Günümüzün sadece ülkemizde değil tüm dünyadaki en önemli sorunlarından birisi işsizlik. Bu konuda bütün liderler, politikacılar, akademisyenler, kısaca üstüne vazife olan-olmayan herkes bir şeyler düşünmekteler. Sonuç mu ne? Koca bir sıfır!

Sıfır çok abartı değil mi diye sorabilirsiniz. Sorun, hakkınız tabi ki. Ama benim cevabım değişmeyecek, çünkü ben bir işsizim. İsterse dünyada benim dışımdaki herkes işe girsin, bir tek ben işsiz kalayım cevabım yine aynı olur.

Çok mu abartılı buldunuz cevabımı? Bence az bile abartıyorum. Herkes sokakta oynarken, evde ders çalışan, hafta sonlarını dahi ilkokuldan itibaren dershanelerde geçiren, “taktirname” dışında bir belge almayan, lise sonda ergenlik-gençlik sorunlarını çözülen matematik soru sayısı sanan, Üniversite sınavında 1. basamakta ilk 1000e girip, 2. basamakta ülkenin en iyi üniversitelerinden birine girmeyi başaran, üniversiteden sonra yetinmeyip master ve doktora yapan,  maaş almadığı halde doktorada derslere-laboratuvar çalışmalarına giren, gece yarılarına kadar çalışan, eve gelip çocuklarını uyuttuktan sonra ders çalışmaya devam eden, sempozyumlara makaleler yazan, kongrelere katılıp sunum yapan, yabancı dili çok iyi düzeyde olup, hatta doktora programı için kısa bir süre için de olsa Avrupa’da bir üniversiteden ders almış olan BEN, “ Ne iş yapıyorsunuz?” diye soranlara “İşsizim” cevabını vermekte zorlanıyorum. Bu belki kişisel egomdan kaynaklanıyor olabilir. “ Ne var canım? Biz de okuduk, işsisiz.” diyen çoktur belki aranızda. Ama ben bunun bu dünyada başıma gelen en hak edilmeyen durum olduğunu düşünüyorum.

Halime şükretmiyor da değilim. Eşim çalışıyor, ev geçindirmek zorunda değilim. Ama çocuklar büyümekte ve masrafları her geçen gün artmakta. Yani biraz daha paranın hiç mi hiç zararı olmaz. Bırakın parayı kendini yararsız hissetme duygusunu nasıl yeneceğimi keşfetmek için okumadığım kişisel gelişim kitabı kalmadı. Adamlar, sadece işsizler sayesinde köşe oldular. Böyle fırsatların kaçtığını ve bazılarının yararlandığını görünce “Bunu ben nasıl düşünemedim” diye kendi kendinizi yemeniz de işin cabası.

Bu durumda olmamın suçunu kendimde ararken, sistem hakkındaki fikirlerimi yazma cesaretini doktoram bittikten 2 sene sonra kendimde bulabildim. Yani işsizliğin yanında, doktoranın insanda geliştirdiği güvensizlik, panik atak, yüksek tansiyon gibi sorunlarla da uğraşıyorum.

Tıpta uzmanlık sınavı merkezi yapılmaktadır ve kazandığınız anda kadroya da atanırsınız. Yani maaşlı asistan olarak ihtisasa başlarsınız. Oysa diğer fakültelerde, merkezi olmayan, bölümlerin bağımsız olarak yaptıkları yüksek lisans ve doktora sınavına girersiniz. Kazanırsanız öğrenci olarak tekrar okumaya başlarsınız. Bu arada bağlı olduğunuz enstitü (Fen Bilimleri, Sosyal Bilimler v.b) maliye bakanlığından üniversiteye, üniversiteden de enstitülere dağıtılan kadrolar için araştırma görevliliği, uzmanlık, öğretim görevliliği gibi kadrolar için sınavlar açarlar. Bu sınavların uygulama şartlarını üniversite senatoları YÖK kanunlarına göre düzenler. Genel olarak yazılı ve sözlü sınavlara girersiniz ve özellikle son senelerde sözlü sınavların katsayıları, yazılıdan çok daha yüksektir. Bu da aslında önceden kadroya atanması konusunda fikir birliğine varılmış olan adayın, diğer adayların hakkını yemediğini göstermek için yapılan seçimin demokratik bir seçimmiş gösterilmesinden ibarettir. Yani kurgudan ibarettir bu sınavlar. Yine de belki bu sefer sıranın kendinize geldiğini düşünüp yılmadan girersiniz bu sınavlara. Torpilsiz alınamayacağınızı anladığınızda geç kalmışsınızdır bazen ama olsun doktoram bitince hoca olurum diye cesaretinizi kaybetmeden ilerlersiniz.

