyim. Bu keşif kendi dünyam için bir keşif olduğu için lütfen “biz zaten keşfetmiştik, yeni değil ki” gibi ukalalıklara başlamadan bunun herkes için değil kendim için olduğunu daha önce belirttiğimi söyleyerek hevesinizi kursağınızda bırakmanın da gururuyla başlıyorum anlatmaya….

        Sadece yabancı dizi ve filmler seyrettiğim dönemde Türk kanallarında gerçekten de birkaç haber-söyleşi programı (vallahi belgesel seyretmiyordum) ve bir-iki tane yerli dizi(arkadaş sohbetlerinde Fransız kalmamak için) dışında dolanmadığım bir ara nasıl olduysa yolum O’nun programına düştü. Düşüş o düşüş… Geceleri belli bir saatte yatıp, sabah da erkenden kalkarak kızına kahvaltı hazırlayan ben, O’nun yüzünden (sayesinde) on yedi yıl sonra bu görevi haftanın dört günü eşime devretmek durumunda kaldım (çok şükür pazartesileri program yok). Bir tek bu da değil. Diyete başladığım ilk gün itibari ile uyduğum, diyetisyenimin “gece çok geç yatanlar daha fazla yemek yer, erken yatmalısın” muhtırasına da hep O’nun yüzünden uyamamaktayım. Yani artık kilo veremememin hatta kilo almamın sorumlusu da O.

        Bazen kendi kendime soruyorum neden çekiyorsun bu eziyeti diye. Senin (yani benim) küçük bir kızın var sabah erken kalkan. Onunla kalkamayınca suçluluk duyuyorsun, kalkınca da tüm gün hayalet gibi oluyorsun (diyor iç sesim). Ama ben bağımlılığa yatkın bir tipim, ne yapayım. Aynı tatlıya, çikolataya, eşime, arabama, cep telefonuma, bilgisayarıma olan bağımlılık durumu O’nun programlarına karşı da gelişmiş durumda. Bu bağımlılığın çok büyük bir kitlede olduğunu twitter tarafından öğrenmiş olmak içimi biraz rahatlatsa da bu kitlenin yaş ortalamasının benden birazcık ufak olması yaşımın kimliğimde yazan olmayıp hissettiğim yaş olduğu teorimi de kanıtlamama yardımcı oluyor.

        Övünmek gibi olmasın ama gerçekten de televizyon programları konusunda oldukça seçiciyimdir. Bu “dizi seyretmem belgesel seyrederim” muhabbeti derecesinde olmasa da vaktimin değerli olduğunu ve hak eden için harcamam gerektiğini düşünmekteyim. Programların beni ya çok eğlendirmesini,  ya da bilmediğim yeni bilgiler, bakış açısı kazandırmasını beklemekteyim. Ne yazık ki günlük hayatımın aksine ekran karşısında kolay gülen biri olmadığım için genelde yabancı komedi sit-comlar ilgimi çekiyor. Komediyi zeka ürünü olduğunda seviyorum.

        Televizyonda yayınlanan özellikle kadınlara yönelik programların, kadınlarımızın zaten kullanılması çoğunlukla kısıtlanan ve istenmeyen beyinlerini hepten kullanılamaz duruma getirdiklerini düşünmekteyim. İddia ediyorum ki ne kadar akıllı olursanız olun bir süre sonra bu programlarla beyin ölümünüz başlamakta.

        Algımın, aslında en zayıf olduğu saatlerde yayınlanan O’nun programlarında ise, söylenen hiçbir cümleyi, yorumu, bilgiyi kaçırmamak için fazladan çaba sarf etmek zorunda kalıyorum. Eeee tabi bütün gün yan gelip yatan beynim (ne kadar yüksek kapasiteli de olsa) zorlanıyor birazcık duruma adaptasyonda.

        Her gece şaşırtılmak da başka bir artısı programın. İşlenilen konuların çeşitliliği ve dağılımı, işleniş tarzı çoğu zaman O’nun zekasına şapka çıkarmama neden olmakta. Bu yazıyı yazarken ben bile şaşırıyorum aslında, çünkü şimdiye kadar hele de televizyonda çok az ünlüyü!! zeki ve kaydadeğer, üzerinde konuşulası bulmuşumdur. Hele “hayran” kelimesi benim için, çok az kullanıldığında değerli olan, öyle gelişi güzel dağıtılmaması gereken bir nişandır ki Oscar’lı birkaç oyuncu için bile kullanıp kullanmamak konusunda hala kararsızım.

