Dün yine şehit verdik, aynı bir öncekiler gibi…Yine anaların gözleri yaşlı, içlerinde asla kapatılamayacak boşluklar oluştu bir sürü soru işaretleriyle.

Hep aynı gündem şehit haberlerinden sonra:Barış öldü, savaşla çözüm olmaz, bıçak kemiğe dayandı…Ne bekliyoruz saldıralım diyenler bir tarafta, bu şekilde tahrik olmayalım durun biraz daha düşünelim, mantıklı olalalım, diyenler öbür tarafta. Herkes konuşuyor, yazıyor, düşünüyor yoğun bir şekilde. Ama çözüm ne, nerede ve ne zaman?

Ben bu sorunun uzunca bir süre daha çözülebileceğini sanmıyorum. Belki şiddetini bir biçimde azaltacağız ama asla bitip tükenmeyecek bu sorun. Bunun tersini düşünenler olacaktır muhakkak ama “haklı” olduğunu düşünen ve “haksızlığa uğradığı” öğretilen bir çocuk ve genç Kürt neslinin varlığı yadsınamaz. Onların büyüyüp, bir şekilde kendilerini ifade edecekleri günleri beklemek gerekiyor bunun doğruluğunu görmek için ne yazık ki. Bu neslin, nasıl olursa olsun düşünce tarzlarının değiştirilmesi gerekli. Yoksa bu problem onlardan, onların çocuklarına ve diğer nesillere geçecek …

Zorla değil tabi ki…Asla fikir değiştirlmesini kaba güçle, zor kullanarak yapalım demiyorum. Uzun vadeli planlar yaparak, çok düşünülmüş ve sonuçları iyi tartışılmış stratejilerle başarılım bu işi ki sonucu da uzun vadeli ve kalıcı olsun. Bunları düşünmek için sosyolog, psikolog, antroplog, siyasetçi, bilim adamı, asker vb. den oluşan çok güçlü bir komisyon kurulmalı bence.

Ama yine de kısa vadeyi de düşünmeden edemiyorum: Dede uzun zaman önce gelmiş ve bir ev yapmak için bir arsayı şekilde almış. Evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış. Derken kalabalık bir sülale olmuşlar ama bu arada birkaç kişi daha gelmiş onların arsasının kenarına, çadır kurmuş. “Toprak bu”, demiş dede,”fazlasını öbür dünyaya mı götüreceğim? sesini çıkarmamış. “Varsın onlar da yerleşsin, birlikte yaşayalım, yoldaş olalım, kardeş olalalım.”

Yıllar geçmiş dede ölmüş, tabi komşuların da dedeleri ölmüş. Herkes unutmuş komşuların oraya nasıl geldiğini. Bu sırada birlikte kocaman bir ev yapmışlar dedenin ailesi yaşasın içinde diye. Ev o kadar büyükmüş ki…Birlikte inşaa etmişler iki komşu aile. Ama mülk dedeninmiş, ev için harcamaları dede yapıyormuş, masraflar dedenin cebinden çıkıyormuş. Devlet, tapu işleri falan hep dedenin sorumluluğunda, başka komşularla sorun olunca cevap dede de. Yani anlıyacağınız tüm sorumluluk dedenin.

Sonunda ev bitince bizim iyi niyetli dede yine düşünmüş ve ” BU ev bizim aile için çok büyük. Birkaç oda boş kalıyor. Çadırda yaşayacağınıza bu evin bir odasına siz yerleşin. Evi birlikte kalkındıralım.”Bu şekilde komşular eve de yerleşmişler. Ama dedim ya uzun uzun yıllar sonra bu eve de nasıl yerleşildiği unutulmuş. Doğal olarak, yıllar boyunca kalabalıklaştıklarından birkaç oda daha istemişler ev sahiplerinden ve onların da sayıları artmış ev içinde.

Bu sefer başlamışlar ” bu evde biz de kalabalık olduk , artık bizim de dediklerimizin kural olması lazım”demeye. İyi niyetli ya ev sahibi, komşuya , misafire zeval olmaz, “tamam” deyip kabul etmişler. Önce yemekler değişmiş, sonra kendi aralarında diğerlerinin anlamadığı bir dil konuşmaya başlamışlar. Ev sahipleri buna bozulunca ” bu bizim ana dilimiz” demişler. “Tamam anadiliniz de biz sizi anlamıyoruz, ayrıca yıllardır bizim dil-sizin dil yoktu, hep birlikte anlaşıyorduk, şimdi niye?”diye sormuş doğal olarak. Ama nafile… Hergeçen gün istekler artmış, artık karşılanamaz duruma gelmiş.

Birgün hep birlikte otururlarken komşu ailenin (ki artık komşu demiyormuş kimse onlara, akraba olmuşlar çoktan )”tapuya gidelim birlikte” demiş ev sahibine. Ailenin büyüğü anlamamış ne demek istediğini neden diye sormuş? “Neden olacak bu evin oturduğumuz kısmı bizim. Ama tapuda sizin. Bu böyle olmaz. Bizim oturduğumuz kısımın tapuda bize verilmesi lazım.”

Bunun üzerine aile toplanmış: “Barış yapalım.” demiş bir kısmı, “konuşalım.” “Tamam” denemişler ama nafile. Bunu daha da kötüye kullanmış komşu aile. Onların bilgeliklerini zayıflık olarak görmüş “bize direnemiyorlar bak. Böyle devam edersek dediğimizi yaparlar” diye düşünmüşler.

Aile tekrar toplanmış. Hala “barış devam etsin, aman kötü olmayalım, değişirler” diye bir sürü görüş atılmış ortaya..

Hikayenin devamını anlamışsınızdır diye yazmıyorum artık. Ama sonunu yazmam lazım.

Ailenin büyüğü çağırmış karşısına öbür aile üyelerini “Bu ev bizim, tapuda bizim, herkese sor bizim. Sizi çok seviyoruz, bize çok yardım ettiniz ama biz de bunun karşılığını size verdik. Elimizden geldiğince sizi rahat ettirmeye çalıştık. Yabancılık hissetmeyin diye uğraştık.Beğenmeyebilirsiniz, insanız, eksiğimiz olabilir, yanlışlar yapmış olabailiriz ama unutmayın ki siz de birçok yanlışlar yaptınız bize. En önemlisi size kapı açanı sömürmeye çalıştınız, enayi yerine koymaya çalıştınız. Bu şekilde bırakın evin bir bölümünü, bir oda bile alamazsınız, artık evimi de boşaltın gidin. Huzurumuzu bozdunuz.UNUTMAYIN EV SAHİBİ BİZİZ, SİZ MİSAFİRİMİZSİNİZ, KOMŞUMUZSUNUZ.

Çok mu radikal bir çözüm sizce. Birkaç ay öncesine kadar ben de böyle düşünüyordum. Bu şekilde radikal yöntemlerden uzak durmamız gerektiği fikrindeydim. Ama bu sabah o şehit tabutlarını gördüğümde onların ne kadar radikal davrandıklarını birkez daha gördüm ve tüm umutlarımı yitirdim. Bana nasıl davranırsan sana aynısını yaparım, demenin vakti çokta gelmedi mi?