Bazıları şanslıdır kadro bakımından. Ya tanıdıkları vardır yüksek makamlarda, ya da hocalarının her dediğini koşulsuz-şartsız kabullenen karakterdedirler ki bu da onları en iyi (yönetilebilen) aday yapar gerek hocasının gerek yönetimin gözünde. Bir de siyasi görüşünüzün (bir tek sizin değil, eşinizin, babanızın, arkadaşlarınızın, ailenizin) jüriyle ve yönetimle uyuşması gereklidir. Hatta bu en önemli şarttır. Aynı kulvarda değilseniz atama sınavları sizin için sınav tecrübesi kazandırmaktan ve moralinizi bozmaktan ileriye gitmez. Hele bir de jürinizde, sizin siyasi fikrinizi bilen karşıt görüşte bir üye varsa, işte o zaman yandınız. Eline süper bir koz geçmiş olan sayın üye, ekmeğinizi ağzında tutan bir aslan edasıyla sizi kıpırdayamaz durumda yakalamıştır. Asla ağzından alamayacağınız o bir parça ekmeği, sanki vermek istiyormuş gibi etrafınızda dönerken, sizi rencide eden, çoğu bilimsel mülakatla ilgisi olmayan sorularla da kafanızı karıştırır. Kendinizi sorgulamaya ilk burada başlarsınız, ilk hayal kırıklığınızı, ümitlerinizin tükendiğini ilk kez burada bu kadar şiddette hissedersiniz. Bu ana kadar pek çok sorunla karşılamışsınızdır elbette ama hep bir umudunuz vardır ilerlemek ve daha iyiye ulaşmak konusunda. Ama o an geldiğinde, hayallerinizle aranızda duran, yıllar önce kendi jüri sınavında kendisine yapılanı alt benliğinde saklamış ve egosunu, bir başkasına aynısını yaparak tatmin etme yöntemini seçmiş bir …(burada duraksıyorum, aradığım kelimeyi bulamıyorum. Bulduklarım çok kötü, çok keskin ama daha yumuşağını yazmak içimden gelmiyor. Varın siz bir kelime bulun bu jüri üyesini tanımlayan).

Master yani yüksek lisansı birçok kişi yapmaktadır artık. İş bulma sürecinde beklemek yerine, askerlikten yırtmak için ya da özgeçmişinde parıltılı dursun diye yaparlar genellikle. Ama doktora farklıdır. En az dört-beş sene süren bu süreç çok sancılıdır. Doktoraya girmek için hangi bölümde olursanız olun geçmeniz gereken, her beş-on senede bir adı ve sistemi değişen merkezi sınavlara girip, rüştünüzü ispatlarsınız önce. Sonra da üniversitenin kendi sınavına girip geçmeniz gereklidir. Sonra başlarsınız yarışa. Doktoraya birlikte başladığınız, üniversiteyi, yüksek lisansı birlikte yaptığınız en yakın arkadaşınız, bir sınıf üstteki arkadaşınız veya alt sınıftan kardeşiniz, gelmesi muhtemel bir kadro için elemeniz gereken rakiplerinizdir artık. Bu yüzden bilim yuvası üniversiteler bildiklerini birbirlerine söylemeyen, saklayan, bildiğini inkar eden asistan ve hocalarla doludur. Herkes birbirinden bir şeyler saklar, birçok strateji planları yapılır. Bazen tutar bazen rotadan sapar ama doktora yaparken bilimin yanında politika da öğrenirsiniz aslında. Kadrosuz doktora yapmanın zorluğunu, sadece bunu yaşayanlar bilir. Kitaplarınız pahalıdır. Sempozyum ve kongrelere kendi (olmayan) paranızla katılmak zorundasınızdır (çünkü bunlar atama için gerekli puanları sağlarlar). Gerektiğinde laboratuar malzemelerinize para verirsiniz. Yol parası, yemek ve konaklamayı saymıyorum bile. Nihayet zorlu yılların ardından, yüzlerce makale okumuş, tez yazmış ve jüri tarafından “Doktor” ünvanını almış bile olsanız, bu sefer de atanmak için sizi isteyecek bir üniversite yönetimi arayışınız başlamıştır artık. Bu arayış doçentlik ve profesörlük atamanızda da devam edecektir.