        Yazdıklarımın daha net anlaşılabilmesi için konuyu somutlaştırmak adına bu ay O’nun programlarından neler kazandığımı anlatmak istiyorum. “Ölüm” konusunda, diğer pek çok konuda olduğu gibi çok da yeni bir şeyler öğrenmedim teknik olarak ama ölümün şimdiye kadar hiç düşünmediğim yönleriyle önüme serilişi, aynı engelliler, sağlık konularında da olduğu gibi düşünme tarzımın ne kadar da sığ ve tek boyutlu olduğunu anlamamı sağladı. Ben ki okuduğunu anlayan, düşünen, ilişkiler kuran, sorgulayan olarak görürdüm kendimi, düşünme tarzımın 3-4 boyut daha kazanması gerektiği fikrine kapıldım. Karşınızda ele alınan konular hakkında konuşanların, yoldan geçen sıradan, çoğunlukla da pek çok programda olduğu gibi eğitim düzeyi ve teknik bilgisi benden düşük seviyedeki insanlar olmaması, aksine konularına tam anlamıyla hakim, size, gerek teorik gerek düşünsel anlamda pek çok artı katabilecek derecede nitelikli profesyoneller olması programın doyuruculuk seviyesini arttırmakta. Program bittiğinde bile anlatılan konunun tadını hala damağınızda hissediyorsunuz . Sıkıcı da olmuyor çünkü en ciddi görünümlü bilim adamlarının bile nasıl espri yaptıklarını ve hayatı ti’ye aldıklarını görüp, nefes almanın sizin de hakkınız olduğunu meşrulaştırıyor bu program. Sosyologla, psikiyatrla, müzisyenle birebir ve başa baş akıl yürüten bu adamın geçmişini ve eğitimini araştırıyorum doğal olarak. Bu araştırmam sonucunda doğru niteliklere de sahip birini onaylamam ve takdir etmemin kendi değer yargılarıma olan güvenimi bir kez daha arttırmış olmasının yüzümde yarattığı gülümse ile de size bu yazıyı yazmaya başlıyorum bu saatte.

     Hep beğeniyor muydum O’nu? Hayır. Ne yazık ki herkes için fenomen olduğu ve insanları “uçurduğu” günlerde çok da haz almamıştım kendisinden. Bunun nedeni o dönemde küçük olmam, aptal ve saçmalayan insanlara olan tepkimi henüz O’nun kadar net birşekilde ortaya koyamamam da olabilir. Sonra Zaga ve Hakkı Devrim dönemlrinde ara ara izlemeye başlamıştım ama yine tam anlamıyla bağlayamamıştı beni ekran karşısına. Ama filmleri için aynı fikirde değildim.Oyunculuğunu yıllar önce “Ağır Roman” ve “İstanbul Kanatlarımın Altında” filmlerinde zaten beğenmiştim.

     Şimdi ise gece programlalarını kaçırmamaya çalışıyorum. Çünkü hergece hayatıma başka bir sayfa daha açıyor. İlik donörü olma konusunda, benim gibi, yıllar önce yaşanmış şaibeli bir olaydan etkilenerek çekinen pekçok insana da hem duygusal hem de detaylı bilimsel bilgi aktarımıyla yol göstererek bence devletin yapması gereken bir kampanyayı tamamen gönüllü olarak başardı. Ukalalığının, sınırlarını bilmesinden kaynaklandığını farkettim. Zira sadece aptallarla uğraşıyor, gerekene nasıl davranması gerektiğinin çok net farkında. Ama biz dürüstlüğe pek alışmadığımız için aptala aptal denmesinden hala rahatsız oluyoruz.

       Başka ne söylenebilir bilmem ama gözlemlediğim diğer tüm zeki adamlarda olduğu gibi O da koltuğunun altına koyabileceği karpuz sayısının limit arttırım hesaplarıyla uğraşıyor sanırım. Fotoğraftan anlamam ama anlayanlara göre bu işte de iyi. 

      Bu saatte, diğer programlardan aldığınız negatifi, pozitifle en azından nötrlemek amacıyla bir doz OKAN BAYÜLGEN almanızı bir doktor olarak tavsiye etmekteyim (Bilmeyenler için belirteyim, tıp doktoru değil, bilim doktoruyum. Zaten tıbbi değil bilimsel tavsiye vermekteyim).

 

SİZİ NASIL BİR LİDERİN YÖNETMESİNİ İSTERSİNİZ?

 

 

Doğduğumuz gün itibari ile yönetilmeye de başlıyoruz. Önce ebeveynlerimiz, aile büyükleri, sonra okulda öğretmenler, idareciler derken çalışma hayatında bir üst kademenizdekinden tutun da yöneticinize kadar herkes bizi yönetme telaşında. Bunlar dışında siyasi iktidarın yaşamımızın her kademesinde eğitimden, barınmaya, çalışmadan sosyal güvenliğe kadar pek çok alanda toplumu dolayısı ile bizi yönetmesini de sayarsak hayatımızdaki yöneten-yönetilen şemasının sıradan bir vatandaş olarak en alt kademelerinde yer aldığımızı ve hayatımız üzerinde neredeyse bizi yönetenler kadar bile söz sahibi olamadığımızı düşünmemiz normal mi anormal mi acaba?

 

Siyasi görüşümüz ne olursa olsun siyasi liderleri hep eleştirir dururuz. Anne-babamızı da eleştirmez miyiz zaten? “Ben … olsaydım bunu böyle yapmazdım” cümlesini hangimiz hayatımızda en a bir kere kullanmadık?

 

İyi de bu eleştirileri yaparken gerçekten de nasıl bir lider istediğimizi gerçekten bilerek, bilinçli bir şekilde mi eleştiri yapıyoruz acaba?

 

Liderlik kavramının genel tanımı kitleleri peşinden koşturma olduğunu varsayarsak, sizi peşinden koşturacak bir liderle karşılaştınız mı hayatınızda yoksa “kötünün en iyisi” olduğu için mi A’yı B’ye tercik ettiniz hep?

