Yaşım otuz beş oldu. Cahit Sıtkı Tarancı’nın dediği gibi yolun gerçekten de yarısında mıyım acaba? Bu soruya yıllar önce cevap verseydim otuz beş yaşın ömrün ortası olduğunu asla kabul etmez, Dante’den bile daha fazla yaşayacağımı söylerdim. O zamanlar her şey çok farklıydı. Yaşam süremin yanı sıra birçok konuda çok fazla umutluydum. Hayatımda neler oldu da kendimi daha az yaşayacağıma bu kadar inandırabildim. Neden gözlerimi kapadığımda hala eskisi gibi hayaller kuramıyorum? Yaşama umudumla birlikte hayal kaynaklarım da mı kurudular? Ben mi kuruttum onları yoksa istemeden de olsa?

Küçük bir çocukken gözlerimi her kapadığımda bir sürü hayal kurduğumu hatırlıyorum. Üstelik bunun için fazla bir çaba harcamama gerek de kalmıyordu. Ama en güzeli bu değildi, kurduğum tüm hayallerin bir gün gerçekleşeceğine inanıyordum. Bu öyle bir inançtı ki içinde en ufak bir şüphe bile barınamazdı. Hayata inanıyordum, çevremdekilere inanıyordum, önüme çıkacak fırsatlara inanıyordum, Allah’a inanıyordum, dostluğa, kardeşliğe ve en önemlisi KENDİME inanıyordum. İnanmak değil miydi bizi biz yapan? Allah’a inandığımız için ibadet etmiyor muyduk yüzlerce yıldır, arkadaşımıza inandığımız için kurşununa gövdemizi siper etmiyor muyduk, geleceğe inandığımız için bunca çaba harcamıyor muyduk ne pahasına olursa olsun? Ya şimdi, neye inanıyorum, diye soruyorum kendi kendime. Belki de tüm bilmecenin cevabı bu soruda gizli.

Neye mi inanıyorum? Düşünüyorum… Durun biraz daha düşünmeme izin verin, öyle aceleci olmayın. İnanmak için bir şeyler arıyor olamaz mıyım? Çok mu karamsarım sizce? Beni karamsar bulanların yerinde olmak için her şeyimi feda etmeye hazırım. Çünkü onlar benim geldiğim noktaya henüz gelmemişler. Hala bir umut ışığı var onlar için. Ne mutlu onlara, ne mutlu bu dünyada hala inanabilecek somut veya soyut bir varlık bulabilenlere. Umarım ne kadar şanslı olduklarının farkındalardır. Beni sorarsanız buradan orası biraz farklı gözüküyor. Farkındalık durumundayım yani. Onlar gibi olmak istememin nedeni onların inandıkları şeylere sahip olmamam değil, inanılabilirliklerine olan inancımı yitirmem sadece.

En güzel ve en saf dönemimizdir çocukluğumuz. Bize anlatılan her şeyi dinler ve inanırız. Hele çok sevdiğimiz ve güvendiğimiz birisi anlatıyorsa hiç sorgulamadan kabul ederiz hepsini. Bu yüzdendir ki en kolay bu dönemde incinir ve kırılırız. Beklemediğimiz birisi hiç umulmayan bir kötülük yaptığında şaşırır, inanamayız. Niye bana? Diye sorar, hatanın bir kısmının bazen de tamamının kendimizde olduğuna inanmaya çalışırız. Ama yapılan kötülükler, haksızlıklar yıllar boyu arttıkça sorunun ben değil de “O” olduğunu kavrarız. Kavrarız kavramasına da yine de ne yapacağımıza tam olarak karar veremeyiz. Burada aramızdaki kişilik farklılıkları belirginleştiği noktadır. Ben buna hayatımızın 1. dönüm noktası diyorum. Çünkü hepimiz burada farklı davranışlar sergileriz. Bazılarımız karşımızdaki kötünün toplumda çok az görüldüğüne inandırır kendini ve bunun için hiçbir savunma yapmaya gerek duymaz. Hayatına eskisi gibi değişmeden devam eder. Bazılarımız daha temkinlidir. Herkesin kötü olduğuna inanmak istemezler ama yine de bir tarafları hep kuşkucudur. Ama hala tam olarak değişmemişlerdir, çünkü insanlardan şüphelendikleri için kendilerini hala ayıplar konumdadırlar. En son grup, paranoyaya en yakın gördüğüm gruptur ki artık dünya üzerinde iyi ve güvenilir insan kalmadığına, bu özelliğin küresel ısınmayla birlikte buharlaşıp atmosfere karıştığına inanır. Bir gün belki bir yerde yağmur damlalarıyla birlikte insanoğlunun üstüne yağıp her şeyin eskisi gibi olmasını dileseler de bunun için çok geç olduğunun bilincindedirler. Bu tür insanlara çevrenizde sık sık rastlarsınız. Kolay kolay samimi olmazlar, sizinle hiçbir problemlerini paylaşmazlar. Sizi hep izlerler ama onları izlediğinizi düşündükleri anda çok gerilirler. Çok bencildirler, sadece kendileri için yaşarlar, asla evlenmeyi düşünmezler, evlenseler dahi kesinlikle çocuk yapmazlar. Klasik sözleri “Bu dünyaya çocuk getirmek bencilliktir.”

Bu grubu düşünmek bile içimi biraz aydınlatıyor aslında. Çok şükür hala o gruba dahil olmamaışım diyebiliyorum kendime. Kabul ediyorum iç hesaplaşmalarımın devam edeceğini, isteyerek ya da istemeden kötülükler yapabileceğimi yaptığım sayısız iyiliklerin yanında. Karar veriyorum kendimi daha çok seveceğime. Ama herkesi sevmek zorunda olmadığımı da kabul ediyorum aynı herkesin beni sevmek zorunda olmadığını bildiğim gibi. Aynanın karşısına geçiyorum, yolun yarısında olabilirim belki, belki de yarısını çoktan geçmişimdir kim bilebilir ki? Ama bildiğim tek şey var artık; öbür yarıda ilerlemek için kimseye ihtiyacım yok kendime ihtiyacım olduğu kadar….