Sonra binlerce genci görüyorum, sınav stresini yaşayan sonra da şifre yüzünden sokaklara dökülen. “Boşverin” diyesim geliyor onlara. “Boşverin, hayat sadece okumak değil. O üniversiteye girseniz de girmeseniz de önce kendiniz olun, kendinizi sevin. Çünkü kendinizle baş başa kalacaksınız her şifre şüphesi sonunda. “ Ama sonra durduruyorum kendimi, “Gençlerin hayalleri var” diyorum, “Senin de yok muydu? Bırak, belki onlar senden şanslı olurlar ellerinde pankartları, yanlarında hocaları, anneleri…”

İşin içinde olanlar bilirler ama amacım işin içinde olmayanları da birazcık düşündürebilmek. YÖK’ün bu işe bir dur deyip, tüm doktora öğrencilerinin kadroya atanması için bir uygulama başlatması şarttır. Doktora zevk için yapılmaz, bilim insanı olmak için yapılır. Onca yılını bilim için harcama yoluna girmiş gençleri küstürürken onların nasıl “siz bizim geleceğimizsiniz” söylemlerine inanmasını beklersiniz. Kendi geleceğine dair umudu olmayan bu gençler, ülke için nasıl umut kaynağı olabilirler? Hem de sözünü ettiklerimiz bahçede oynamayı, kahvede tavlayı, sokaklarda gezmeyi hatta ailesiyle vakit geçirmeyi sadece ve sadece bilim yapmak için seve seve gönüllü olarak bırakıp yılmadan çalışan gençler. Yani onları asla tembellikle suçlayamazsınız.

Sonra ne mi olur? Hayata dair hiçbir umudu olmayan, kendini değersiz hisseden, çabalamanın gereksizliğine inanan, aslında o güne kadar inandığı değerlerin ne kadar da anlamsız olduğunu düşünen, yüksek okur-yazar oranına sahip bir toplum. Bazıları kolay yolu seçip günün kazananının yanında inanmasalar da yer alıp yaşamaya çalışırlar ki bence en tehlikeli organizmalar bunlardır. Çünkü artık hiçbir değer yargıları yoktur. Hayatı “hep kazanmak, nasıl olursa olsun kazanmak ve yaşamak”tan ibaret sayarlar. Vatan, Millet, Sakarya onlar için boş sözlerdir. Kazandıkça daha çok kazanmak isterler. Önlerine ne çıkarsa yıkar, yakar, geçerler. Toplumda bunlar yüzünden kavgalar, ayrışmalar başlar. Çünkü bunlar kavgadan beslenirler. Ne etik kuralları vardır, ne ahlak, ne din, ne ata tanırlar ne ana… Hayatta en çok bunlardan korkarım: kazanmak için her şeyi yapabilecek olanlardan. Ben mi hangi gruptayım? Evde oturup hala çabalayan, doğruyu arayan, yanlış yapanların bu yanlışları görebilmesi için çareler düşünen, kendi yanlışlarından dersler çıkarmaya çalışan ama en önemlisi kendisini, çocuklarını, ailesini, vatanını, yurdunu, denizini, toprağını, insanını, dinini, ahlakını seven ve sahip çıkmaya çalışan biriyim. Yazınca fark ettim, onlar kazanıyor gibi gözükseler de, benim sahip olduklarım çok daha değerli değil mi aslında……