 

Ben kendi adıma onun için yollara düşeceğim, her söylediği sözün, her yaptığı hareketin arkasında olacağım gerçek bir liderle henüz karşılaşmadım. Hep Atatürk’e ya da başkalarına ithafen “Senin gibi bir lider hala gelmedi.”cümleleri hep görürüz. Ama kimse nasıl bir lider tarafında yönetilmek istediğimizi ne sordu ne sorguladı. Liderliği hep aynı siyasal görüşe sahip olunan grubun liderinin otomatik olarak kabul edilmesi olarak algılayan (ya da algılatılmaya çalışılan) bir toplumda yaşadığımıza inanıyorum.

 

Burada nasıl bir lider tarafından (nedenleriyle birlikte) yönetilmek istediğimizi araştırmak arzusundayım. Araştırmak istediğim bir siyasi, dini v.b lider arayışı değil bu sebeple siyasi, dini ya da başka görüşlerle bu araştırmanın yönünün saptırılmamasını rica ediyorum. Amacım aslında nasıl bir lider istediğimizi sorgularken aynı zamanda hayatımızın her kademesinde oy verdiğimiz liderlere neden oy verdiğimizi ya da vermediğimizi de sorgulamak? İyi bir din adamı olmak iyi bir dini lider olmak ya da üniversitede çok iyi bir profesör olmak aynı derecede mükemmel bir rektör olmak için yeterli midir?

 

Biz Türkiye’de yaşıyoruz, dolayısı ile bizim liderlik anlayışımızın başka toplumlardan farklı olması çok doğal bir olgu. Bu sebeple yabancı üniversitelerin, kurumların yaptıkları liderlik üzerine eğitimler, araştırmaların bizim toplumumuz için uygulanabilirliğini bilmiyoruz.

 

Sizden ricam isim, siyasi/dini görüş, spesifik siyasi/dini v.b lider, yönetici ismi vermeden, sadece NASIL BİR LİDER TARAFINDAN YÖNETİLMEK İSTEDİĞİNİZİ nedenleri ile açıklamanız. Yani İYİ VE BAŞARILI BİR LİDERDE BULUNMASI GEREKEN ÖZELLİKLER sizce nelerdir?

 

Cevaplarınız için şimdiden teşekkür ederim.

İkiztepe Ören Yeri
Kızılırmak’ın denize döküldüğü yerde iki büyük, iki küçük tepeden oluşur İkiztepe. Hint-Avrupa kökenli Anadolulu bir halkın yaşadığı İÖ 3200 lerde başlayan ve 2100 lere kadar kesintisiz 1100 yıllık zaman dilimi içinde sürekli yaşanmış bir İlk Tunç Çağı yerleşmesi. Kafkasya’dan Balkanlara kadar geniş bir alanda kültürel ve ticari ilişkiler kuran, arsenikli bakırdan silahlar ve dokuma kumaşlar üreten İkiztepeliler, 4 bin 500 yıl önce kafatası ameliyatı yapacak kadar da gelişkin tıp bilgisine sahiplerdi.Bafra ilçesinin 7 km. kuzeybatısında bulunmaktadır.
 

Tekkeköy Mağaraları
Samsun’un 14. km. kadar doğusunda Tekkeköy İlçesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Fındıcak ve Çınarlı derelerinin suladığı vadi boyunca yükselen kaya kitlelerinde büyüklü küçüklü oyuk ve mağaralar vardır. 1941 yılında Ankara Üniversitesi Dil Tarih – Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Tahsin ÖZGÜÇ başkanlığında bir heyet tarafından yapılan kazı ve araştırmalar sırasında, burada çok sayıda prehistorik mağara, sığınak ve düz yerleşme yeri keşfedilmiş, Paleolitik Çağa dek uzanan buluntular elde edilmiştir. Bu mağaralarda yaşayan Paleolitik Çağ insanı madeni tanımamış, bütün aletlerini taş, ağaç ve kemikten yapmıştır. Geçimlerini avcılık ve toplayıcılıkla sağlamışlar, taşı yontmak suretiyle yaptıkları el baltaları, mızrak uçları, kesiciler, kazıyıcılar gibi çeşitli aletleri kullanmışlardır. Tekkeköy’de yapılan kazı ve araştırmalarda genellikle mezar hediyesi olarak kullanılmış olan çanak-çömlek, küpe, bilezik, bıçak-kama, okucu, toplu iğne vb. eserler bulunmuştur. Bu eserler biçimleri ve teknik özellikleri ile Orta Anadolu seviyesinde olup, kemik aletler de Orta ve Batı Anadolu’daki benzerlerine kıyasla daha ileri bir işçiliğe sahiptir. Çınarcık ve Fındıcak vadilerinin birleştiği yerde ve her iki vadiye hakim durumda bulunan kaya kitlesi “Delikli Kaya” adıyla bilinmektedir. Bu kaya kitlesinden çıkan basamaklar, teknik ve biçim yönünden incelenmiş ve Delikli Kaya’nın bir Frig Kalesi olduğu anlaşılmıştır. Tekkeköy buluntuları Samsun Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.

