Ülkede seçim var ya tüm kanallar, gazeteler, radyolar hatta internet bile buna kilitlenmiş durumda. İlginç olan, çok alakasız bir olayı bile ne yapıp edip seçime bağladılar ana haber programında. Şaştım doğrusu.   

Yaşlandığımı anlamama bu sene pek çok olay vesile oldu: Kızımın okumak için evden ayrılışı, saçımdaki beyazlar, eskisi kadar kolay zayıflayamamam. Tamam, bunlar olur da seçimin buna katkısı olacağı aklımın köşesinden geçmezdi. Ben matematik-fenciyim. Bunu üniversiteye giriş sınavı ile muhatap olanlar hemen anlarlar ki, “sadece matemetik ve fen bilimlerinden anlarım, sosyal bilimler bilgim ilkokul mezunuyla hemen hemen aynıdır “ demenin terimsel ifadesidir. Seçim, politika babamın ve dedemin ilgilendiği, sürekli tartıştığı konulardı. Ne bulurlar bu sıkıcı haberlerde, kaçırılmayacak kadar önemli ne olabilirdi ki evde sıkıyönetim ilan edilirdi her akşam saat sekiz sularında anlayamazdım. Şimdi ben ve eşim aynı durumdayız. O kanaldan bu kanala geçiyorum bir şey atlamamak için. Bazen aynı anda birkaç programı seyretmek zorunda kalıyorum ki eziyet resmen (ama olsun bunun alzheimer’a olumlu etkisi olduğunu anladım da şükür oradan yırttık en azından). Ebeveyninizin yaptıklarının aynısını yaptığınızı hissedip de “ Ben de o kadar yaşlandım mı gerçekten? “ durumu yaşayanınız var mı benim gibi bilmem ama bu seçim döneminin üzerimdeki bir olumsuz etkisi de bu. Artık her seçimle, bir öncekine nazaran daha çok ilgilenmeye başladım:YAŞLANIYORUM.

Seçim ortamı hararetli olur malumunuz. Zıt fikirler havalarda uçuşurken, insanoğlunun“uzlaşmacı” özeliğine ne olduğunu merak eder durursunuz. Herkes birbirine karşıdır. Tek iyi olan kendisi ve üyesi olduğu partidir. Yanlış yaptığına inandığında, annesi ve babasıyla bile tartışabilen ve bunu yüzlerine söyleyen biri olarak, yanlışlarını bile bile bunu görmemezlikten gelerek fanatizm düzeyinde bir parti veya takım tutmayı asla anlayamamışımdır. Hayat felsefesi “Her şeyin, en doğru fikrin bile fanatizmine karşıyım.” cümlesi olan bendeniz, partilerin kavgayı bitirip, yuvarlak bir masa etrafında oturduklarını hayal ediyorum. “Sn. A  Bey, şu konuda haklısınız ama bu konuda da ben haklıyım bence.”.  “ Evet B Bey, doğru söylüyorsunuz, öyle düşünmemiştik, bir de sizinki gibi düşünelim. Belki de gerçekten haklısınızdır. Ya da belki de ikimizin fikrinin de haklı tarafları vardır. Bakalım.” diye geçen bir siyasi tartışma programı çok mu sıkıcı olurdu acaba? Benim ütopyam da bu, ne yapabilirim…

Bence bu gibi karmaşa ortamlarında, aslında hepimizin bu kavgaya ortak amaçlar için girdiğini hatırlatacak olaylara ihtiyacımız var. Herkes daha iyi bir vatan, yurt, yaşam koşulları istediği için girmiyor mu bu yarışa?

Kimin ülkede iktidara oturacağını düşünürken, iç politikada kazanmak kadar, dış politikada da kazanmanın bugünkü siyasal konjüktürde önemini hatırlatıp, konuyu en sonunda IMF Başkanlık seçimine bağlayabilmenin dayanılmaz hafifliğini hissediyorum.

Kaç gündür bakıyorum, hiçbir programda bu konuya değinilmiyor ama IMF yani Dünya Bankası’na yeni bir başkan seçme vakti gelip çatmış. Başkanın gelişmiş ülkelerden mi yoksa gelişmekte olan ülkelerden mi seçileceği belli değil. Ama gelişmekte olan ülkelerden seçilirse adaylardan birisi yanılmıyorsam Meksika’dan, diğeri Türkiye’den Kemal Derviş.

Bu yazıyı yazarken en büyük korkum bu olayın yine seçime ve siyasete bağlanıp, Kemal Derviş’in eski politika hayatına göre yorum yapılması. Bence olayı Avrupa’da ve dünyada önemli bir mevkiye gelme ihtimali olan bir Türk vatandaşımızla gurur duymak ve ona gereken desteği vermek olarak değerlendirmeliyiz ve bundan faydalanmalıyız.

Yurtdışında insanlara “Türkiye” deyince akıllarına ilk önce Galatasaray, Tarkan ve Muhtar Kent geliyor. Popüler kültür tamam ama Coca-Cola gibi uluslar arası bir şirketin CEO’sunun Türk olması bana gurur veriyor. Bunu daha geniş düşünecek olursak, Muhtar Kent birçok gence yurtdışında da başarılı olabileceğimiz mesajını vermiştir. Yabancıların bizden akıllı olmadıklarını, istersek onlar kadar başarılı olunabileceğini kanıtlamıştır. Bunu aya ilk adım atan astronotun kendi için küçük ama insanlık için büyük bir iş yaptığını anlatan sözüne benzetiyorum. Özellikle de işsizliğin ve birçok sorunun çok yoğun olarak gündemimizi işgal ettiği bu günlerde Kemal Derviş gibi dışarıda başarılı olmuş isimlere ihtiyacımız var.

Daha önce de belirttiğim gibi ben sosyal bilimci değilim, dış politikadan gerçekten de anlamam, o yüzden sürç-ü lisan edersem şimdiden affola: Ama kendi tecrübelerime dayanarak, küçücük bir sosyal kulüpte bile başkanlık seçimleri için aylar önceden kulis çalışmalarına başlıyorsak, Kemal Derviş için bu çalışmalara başlandı mı? Siyasi olarak iktidar partisi ile zıt bir tabanda olan Derviş’e AKP tam destek verecek mi yoksa onu hala “sol” muhalefetin adamı gibi görüp de ona destek vermeyi, CHP’yi güçlendirmek olarak mı görecek? Bakanlar seçim için istifa ettiklerine göre, bu dış politika konusuyla kim ilgilenecek? Aday olarak listeye alınması bile önemli olan bu ekonomi adamımızın, resmi listeye girmesi için gerekli temaslar başladı mı? Ve daha birçok soru aklımı kaç gündür kurcalıyor.

Fena mı olur IMF’nin başında bir Türk olsa? Bunun kime zararı dokunabilir ki? Kemal Derviş’i ve rahmetli İsmail Cem’i (o zamanlar politikayla bu kadar ilgilenmesem de) asil duruşları ve zerafetleriyle hatırlıyorum. Meydanlarda kavga eder gibi dedikodu yaptıkları bir sahne bile gelmiyor aklıma.  Türkiye’de politika yapmak zor zanaat bence, herkes yapamaz, güçlü sinirlere ihtiyaç var. Güçlü beyinler bu dünyaya o kadar da sık gelmiyor sanılanın aksine. Hazır adam uğraşmış, didinmiş, kendine bir yer yapmış. Bari bu saatten sonra elini tutalım ya da en azından “Yanındayız” mesajı verelim.  Haksız mıyım ey Türk Halkı?