Bafra Asarkale ve Kaya Mezarları
Bafra İlçesi’nin 30 km. güneybatısında, Kızılırmak Vadisi içerisinde ve Altınkaya Barajı yakınındadır. Asarkale, Hellenistik Çağ’a ait olup savunma (korunma) amacıyla yapılmıştır. Anakayaya oyularak yapılmış (3) adet mezarın da aynı döneme ait olduğu sanılmaktadır.

 

 

Dündartepe (Öksürüktepe) Ören Yeri

 Samsun Merkez ilçenin 3 km. güneydoğusunda bulunan 15 m. yüksekliğindeki Höyükte, Kalkolitik, Eski Tunç ve Hitit çağlarına ilişkin üç kültür katı vardır. Höyüğün tepesindeki en son yerleşme Eski Tunç Çağı’na aittir. Höyüğün eteklerinde Hitit yerleşmesine rastlanmıştır. 1. kültür katında Kalkolitik döneme tarihlenen yapı kalıntıları, el yapımı seramik parçaları, pişmiş toprak ağırlıklar, çakmaktaşı bıçak vs. bulunmuştur. Höyüğün tepesinde ve eteklerindeki 2. kültür katı Eski Tunç Çağı’na tarihlenmektedir.

 
Tekkeköy Ören Yeri
Dündartepe’nin 14 km. güneydoğusunda Tekkeköy ilçesi sınırları içinde yer almaktadır. 1940’da yapılan arkeolojik kazı çalışmaları sonucunda Hitit ve Eski Tunç Çağı dönemlerine ait buluntular ele geçmiştir. Buluntular arasında çark yapımı, devetüyü, kırmızı renkli seramikler çoğunluktadır.

 

Kaledoruğu Höyüğü
Kavak ilçesinde bulunan höyükte, Eski Tunç Çağı buluntuları 1940-1942 yıllarında yapılan kazılar sonucu günı şığına çıkarılmıştır. Gömütle ölülerin düzeltilmiş toprak üstüne hoker (cenin) pozisyonunda yatırıldığı dikkati çekmektedir. Ölü armağanları arasında el yapımı siyah, kırmızı, kahverengi, yivli (kazıma çizgili) kaplar, yassı balta, hançer, kemik biz ve ağırşaklar bulunmuştur.
Lerdüge Tümülüsleri
Havza ilçesinin 21 km. doğusunda Lerdüge döneminde beş tümülüs saptanmıştır. 1946 yılında başlatılan çalışmalarda çıkan buluntular Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ndedir.
 
Vezirköprü Tümülüsleri
 
Çal Köyü Tümülüsü
Vezirköprü’nün güneybatısında Çal köyündedir. 
 
Yukarı Çal Köyü Tümülüsü
Vezirköprü’nün doğusunda yukarı Çal köyündedir. 
 
Kületek Tümülüsü
İlçe’nin Kületek köyündedir.
 
Örenyeri Yerleşmesi
Köprü’nün kuzeydoğusunda yer alan Güder ve Boğazkoru köyleri hudutlarında yer almaktadır. Roma ve Geç Antik Çağı Yerleşmeleri
 
Kızılcaören Terleşmesi
Vezirköprü’nün güneydoğusunda yer alan Kızılcaören köyündedir. Roma ve Geç Antik Çağı Yerleşmeleri
 
Yağbasan Tümülüsü
 
 
İlçenin kuzeybatısında yer  alamaktadır. Yağıbasan  köyünün  Çaltıcak mahallesi’nde 3 tümülüs mevcuttur.
 
Çeltek Tümülüsleri
 

Çeltek Köyü’nün güneybatısında 2 adet tümülüs mevcuttur.

Aşağı Narlı Tümülüsü

Aşağı Narlı köyünde olup, Doğantepenin güneydoğusundadır.
 
 Avdan Köyü Tümülüsü
 

Avdan köyünün güney ve güneybatısında olmak üzere 2 adet tümülüs vardır.

Maltepe Tümülüsü

Köprübaşı’nın kuzeydoğusunda yer alan Boğazkoru köyündedir.
 
Tepeören Tümülüsü
Köprübaşı’nın kuzeybatısında yer alan Tepeören Köyündedir. Roma ve Geç Antik Çağı Yerleşmeleri.
 
Adatepe Yerleşmesi
Ada Tepe köyündedir. Roma ve Geç Antik Çağı Yerleşmeleri
 
Çöğe Köyü Yerleşmesi
Vezirköprü’nün kuzeybatısında yer alan Çöğe köyünün okulu önündedir. Roma ve Geç Antik Çağı Yerleşmeleri.
 

  

Mather Dolarosa Kilisesi
Ulugazi Mahallesinde yer almaktadır. 1846 yılında yapılan bina, 1885 yılında kilise olarak kullanılmaya başlanmıştır. İbadete ve ziyarete açıktır.
 
 
 
Büyük Cami
Kale mahallesinde, Saathane Meydanı yakınında yer almaktadır. Batumlu Hacı Ali tarafından 1884’te yaptırılmıştır. Mermer mihrap ve ahşap minberi dikkati çekmektedir.
 
Yalı Cami
Buğday Pazarı semtinde, Gümrük ve İskele Caddesi üzerindedir. Mehmet Sadık Bin Abdullah tarafından 1312 yılında yaptırılmıştır. Tronoplu kubbesi, sekizgen bir kasnak üzerine oturmaktadır. Küçük ve dikdörtgen kaideli bir minaresi vardır.
 
Kurşunlu Cami
Pazar Mahallesi, 100. Yıl Bulvarı üzerinde yer almaktadır. Hicri 1340’da Molla Fahrettin tarafından yaptırılmıştır. Cami kare planlı olup, kesme taştan yapılmıştır. Sekizgen kasnağa oturan kubbeye giriş tonozlarla sağlanmıştır.
 
Hacı Hatun Camii
Kale Mahallesinde Saathane Mahallesi yakınındadır. 1694 yılında İbrahim kızı Hatice Hatun tarafından hayrat olarak yaptırılmıştır. Kesme taştan yapılmış olan cami kare planlı, tek kubbelidir.
 
Kale Camii
Kuyumcular çarşısındadır. 1314’de İlhanlı Valisi Emir Timurtaş Paşa adına yaptırılmıştır.
 
Pazar Camii
Pazar mahallesinde bulunmaktadır. 14. yüzyıl İlhanlı yapısı olan eser, 1819’da onarılmıştır. Cami dikdörtgen planlı olup, ahşap çatı ile örtülüdür.
 
Türbeler
Samsun’da yer alan türbeler şunlardır: Şeyh Seyyid Kudbettin Türbesi, Kılıçdede Türbesi, Emir Mirzabey Türbesi, Hızırbey Türbesi ve Mustafabey Türbesi.

12 Mart 2012

Bütün Cadılar (Neden?) Kadındır…
12 Mart 2012 – Cumhuriyet

 

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=321498

Erdal Atabek’in eğitimle ilgili bu yazısını sizinle paylaşmak istedim…

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=323358

İstanbul, her köşesinde rastlayacağınız farklı medeniyetlere, dinlere, dönemlere ait eserleriyle bence dünyada eşi benzeri olmayan bir metropol. Yurt dışına da çıkmış biri olarak, en tarihi şehirleri dahi gezerken İstanbul’daki gibi bir mozaikle pek karşılaşmıyorsunuz. Belki dönem olarak farklı medeniyetleri yaşamış şehirler var ama onlarda da sadece kendi dinlerine ait mimari yapılar egemen. Yani dini açıdan değişiklik yaşamamış oluyor bu şehirler genellikle. Dinin mimari üzerine etkisi yadsınamaz. Dolayısıyla İstanbul dinlerin mimarisi açısından da çok zengin bir şehir. Zaten ona bu ihtişamı ve gizemi de veren bu yapısı değil mi?
Yıllardır geziyorum İstanbul’u bir turist gibi, ama hala bitiremedim. Daha önce gittiğim yerlere bu kez de çocuklarımı götürmek için gidiyorum ve sanki daha önce oraya hiç gitmemişim gibi hissediyorum. Hani klasikleri bir yeniyetmeyken okursunuz, dertsiz-tasasız, hayattan alması gereken acıları ve tatları yeterince alamamış ama tüm dünyaya egemenmiş gibi hissederken; bir de olgunluğunuzda okursunuz da sanki farklı bir hikayeymiş gibi gelir ya okuduğunuz, aynı öyle İstanbul’u gezmek her seferinde damağınızda bıraktığı farklı tatlarıyla

Bu sefer de kızlarla Aya Sofya’ya gitme kararı alıyoruz. Sultanahmetİn hemen yanı başında olan bu Cami-Müze beni hayatımın her döneminde çok etkilemiştir. Kızlarımın da benim kadar etkilenip etkilenmeyeceklerini de merak ederek 2010 Temmuz sıcağında uzun bir turist kuyruğunda yerimizi alıyoruz. Umberto Eco’nun Gülün Adı (The name of the Rose) kitabını okurken hep burayı, eski dönemindeki kilise olarak hayal etmiştim. Belki bu kitapla özdeşleştirdiğimden, Osmanlı’dan önce orada yaşayan Hristiyan din adamlarının yaşamlarını, taş yoldan üst kata çıkan koridordan yüzlerce yıldır geçenleri ve konuştuklarını hayal eder dururum.

Ayasofya (İngilizce Hagia Sophia, Yunanca Αγία Σοφία) için Bizans tarihçileri (Theophanes, Nikephoros, Gramerci Leon) ilk Ayasofya’nın İmparator I. Constantinus (324-337) zamanında yapıldığını ileri sürmüşlerdir. Birinci Ayasofya’nın inşasına Konstantinos zamanında başlanmışsa da inşaatın 360 yılında tamamlandığı sanılmaktadır. Bazilika planlı, ahşap çatılı bu yapı, bir ayaklanma sonunda yanmıştır. Bu yapıdan hiçbir kalıntı günümüze gelmemiştir.

İmparator II. Theodosius, Ayasofya’yı ikinci defa yaptırmış ve 415’te ibadete açmıştır. Yine bazilika planlı bu yapı 532’de Nika ihtilali sırasında yanmıştır. 1936 yılında yapılan kazılarda bununla ilgili bazı kalıntılar ortaya çıkmıştır. Bunlar mabede girişi gösteren basamaklar, sütunlar, başlıklar, çeşitli mimari parçalardır.

İmparator Justinianus (527-565) ilk iki Ayasofya’dan daha büyük bir kilise yaptırmak istemiş, çağın ünlü mimarlarından Miletos’lu İsidoros ve Tralles’i Anthemios’a günümüze ulaşan Ayasofya’yı yaptırmıştır. Yapımına 23 Aralık 532’de başlanmış, 27 Aralık 537’de tamamlanmıştır. Miletli Isidore ve Trallesli Anthemius tarafından tasarlanan binanın Aralık 557 depreminden sonra zayıflayan kubbesi Mayıs 558’de çökünce farklılaştırılarak yeniden inşa edilmiştir.

Anadolu, Mısır ve Yunan antik şehir kalıntılarından sütunlar, başlıklar, mermerler ve renkli taşlar Ayasofya’da kullanılmak üzere İstanbul’a getirilmiştir. Bu üçüncü Ayasofya’nın inşası tamamlandığı gün, Ayasofya o zamana kadar en büyük yapı olarak kabul edilen Süleyman Tapınağı’ndan daha büyük olduğundan İmparator Justinianus (Jüstinyen) halka yaptığı açılış konuşmasında “Ey Süleyman! Seni yendim” demiştir. Döneminin en geniş kubbesine sahip olan yapı, asırlar boyunca sık sık yenilendi. Ayasofya’nın Bizans döneminde birçok kez çöken kubbesi Mimar Sinan’ın istinat duvarlarını eklemesinden itibaren hiç çökmemiştir. Bu kubbe, katedral kubbeleri içinde çapı bakımından dördüncü büyük kubbedir.

AÇILIŞ

Açılış son derece görkemli olur, İmparator İustinianos zafer arabasıyla Ayasofya’ya gelir ve Atrium’da Patrik Menas tarafından karşılanır. Birlikte el ele girdikleri Ayasofya’da gördüğü ihtişam karşısında, “Bana böyle bir ibadet yeri yapabilme şansını sağladığı için Tanrı’ya şükürler olsun,” der. Açılışta bin boğa, altı bin koyun, altı yüz geyik, bin domuz, on bin tavuk, on bin horoz kurban edilir ve yoksullara çeşitli yardımlarda bulunulur. Kubbeli bazilika türünün en önemli örneği olan Ayasofya’nın, yedi bin metrekarelik ana mekânı, mermer sütunlarla bir orta, iki yan nef olmak üzere üçe ayrılmıştır. Orta nef ile yan nefleri birbirinden ayıran, dördü sağda, dördü solda bulunan yeşil-siyah damarlı mermer sütunların Ephesos’tan, yarım kubbe altında yer alan sekiz porfir sütunun ise Mısır’dan getirildiği biliniyor. Yapının içindeki yüz yedi adet sütunun üstündeki başlıklar Bizans taş işçiliğinin en güzel örneklerinden. 6. yüzyıla tarihlenen sütun başlıkları üzerinde İmparator İustinianos ile karısı Teodora’nın monogramları yer alıyor.

YAPININ ÖZELLİKLERİ

Yerden 56.60 metre yükseklikteki kubbenin çapı 32.37 metredir. Yapıldıktan yirmi iki yıl sonra büyük bir depremde yıkılan kubbenin, 562 yılında Miletos’lu İsidoros’un yeğeni Genç İsidoros tarafından onarılırken 2.65 metre yükseltildiği bilinmektedir. Kubbede bulunan kırk adet pencere açıklığı da tepeden aydınlatmaya yardımcı oluyor.

Yapıldığı günden itibaren dünyanın en önemli anıtları arasında yer alan Ayasofya, uzun yıllar Ortodoksluğa hizmet verdikten sonra, IV. Haçlı Seferi sırasında İstanbul’un Latinlerin eline geçmesiyle 1203-1261 yılları arasında Katolik Dünyası için kullanıldı. Bu arada Latinlere borçlu olan İmparator IV. Aleksios, Ayasofya’nın değerli birçok eşyasını onlara vermek zorunda kaldı. Bu nedenle, Ayasofya’ya ait pek çok kutsal eşya halen Venedik’te bulunuyor. Ayasofya’da bugün görülebilen mozaikler gerçek birer sanat eseri. Alt katta, apsis yarım kubbesi içerisinde yer alan “Meryem ve Çocuk İsa” mozaiği, altın yaldız ve gümüş ağırlıklı parçalardan oluşuyor. Bu mozaikte Meryem’in elbisesi lacivert cam mozaiklerle işlidir. Meryem’in oturduğu taht, kıymetli mücevherlerle işlenmiş bir imparator tahtını anımsatıyor. Meryem ve Çocuk İsa’nın yüz güzelliği ise hayranlık uyandırıyor. Alt katta görülmesi gereken bir diğer mozaik de İmparator Kapısı’nın üstündeki VI. Leon’un yaptırdığı (886-912) mozaik. Bu sahnede VI. Leon, secde ederek İsa’dan günahlarını affetmesini dilerken gösteriliyor.

Ayasofya’nın iç narteksinin yan kapısında yer alan bir başka mozaikte ise iki imparator ve Meryem ile Çocuk İsa yer alıyor. İmparatorlardan biri İstanbul’a adını veren I. Konstantin’dir. İmparator elinde tuttuğu kent maketini Meryem ve İsa’ya sunar. Diğer imparator ise Ayasofya’yı yaptıran I. İustinianos’tur. O da elindeki Ayasofya maketini Meryem ve İsa’ya sunar.


Ayasofya’nın üst katında güney galeride Deisis mozaiği ile imparatorluğun iki ailesine ait, İmparatoriçe Zoe-IX. Konstantinos Monomakos (11. yy.) ve II. İoannes Komnenos, karısı Eirene ve oğlu Aleksios (12. yy.) mozaikleri yer alıyor. Kuzey galeride ise İmparator Aleksandros’un mozaiği bulunuyor (10. yy).Ayasofya’nın cami olarak kullanıldığı dönemde yapının dışına farklı zamanlarda dört minare ilave edilir. Mimar Sinan Ayasofya’nın dışına yaptığı payandalarla yapının dayanıklılığını arttırarak, günümüze kadar gelmesini sağlar. Ayasofya’nın içinde yapılan ilaveler ise, apsis içindeki mihrap ve mihrabın iki yanındaki tunç kandiller (Budin’den) mermer işlemeli minber, hünkâr mahfili ve müezzin mahfilleridir. Ayrıca, Sultan I. Mahmud Dönemi’nde kütüphane yaptırıldığı da biliniyor. Yapılan ilavelerde yapının uyumuna dikkat edilmiş, mermer malzeme kullanılarak organik bağ devam ettirilmeye çalışılmış. Kubbedeki yazı ve büyük levhalar (Allâh, Muhammed ve dört halife) ise 19. yüzyılın ünlü hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin ürünüdür.

OSMANLI DÖNEMİ EKLEMELERİ

Ayasofya İstanbul’un fethi ile birlikte başlayan Osmanlı döneminde çeşitli onarımlar gördü. Mimar Sinan 16.yy’da binayı depremlere karşı koruyan payanda duvarlar ekledi. Ayasofya’nın Bizans döneminde birçok kez çöken kubbesi Mimar Sinan’ın bu istinat duvarlarını eklemesinden itibaren hiç çökmemiştir. Mihrap çevresi, Türk çini sanatı ve Türk yazı sanatının en güzel örnekleriyle bezenmiştir.

Ayasofya’nın bahçesinde bulunan Sultan II. Selim, Sultan III. Mehmed, Sultan III. Murad ve şehzadelerin türbeleri, Sultan I. Mahmud’un şadırvanı, sıbyan mektebi, imareti, kütüphanesi, Sultan Abdülmecid’in hünkar mahfeli, muvakkithanesi, Ayasofya’daki Osmanlı çağı örneklerindendir. Fatih Sultan Mehmed Ayasofya’daki papaz odalarını medrese olarak faaliyete başlatmış, ancak İstanbul Üniversitesi’nin temeli sayılan bu medreseler 1934 yılında Müzeler Müdürlüğü tarafından, her nedense, yıktırılmıştır.

Hat Levhaları

Sultan Abdülhamit döneminde, devrinin büyük hattatlarından Kazasker Mustafa İzzet Efendi, cami içinde 7.50 metre çapında yuvarlak sekiz levha hazırlamıştı. Bu levhalarda, Allâh, Muhammed, Ömer, Osman, Ali, Hasan, Ebu Bekir, Hüseyin isimleri yazılıdır. Caminin 1935 yılında müzeye çevrilmesinden sonra içeride bulunan eşya ve halılarla birlikte bu levhalarda kaldırılmıştır. Ancak kapılardan sığmayan bu levhalar, uzun bir süre bir köşede bekletildikten sonra tekrar yerlerine asılmışlardır.

Yine Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye ait kubbenin göbeğinde yazılı olan Nur sûresinin 35. ayeti yabancı bir araştırmacı tarafından kazınarak altında bulunması muhtemel mozaikler araştırılmak istenmiş, ancak müsaade edilmemiştir.

Aya Sofya hakkındaki tüm bilgilere ve güncel haberlere resmi sitesi olan http://www.ayasofya.org/ web adresinden kolayca ulaşılabiliyor. Bu muhteşem yapı ile ilgili gerçek bilgiler, daha fazla fotoğraf ve tarihi geçmişi bu sitede bulmak mümkün. Ben gezerken çok etkilenmiştim. Aynı benim gibi kızlarım da ilk gezdiklerinde çok etkilendiler bu tarihi yapıdan. Aynı anda hem Hristiyanlığın, Osmanlı öncesi dönemin hem de Osmanlı ile birlikte İslamiyetin etkilerini görebileceğiniz ender güzellikteki bu müze-camiyi mutlaka görmelisiniz.


Kaynaklar: Skylife, http://www.ayasofya.org/ , Gezi Notlarım

İNCİ

* Sen, kandili bile göremeyen kör! Kandille neyi göreceksin?
Sadi

İNCİ

“Körlerin görmesine, hastaların iyileşmesine, hatta ölülerin dirilmesine vesile oldum da, ahmağa laf anlatamadım!”
Hz. İsa(as)

Dün bir arkadaşımın annesiyle sohbet ederken, hayat görüşü ve çocuk yetiştirme prensipleri bakımından annemle benzeştiklerini fark ettim. Arkadaşım üniversitelerdeki tüm kadrosuzluk/kadrolaşma sorunlarına rağmen doktorasını tıpkı benim gibi bitirmekte kararlı. Annesi erkek kardeşinden o kadar heyecanlı söz ediyor ki cümlelerinin sonunda çocuğun hedeflediği kariyere ulaştığını düşünüyorsunuz bir an. Sonradan ideali uğruna hala üniversite sonrası kurslarına gittiğini, bilmem kaç yıldır bu uğurda çabaladığını duyduğunuzda bunu bir yenilgi olarak değil de ideallerinin peşinde koşmak olarak algılanması sizi biraz şaşırtıyor. Çocuklarının paranın peşinde değil de ideallerinin peşinde koşmaları o annenin gözlerini ışıldatırken sizin şüpheler diyarına gitmenize neden oluyor.
Birden bu annenin de tıpkı benim annem gibi atmış yaşlarında emekli öğretmen olduğunun ve hayatını hep ideallerine göre şekillendirdiğinin farkına varıyorum. Kendisi gibi çocuklarına da ideallerin önemli olduğunu aşılamış. Sadece bu iki kişi ile sonuca varmanın istatistiksel açıdan hiç de doğru olmadığını bile bile buradan bir sonuç çıkarmadan da duramıyorum.
Onlar ideallerin ne kadar önemli olduğunu bilen ve anlayan bir nesil. İdeallerinin peşinde koşulması gerektiğine inanan, bunun için çabalayan, öğrencilerini de çocukları gibi yetiştiren bir nesil. İdeal tanımları da paranın değil de kişisel tatminin ön planda olması olarak net bir şekilde yapmaktalar. Belki de sırf bu yüzden başka işlerde çalışabileceğim halde kadrosuz olarak doktora yaptım.
Düşünüyorum da sütten ağzım yanmış olsa da kendi çocuklarıma da ideallerinin uğruna savaşmalarını öğreten ben değil miyim hala? Sırf bu yüzden değil mi on beş yaşındaki kızım kendi idealleri için İstanbul’da bizden ayrı okumak istediğinde, tüm annelik içgüdülerime rağmen “gitmelisin” demem?
Düşünmeden de edemiyorum; bu kadar çabalamama rağmen tam anlamıyla ideallerime ulaşamazken, benim idealim olan yerlerdeki adamlar benden daha mı idealisttiler de yarışta benim önüme geçtiler? Ne yazık ki hayır. Bu durumu incelediğimde küçük bir azınlık dışında oralara pek de bilinçli ve planlayarak gelmediklerini görüyorum. Çoğunun çocukluk hayali bile değil bulundukları konumlar. O zaman hayal kurmanın, idealler peşinde koşmanın önemi nerede kaldı? Adam elini kolunu sallayarak senin ütopyana biraz da şansının sayesinde (şans demek zorunda kaldım ama taraf ya da destek mi deseydim acaba?) oturuyorsa….. Bu hayatı çok mu ciddiye alıyor şu idealistler demek geliyor içimden yine. Yoksa farkına henüz varamadığım şartları değiştiren ve şekillendiren başka gerçeklikler mi var hayatta?
Hiçbir zaman kariyer planımda para birinci sırada olmadı. Paranın amaç olarak görülmesi hedeflere ulaşılması konusunda hızı arttıran bir unsur mu diye de düşünmeden duramıyorum. Çünkü o yerlere hızla gelenlerin asıl amaçlarının para kazanmak olduğunu ve yaptıkları işi zevk, ideal olarak değil de geçim kapısı olarak yorumladıklarını görüyorum. O zaman çocuklarıma parasız ideal olmaz, ileride ailenizi geçindiremediğinizde, eşinizle para yüzünden kavga ettiğinizde ya da hasta çocuğunuzu parasızlıktan tedavi ettiremediğinizde ideallerinizi satmaya dahi kalkarsınız mı demeliyim? Bu mu bugünün doğrusu? Dünün yanlışı nasıl bugünün doğrusu olabilir? Doğruluk değil de gerçeklik bu diyenleriniz olabilir ama yaşanan, kabul gören gerçeklik artık doğru olmamış mıdır hayatımızda zaten? Benim gibi kendiyle çelişmemek için çabalayanlar, bu kendimi ve hayatı sorgulamam da neden yol göstermek için çıkmıyorlar ki ortaya sanki? Yaş aldıkça yalnızlaşmam sırf bu yüzden mi gerçekten? Hepsi senin ve ideallerin yüzünden demek ki anne? Beni bu şekilde yetiştirdiğin için yalnızlığım bu kadar büyük, cevapsız sorularım bu kadar fazla…
Yaşasın ! Bir suçlu bulmanın dayanılmaz hafifliğiyle çocuklarımın da beni ileride suçlamamaları için bir şeyler yapmalıyım acilen.” İdeal” kelimesinin bu kapitalist yaşamda “para” kelimesiyle ayrı kullanıldığında kavuşulmak istenen tatminin tatminsizliğe dönüşmesi yargısından yola çıkarak artık çocuklarıma “paraidealizm”in günümüzün geçerli tanımı olduğunu mu öğretmeliyim?
İyi de insan kendi inanmadığı bir olguya çocuğunu nasıl inandırabilir ki?

%d blogcu bunu beğendi: