Latest Entries »

Pi’nin Yaşamı

Değişmeyen bir durum bu filmde de kendini yineledi: büyük beklentilerle gidilen filmlerin sonu hüsrandır. Bu film için hüsran kelimesi biraz abartıya kaçmak olsa da beklentimi ne yazık ki karşılayamadı.
Film din ( bence aslında kendini/ varoluş nedenini) arayan Pi’nin çeşitli dinleri denerken bize verdiği din kültürü ve ahlak bilgisi dersiyle başlıyor. Bu kadar din üzerinde düşünmesinin nedeni olarak babasını gördüm ben: materyalist, bilim ve akla dinden fazla güvenen bu adam bence Pi’yi bu yola itiyor birazcık. Neyse dinlerin hepsi aynıdır, hepsi Tanrının başka varoluşsal biçimleridir falan mesajından sonra, Pi’nin tanrıyı okyanusta araması, bulması teması başlıyor tüm film boyunca sürüyor. Bu ara nasıl kişisel gelişim kitaplarından bıktıysam sinemada da aynı ışığı gördüm filmlerinden bıktım. Bu ikisi kesin çok satanlara girdiğinden olacak piyasada bolca var.
Film görsel olarak bence muhteşem. Okyanus harika gösterilmiş. Ama benim gibi arkasından köpekbalıkları gelme ihtimali yüzünden Karadeniz gibi köpekbalığının k sının olmadığı bir denizde bile yüzemeyen bir JAWS kuşağı elemanının bu filmden sonra denize olan bakışı yine ürpertici dev dalgalarla sarsılmış durumda. Fırtına sahneleri( her ne kadar mükemmel olsa da) dışında ki o ışığı okyanusta bulma sahneleri harikaydı. Kendimi orada hayal etmek hoşuma bile gitti. Yine de hayatı sorgulaması, anlamlandırmaya çalışması, hatta okyanusun ortasında !!! bir balık bulduğu için bu durumu Hint tanrılarından biriyle özdeşleştirme basitliği komikti. Hayır çölün ortasında balık bulsa bu tanrının mucizesi olur da , okyanusun ortasında Dominostan pizza gelmiş gibi bir mucize olarak balığın gelmesini görmesi…..
Film sonunda 2 farklı hikayeye doğru yol alıyor. Biraz seyirciye bırakmış sanki filmin baştan sona hikayesini, kahramanlarını. Ben klasik 40 lı yaşlarına girmiş, hayatın sillesini pekçok kez en yakınlarından bile kazık iyerek test etmiş bir ebeveyn olarak kötümser hikayeyi, yani kahramanların insan olduğunu kabul ettim. Oysa yaşamının başında, saf ve insalcıl kızım hayvanlarla geçen hikayeye inanmayı seçti. Onun hayallerini, hayata ve insanlığa bakışını bozmamak için tartışmadım bile. Bir gün nasılsa hikayenin aslını öğrenecek. O gün neden bugün olsun ki?????
Neyse yine de gidilip izlenmesi gereken bir film. Fazla beklenti içine girmeyip, çok beğenin diye yazdım bütün bunları. Belki böylece benim izlediğimden çok daha iyi bir film izlemiş olursunuz ….

20130120-214042.jpg

20130120-214052.jpg

SÖYLEMEYE DİLİMİN VARMADIĞI BİR GERÇEK: ARTIK 40 YAŞINDAYIM

On yaşıma girerken neler istiyordum pek hatırlamıyorum. Ama tahminen daha fazla kıyafet, ayakkabı belki oyuncak. O zamanlar isteme alanımız kısıtlıydı zaten, ne iphone vardı ne de ipad. Elma hala dalındayken ve kırmızıyken anlamlıydı bizim için ve sadece bir meyvaydı o günlerde.
Yirmiye girerken ki dileklerimi daha net hatırlıyorum. Bir an önce üniversiteyi bitirmek, işe girip kendi paramı kazanmak ve bu sayede üzerimde kimsenin hak iddia etmemesini bir an önce sağlamak. Kariyer hedefleri, evlilik planları, “önce kariyer mi- çocuk mu?” soruları, mezuniyet, ilk iş, ilk maaş, ilk özgürlük hissi, ilk cinsellik, ilk hamilelik, ilk çocuk… İlk defa kendinden başka birinin hayatından bu denli sorumlu olma hissi ve bununla beraber başlayan delice kaygılar; ilk banyosu, göbek bağı, “Kilo alıyor mu? Boyu uzuyor mu? Neden hastalandı? Ya ateşi yükselirse? İlaç vermek doğru mu? Vermezsek daha kötü olur mu?” sorularıyla geçen yıllar. Tabi doğum kilolarını vermek, kadınlığı kabul etmeyip hala bir genç kız edasıyla salınma isteği, “Aa senin çocuğun mu var? Hiç göstermiyorsun.” cümlesinin verdiği ego tatmini, ilk araban, ilk evin….Kısaca senden başka kimsenin çok fazla karışmasına müsaade etmediğin kendi günahıyla mebaliyle kendi yaşadığın hayatın. İlk başlardaki özgürlük duygusunun daha sonra nasıl da reşit olmandan önceki halinden bile daha bağlayıcı olduğunu anlamamaya çalıştığın yıllar. Bağımsızlığını kazandığını zannettiğin an eşine ve ailene aslında çok daha kalın zincirlerle bağlandığını ama bu zincirinin adının zorunluluk değil de SEVGİ olduğunu hissettiğindeki mutluluğun. Evli olmayanların sana özendiği, senin onlara özendiğin, iş arkadaşlarının kıskançlıklarını yaşadığın, ilk şahsi borçlara girip bir şeyler almaya çalıştığın, hep daha büyük bir ev, daha pahalı bir araba, daha kalabalık bir aile, daha çok tatil, daha fazla mücevher, daha yüksek bir kariyer, kısaca her şeyin çok çok daha fazlasını istediğin, bunun için çabaladığın, çalıştığın, hayaller kurduğun yirmili yaşlar, sizi ne çok özlemişim meğer. Kilo alsan bile çok hızlı verebildiğin, aynı gün içinde birkaç toplantı, eğlence, ev, iş, çocukla uğraşıp yine de ertesi sabah çok daha dinç uyanabildiğin, vücudunun sana değil, senin vücuduna hükmettiğin o yirmili yaşlar. Ne zaman geçip gittiniz? Nasıl bu kadar hızlı çıktınız hayatımdan? Neden?
Yirmileri nasıl keyifle hatırlıyorsam otuzları da bir o kadar hüzünle hatırlıyorum ne yazık ki. Büyük hayallerle başlayıp, onlardan daha büyük hayal kırıklıklarıyla geride bıraktığım otuzlarım: siz benim en değerlimsiniz aslında. Hayatı sizde öğrendim eğer hayat buysa. Ve hiç mi hiç beğenmedim. Evet daha olgunlaştırdınız beni. Kendimden çok çocuklarımım sağlığını, derslerini, yaşamlarını önemsememi öğrettiniz. Bencilliğimi bir kenara attınız, verici olmayı öğrettiniz. Hayatımın anlamının sadece BEN değil ONLAR da olduğunu kavramamı sağladınız. Artık kendi kilolarımdan çok kızlarımın kiloları, onların sağlıkları, sınavları, başarıları ilgi alanım oldu. Kendi arkadaşlık ilişkilerimden çok gündemimi hep onların arkadaşları, sosyal yaşamları, gelişimleri doldurdu fark etmeden. Zorla mı oldu bunlar? Asla, işte otuzların yirmilerden farkı buydu. Yirmilerde kalkıp gece yarısı ağlayan bebeğe bakmak zordu ya da bebek yüzünden tüm arkadaşlarının gittiği bir eğlence mekanına gidememek. Ama otuzlarda bunu seve yaptım, hem de hiç aklım kalmadan tamamen gönüllü olarak. Hatta otuzların ortalarında bundan daha fazla keyif aldığımı anladım. Çünkü arkadaşlarım, çevrem değişiyordu zaman zaman ama ailem sabitti. Hep yanımdaydılar ve daima yanımda olacaklardı ölüm bizi ayırana dek….
Ve ÖLÜMle de tanıştım otuzlarımda. Belki de bu yüzden hüzünle anıyorum sizi, beni ölümle tanıştırdığınız için. Ayrılacağımızı hiç düşünmediğim sevdiğimden, canımdan bir gün ayrılmak zorunda kalmak en acı tecrübeydi o yıllarda ve etkisi sandığımdan daha büyük oldu üzerimde: ruhum fiziğimle birlikte değişti ölümün etkisiyle. Hayatı tekrar anlamaya çalışmama neden oldu. Önceliklerimi sıraya koymama, değer verdiklerimin değip değmediğini sorgulamama ve daha pek çok şeye neden oldu babamın ölümü üzerimde. O güne kadar üzüldüğüm hiçbir şeyin gerçek üzüntü olmadığını anlamamı, ne yaparsak yapalım, nasıl yaşarsak yaşayalım eninde sonunda ayrılacağımız gerçeğini değiştiremeyeceğimi görmemi sağladı gidişin baba. Ergenken tartıştığımız basit konularda seni dinlemediğim için bir ömür pişman kalmama, ama beni sana her benzettiklerinde de en az o kadar gurur duymama neden oldu gidişin. Bir gidişin ne kadar acı olabileceğini öğrettin bana ve bu yüzden belki de geride kalanlara sımsıkı tutunuyorum şimdi. Herkesi yanımda görmek istiyorum, her anlarını paylaşmak istiyorum, saniyeler bile ayrıysam onlardan müsriflik geliyor bir gün ayrılacağımı bildiğim için. Çok üzdün beni çok. Biliyorum bunu isteyerek yapmadın ama artık her şeye farklı bakmama neden oldun. Yeterince olgun bulmazdın beni çoğu zaman, “Hiç büyümeyecek misin?” diye sorardın ya, büyüdüm artık merak etme. Büyüdüm hem de bir günde. En az senin kadar sorumluluk sahibiyim artık hayatımda. Hatta seni geçmiş bulunmaktayım kaygılar konusunda. Çok daha fazla kaygılıyım geleceğe dair. Çocuklarımın sağılığına, okullarına, geleceklerine en az senin benim için kaygılandığın kadar kaygılanıyorum merak etme. Aynı bana yaptığın gibi her gün soruyorum onlara bir dertleri, sıkıntıları var mı diye. Ve sakın merak etme meyva yiyip yemediklerini de, kitap okuyup okumadıklarını da devamlı kontrol ediyorum tıpkı senin gibi. Ve çok mutluyum aynı senin gibi onları çok seven bir babaları olduğu için.
Anlaşılacağı gibi hayattaki en büyük dostumu kaybetmek beni çok sarstı otuzlarımda. Pek çok şey anlamsızlaştı istemeden. Ama karakterim icabı gülmeyi hiç unutmadım, ağlarken de güldüm, mutsuzken de. Tek silahımın bu hayatta attığım kahkahalar olduğunu da otuzlarımda öğrendim. Ölmekten korktuğum için değil, benden sonra çok üzülecekleri için dua etmeye başladım Allah’a çok çok uzun yıllar daha yaşayabileyim de çocuklarım üzülmesin diye.
İnsanlardan da uzaklaştım bu yıllarda. Önceden gece-gündüz gezen, herkesle arkadaş olan BEN gitti, yerine yalnızlığı tercih eden bir BEN geldi sanki. Eskiden evde yalnız oturmak zulüm gelirken şimdilerde evden çıkmak zor gelmeye başladı. Çevremdekileri seçmeye başladım. Gereksizleri ayıkladım sanırım ya da hala ayıklama işlemim sürüyor. Uzun vadeli ilişkiler istiyorum artık, arkadaş değil dost olsun yanımdakiler karşılıksız, kıstassız. İnsan olarak beni anlayanları daha bir başka seviyorum ama onların da suçu yok aslında, ben bile hala çözmüş sayılmazken kendimi….
Gerçek anlamda büyüdüğüm yıllardı otuzlar. Hayallerimin bile bir sınırı var artık. İsteklerim daha mantıklı ve ulaşılabilirler. Sağlığım dışında hiçbir şeye ulaşamamak ya da kaybetmek eskisi gibi yaralamıyor beni. Olgun bir döneme girdiğimi düşünüyorum ve ne yazık ki hiç de memnun değilim aslında bu durumdan. Artık pek çok mekanda yaş ortalamasının üstünde bir yaşta olmak müthiş rahatsız ediyor beni. Kızımla aynı mağazadan alışveriş yapmaya direniyorum O istemese bile. Hala genç olduğumu kanıtlamak uğruna pek çok saçma şey yaptığımı göreceğinize eminim önümüzdeki günlerde. Otuzları her ne kadar sevmesem de ayrılmak da gelmiyor onlardan uzunca bir süre daha.
İyi yönleri de var tabi ki aslında; insanları olduğu gibi kabul ediyorum artık, değiştirmeye çalışmıyorum, direk ilişkimi kesiyorum arkama bile bakmadan. Herkes için düşündüğümü daha bir rahat ve kolay söylüyorum. Olayları daha net görüyorum falan filan… Yok ya kendimi kandıramıyorum sizi nasıl kandırayım? Yaşlanmanın güzel bir tarafı yok işte. Şimdi ki olgunluğumu ve farkındalığımı alın, bana yirmili yaşlarımın cildini, patavatsızlığını, kaygısızlığını verin razıyım. Gerisi palavra…..

Dördümüz yanyana oturuyoruz konuşmadan. Dördümüz de aynı denizin mavisine bakıyoruz, aynı martıların o derin mavinin üzerinde alçalıp yükselmelerini izliyoruz. Dördümüz de aynı göğün altındayız. Aynı rüzgar ürpertiyor tenimizi. Aynı kumsala basıyor ayaklarımız ve aynı noktaya bakıyor gözlerimiz. Dışarıdan bizi seyredenler ne kadar da uyumlu olduğumuzu düşünürler muhtemelen…

 

fotoğraf 1

Oysa fiziksel duruşumuzun aksine ruhlarımızda uyumdan eser yok gibi. Birimiz hafifçe gülümsüyor çaktırmadan, diğeri O’na inat kaşlarını çatmış sanki. Ben gel-gitler yaşıyorum kısa süreli onların yüzlerini okumaya çalışırken. Aynı hayat dilimini birlikte yaşıyorken nasıl oluyor da bu kadar farklı olabiliyoruz, bu kadar bağımsız? Hepimiz aynı göğün altında, aynı deli denizin kıyısında ayrı ayrı yaşıyoruz aslında…

 

fotoğraf 3

Önce açık mavi gökyüzünde bulutları seçebiliyordu gözlerim, denizde de dalgaları. Sonra yavaş yavaş azaldı ışık ve farkına varamadan, bakarken hala derin düşüncelerle uzaklara, göğün denizle kaynaştığı noktanın karanlığa gömülmesini izledik yine dördümüz birlikte. Kimse konuşmuyordu, konuşamıyordu karanlık ilerlerken. Sessizliği ilk bozanın kendisi olmasını istemiyordu belki de. Derken her yer karanlık oldu sonunda. Artık ne gökyüzü, ne deniz ayrılabiliyordu birbirinden bizim gibi. Karanlık onları kaynaştırmıştı işte büyük bir güçle. Sadece kıyıya vuran dalgaların sesiydi dünyayla hala varolan bağımızı koparmayan, diğer tarafa iyice geçmemizi engelleyen.

fotoğraf 2

Havayla beraber ruhum da karardı sessizce, çaktırmadan. O karanlık sadece göğe, denize düşmemiş meğer; içime de işlemiş sinsice. O güzelim mavinin tonlarından ne zaman ayırdı beni, aldı-götürdü karanlığın soğukluğuna hissettirmeden? Ve yine akşam olmuş bu şehirde, ruhumda, gönlümde.

fotoğraf 4

Sabahı beklerken bu sefer de gönüllü oldum karanlığın tonlarını keşfetmeye tümden; açık siyah, koyu siyah var mı gerçekten? Söz! Bulursam size de haber vereceğim karanlığın tonlarını gerçekten. Belki de çoktan buldum onları her hüznümde ağlarken……

Feyza YILMAZ

Nesin Vakfı’na ait olan MATEMATİK KÖYÜ’nün faaliyetlerini bir süredir izliyordum. Ama kızımın katılmasıyla birlikte köye olan ilgim arttı ve hakkında birinci ağızdan bilgi edinme fırsatı buldum.

Matematik Köy’ü İzmir’in Selçuk ilçesi’nde Şirince Köyü’nde 55 dönüm üzerine kurulmuş, taş yolları ve yine taş evleri ile gerçek bir köy. Burada matematikle ilgili pek çok faaliyet organize ediliyor. Bunlardan süreklilik arz edenler lise, üniversite ve yüksek lisans-doktora düzeyinde yapılan Matematik Yaz Okulları. Bu yaz okulları ile ilgili olarak bence vurgulanması gereken asıl konu, asla kar amacı için yapılıyor olmamaları. Yaklaşık 60 tane olan öğretmenlerin hiçbiri burada verdikleri dersler karşılığında ücret talep etmemekteler. Ali Nesin de tüm yazını, o sıcakta öğrencilere matematik öğretmekle geçiriyor. Bunu bırakın kar amacı için yapmayı bir de her sene zarar ediyorlar. Çünkü öğrencilerden talep edilen ücret sadece günde dört öğün verilen yemek, su ve diğer içecekleri karşılamak amacı ile alınıyor. Ücretli öğrencilerin yanında pek çok burslu öğrenci de kaldığı için ve köyün yiyecek dışında başka masrafları da bulunduğundan gelirler ne yazık ki giderleri karşılamıyor.

İşte bu noktada eğitim için yapılan fedakarlığa hem hayran kalıyorum hem de ben yapabilir miydim acaba diye öz eleştiri yapıyorum. Maddiyatın, hayatımızda neredeyse tüm değerlerin yerine geçtiği günümüzde zarar etmek pahasına bu kadar adanmışlık bana biraz da Tibet rahiplerini anımsatıyor. Köy, her türlü popüler kültür ürününden uzakta. Örneğin televizyon yok, lise öğrencilerinin kendi bilgisayarlarını getirmeleri yasak. Bu, bence gençleri birbirleriyle iletişim kurmaya zorluyor ki özellikle insanlar arası ilişkinin yerini insan-TV ve insan-PC ilişkilerinin aldığı günümüzde bir nev’i detoks olmakta. Özellikle de oraya yaz tatilini başka şekilde geçirmek yerine Ege’nin sıcağında günde 8 saat matematik dersi almaya hevesli olan öğrencilerin gittiği, bu öğrencilerin de hedefleri olan ( ya da olması gereken) bilinçli, iyi eğitimli yani teknolojiye yatkın gençler olduğu düşünüldüğünde 15 gün TV ve PC’den uzakta yaşamak bulunmaz bir fırsat bence.

Kızımın oraya gitmesini istememin tek nedeni matematik öğrenmesi değildi. Yukarıda saydığım televizyon ve bilgisayarın olmaması, köydeki tüm işlerin iş bölümü ile yapılması, birçok hocayla ve farklı okullardan gençlerle tanışacak olması ve eğitim için yapılan fedakarlıkları görüp anlamasını istemem diğer nedenlerdi. 15 gün sonunda gönderme amaçlarıma fazlasıyla karşılık verildiği için bu yazıyı yazma gereksinimi gördüm. Çünkü geçen sene başvurma aşamasında ne yazık ki hiçbir velinin yorumunu bulamadım. Katılanların deneyimlerini anlatmaları köyün faaliyetlerinin devamı yani tanıtımı için çok önemli Çünkü şimdiden benim çevremde bu köye ileride çocuklarını göndermek isteyen bir grup oluştu.

Köyün kazanımlarını biraz açıklamak istiyorum. Birincisi doğal olarak matematik öğrenimi ama bunu farklı yerlerden de edinebileceğiniz için tek çekim faktörü bu değil. Matematikten, okuduğu lise itibariyle biraz uzaklaşan kızım, Ali Nesin sayesinde matematiği tekrar sevdiğini söylüyor ki asıl kazanım bu işte. Çünkü sevilen her konuda başarılı olunacağına inanmaktayım. Yatakhanede birlikte kalınması, toplu yaşama kurallarına uyum konusunda diğer bir kazanım. Çocuklarımızın bir süreliğine bizim koruyuculuğumuzdan ve her şeyi onlar için kolaylaştırmamızdan uzaklaşması kişilik gelişimleri açısından oldukça önemli. Diğer bir kazanım da (bence en önemlisi bile olabilir) işlerin ortaklaşa yapılması. Birlikte yaşanılan insanların bulaşığını yıkamanın, yolları süpürmenin, tuvaletleri temizlemenin göründüğünden daha fazla yararı olduğu kanısındayım. Başkaları için bir şeyler yapmak, kendilerinin yarattığı dağınıklık ve pislikleri yine kendilerinin temizleyecek olması, kısacası toplum yaşamında sorumluluk sahibi olmaları, matematik köyünün matematik yanında verdiği ilave bir hayata hazırlanma eğitimi bence.

Tatil günü olan bir Perşembe günü hep birlikte gidilen deniz kıyısına, Nesin Vakfı’nın çocuklarının gelmesi, kızımdan duyduğum kadarı ile Ali Nesin’in onlarla gerçekten çok yakından ilgilenmesi, gerek O çocuklar gerekse bizimkiler için yaptıkları da öğrencilerin insanlık adına iyi bir örnek görmeleri imkanını sağlamış. İyi, fedakar, kendisinden çok başkalarını düşünen insan rol modellerinin azaldığı bu günlerde, kızımın bunları anlatması üzerine O’nu bu köye gödermekle ne kadar iyi bir iş yaptığımı düşündüm.

Tüm bunların yanında köyün bağışlarla yürüyor olması ve zarar etmesi canımı biraz acıtmakta. Köydeki su kaynakları bittiği için suyu olan başka bir arazi alınmak zorunda. Ayrıca yapıların da tamamlanması ve başka ihtiyaçlar için de para gerekli. Böyle bir köyün devamlılığının sağlanması için bir şeyler yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Aklıma bu köyün farklı da olsa bir eğitim kurumu işlevi gördüğü fakat diğer eğitim kurumları gibi bir Aile Birliği olmadığı geldi. Yıllardır çocuklarımın okul aile birliklerinde gönüllü olarak çalıştım. Gerektiğinde okulların gerektiğinde ise öğrencilerin eksiklerini tamamlamak için faaliyetler düzenledik. Bu köyün de, gerektiğinde maddi-manevi destek alabileceği bir Aile Birliği olması kanısındayım. Bunun için de facebook’ta bir grup kuruyorum. Ne kadar destek alabileceğimi şimdiden kestirmek zor ama en azından bu köye katılan öğrencilerin ve velilerinin bu birliğe gönüllü katılmaları ile bu grubun oluşabileceği fikrindeyim. Çocuğumuz ister katılsın ister katılmasın eğitimin desteklenmesi için herkesin bu gruba üye olması, köyün faaliyetlerinin desteklenmesi açısından çok faydalı olacaktır. Bu gönüllü eğitimciler için neler yapabileceğimi, onlara nasıl yardım edebileceğimi düşünüyorum. Benimle aynı fikirde olan herkesin bu grubu ve faaliyeti desteklemesini rica ediyorum. Grubun ilk faaliyeti olarak da herkesten, köyün ihtiyaçlarının karşılanması için de bağış yapmasını rica ediyorum. Matematik Köyü’nün Facebook’ta oldukça fazla takipçisi var. Bu kalabalık gruptaki herkesin 5-10 TL vermesi köyün acil ihtiyaçlarının karşılanması için çok yararlı olacaktır. Ayrıca bu miktarın kimseyi etkileyeceğini zannetmiyorum. Tek başımıza bu kadar az bir miktarla iyi bir yardım yapamayız ama hep birlikte olursak ülkemizin akıllı gençlere ihtiyacı olduğu bu günlerde bu gençler için çalışanların para yerine derslerle uğraşmalarına katkıda bulunabiliriz.

Facebook’ta MATEMATİK KÖYÜ AİLE BİRLİĞİ adı altında açılan gruba siz de tüm tanıdıklarınız davet ediniz. (http://www.facebook.com/#!/groups/344729272282363/ )

Bağış için:

NESİN VAKFI

İş Bankası
Parmakkapı Şubesi
Şube kodu: 1042
Hesap numarası: 0687054
İBAN: TR170006400000110420687054

http://www.matematikkoyu.org

Analiz Ağırlıklı Matematik Çalışta
Tarih: 25 – 29 Ekim 2012 (Kurban Bayramı, Köy’e geliş 24 Ekim 2012.)

Hedef Kitle: Lise ve matematik bölümü lisans öğrencileri

Daha fazla bilgi için:
http://matematikkoyu.org/etkinlikler/2012_kurban_lise_lisans/index.php

2012 Kurban Bayramı Lisans ve Lisansüstü Matematik Okulu
Tarih: 25 – 29 Ekim 2012 (Kurban Bayramı, Köy’e geliş 24 Ekim 2012.)

Hedef Kitle: Matematik bölümü üst seviye lisans, (doktora dahil) lisansüstü öğrencileri ve araştırmacılar.

Daha fazla bilgi için:
http://matematikkoyu.org/etkinlikler/2012_kurban_lisansustu/index.php

 

TERCİHLERİN HAYATLARINIZI NASIL ETKİLEYECEĞİNİZİN GERÇEKTEN FARKINDA MISINIZ?

 

Son günlerde pek çok kişinin gündeminde sınav sonuçları ve tercihler var. Henüz kızım için erken olmasına rağmen bu konuya olan ilgimden dolayı ben de tüm gelişmeleri takip etmeye çalışıyorum.

            Elimde olmadan kendi lise ve sınav dönemimle kıyaslıyorum doğal olarak. O günlere göre hem avantajlar hem de dezavantajlar söz konusu. TV programlarının özellikle tercihler döneminde çok etkili olduklarını görmekteyim. Neredeyse pek çok üniversitenin Rektörünü tanıma fırsatı buldum bu programlar sayesinde. Düzenli olarak takip edildiklerinde sisteme, üniversitelere, sınava, mesleklere, bölümlere ve daha pek çok bilgiye bu programlar sayesinde oturduğunuz yerden ulaşmaktasınız. Bu programları bizim evde yalnızca ben izliyorum. Kızım için henüz erken olduğundan, gereksiz heyecana kapılmasını ve kafasının karışmasını istemediğim için seyretmesi konusunda pek de hevesli değilim. Çünkü bana göre, hangi rektörü veya üniversite hocasını seyredersem seyredeyim, bağlı bulundukları üniversiteyi (doğal olarak) öyle bir övmekteler ki hani kazara bu konuda bir şey bilmiyor ve sadece o programı izliyor olsam çocuğuma sadece ve sadece o üniversiteyi yazması için baskı bile yaparmışım gibi geliyor. Çok şükür gerçekleri çok net biliyorum da aklımı çelemiyorlar. Ama herkes üniversiteleri, imkanlarını benim kadar bilmek zorunda değil. Sadece bu tür yayınları izleyerek fikir edinmeye çalışanların da olduğunun farkındayım. Kaygım bu kesim için: siz ya da çocuğunuz tercih aşamasına geldiyseniz herkesten daha fazla şüpheyle yaklaşın bu tür tanıtımlara derim.

            Programlar kötü ve izlenmemeli demek istemiyorum kesinlikle, söylemek istediğim ön bilgisi olmadan sadece bu programlardaki üniversite tanıtımlarına göre yapılacak tercihlerde hayal kırıklığına uğrama olasılığının yüksek olduğu. Yoksa sistem hakkında çok güncel bilgiler vererek bu alanda oldukça faydalı olduklarını düşünmekteyim. Kesin olarak karar veremediğim bir nokta bu programları velilerin mi yoksa öğrencilerin mi izlemesi gerektiği yönünde.

            İçeriklerine baktığımda bazen “iyi ki kızıma izletmemişim” diyebileceğim ölçüde kafa karıştırıcı konuların ele alınmasının yanı sıra, bazen de heyecanı olmayan bir öğrenciyi bile heyecanlandırmaya yetecek yayınlara da ne yazık ki rastladım. Bazen veliler için bazen de öğrenciler için gereksiz bilgiler var. Acaba bu programlar öğrenciler ve veliler için ayrı ayrı mı olmalı diye düşünüyorum.

            Nasıl ki bir diyet listesi kişinin kan değerleri, yağ oranı, metabolizma hızı, yaşı, kilosu gibi bireysel özelliklerine göre hazırlanıyor, aynı liste o kişide işe yararken başkasında zararlı bile olabiliyorsa, tercih listeleri de aynı diyet listeleri gibi kişiye özeldir. Burada önemli olan incelenmesi gereken parametrelerdir. Bu parametreler aileden aileye- öğrenciden öğrenciye  değişse de bazıları temeldir; şehir, bölüm, üniversite, başarı sırası, kariyer hedefi,  maddi olanaklar/olanaksızlıklar, mesleğin geçerliliği, iş bulma durumu…. Bu liste uzayıp durur.

Çocuğunuz istediği kadar büyük şehirde okumak istesin, puanı/yüzdelik dilimi yetmiyorsa, o şehirde okutabilecek imkanlarınız yoksa, alabileceğiniz bursların dahi yetmeyeceğini düşünüyorsanız bu konuyu en başında çocuğunuzla konuşmanızı öneririm. Herkesin yaşam standartları dolayısı ile ihtiyaç duyduğu maddi imkan farklıdır.  100 liraya benim çocuğumun geçinebileceği bir şehirde belki sizin çocuğunuz 200 liraya geçinemeyecektir. Burada etraflıca konunun analizi gerekmektedir. Mantık çerçevesinde özellikle öğrencinin istekleri de ön planda olmak şartı ile karar verilmelidir. Ama sırf sizin büyük şehir fobinizin ya da çocuğunuza olan güvensizliğinizin O’nun hayatını etkileyen en önemli kararlardan birisini alırken, mantığınızın önüne geçmesine de izin vermemelisiniz.

            Bazı görüşlere göre tercihe aile karışmamalı, öğrenci tek başına yapmalıdır. Bu durumun da aileden aileye ve çocuktan çocuğa değişebileceği kanısındayım. Aile üniversiteler, sistem, bölümler, iş bulma oranları gibi konularda öğrenciden bilgisizse tabi ki karışmamaları daha akılcı olabilir. Ama gündemi takip edebilen, üniversiteler, bölümler, hatta şehirler, bu bölümlerin çocuğun ileriki kariyer planlamasına olacak katkıları (ücretsiz yurtdışı masterı, yurtdışı staj imkanları, yabancı üniversitelerle değişim programlarının olup olmadığı v.b) konusunda bilgi sahibi olan anne-babanın olaya müdahil olması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu durum (kendimi de düşünerek biraz özeleştiri olacak ama) bazen “her şeyi ben biliyorum, ben senden tecrübeliyim, doğru kararı ancak ben veririm” sendromu yaşayan bir sürü anne-baba görmemize neden olmaktadır. Unutmamalıyız ki çocuğumuza ne kadar “ben biliyorum” dersek O da o kadar kendinin bizden daha çok bildiğini kanıtlamaya çalışacak, olayın boyutu mantıklı tercihten mantıkdışı güçler kavgasına dönüşecektir. Tamam, siz daha bilgili ve tecrübeli olabilirsiniz. Ama O’na “senden güçlüyüm” mesajı vermek yerine, “Gücümü senin de en az benim kadar hatta benden daha fazla güçlü olman için kullanmak istiyorum. Lütfen bu gücü senin yararına kullanmama izin ver.” şeklindeki yaklaşımların hele de hala ergen olan çocuklarımıza yaklaşımımızda daha pozitif olacağını düşünmekteyim.

            Çevremdeki örneklere bakınca, anne-babası üniversite mezunu olmayan, hatta neredeyse cahil denilebilecek kadar bilgisiz (yanlış anlamayın sadece eğitim konusunda bilgisizlikten söz ediyorum) ebeveynlere sahip olan başarılı (bunu özellikle vurguluyorum) arkadaşlarımın benden daha iyi tercihler yaptıklarına şahit oldum. Onlar benim gibi her şeyi bilen, dolayısı ile yönlendirmekten çekinmeyen anne-babalara sahip olmadıkları için her şeyi kendi çabalarıyla ve kendi istekleri doğrultusunda yapmışlardı. Bazen bilgili ve ilgili ebeveynlerin çocuklara yararları kadar zararları da olduklarını düşünüyorum.

            Bir başka veli tipi de kendi sahip olamadıklarına çocuklarının sahip olması için yanıp tutuşanlardır. Kendisi tıp okuyamadı diye zorla tıp okutmaya kalkanlar bunun en sık rastlanılan türü galiba. Bu tutumun da özellikle tercih döneminde ters tepeceği aşikar. Zaten bu tür ebeveynler büyük ihtimalle bu tutumlarını en başından beri çocuklarını yetiştirmede kullanmışlardır ve ortaya, her istediği yapılmış, sınırsız imkanları olan, istemeden tüm ihtiyaçları fazlasıyla karşılanan, kural konulamamış, yaptıkları hatalar için ceza almamış çocuklar çıkmıştır. Bu durum bence veli için de öğrenci için de en karmaşık olan durumlardan birisidir ve elimden “Kendi düşen ağlamaz.” Demekten başka bir de profesyonel yardım almalarını önermek gelmektedir.

            Karşılaştığım hemen hemen her öğrenci, veli, öğretmenle sohbet etme fırsatını kaçırmıyorum. En çok hayret ettiklerim lisenin son sınıflarında olmalarına rağmen hala seçecekleri meslekle konusunda kararsız olanlar. Bu kararsızlığı bir nebze anlayabilirim; tıp, diş hekimliği, eczacılık ya da mühendislik dalları arasında net olarak birini seçememiş olmak anlaşılabilir. Çünkü sonuçta bunlar kendi aralarında ortak bir gruba üye meslekler olup, sınavla aldıkları puan türleri de aynıdır. Ama tıpla mühendislik hatta bu sene sıkca görüldüğü gibi hukuk-tıp-mühendislik arasında karar verememeyi anlayamıyorum. Burada suçu asla öğrenciye de bulmamaktayım. Birinci suçlu ne yazık ki eğitim sistemimiz. Yıllardır bu konu üzerinde yoğunlaşılıyormuş gibi gözükse de hala okulları Fen, Sosyal ve Anadolu Lisesi diye ayırmaktan öte gidilebilmiş değil. Bu ayırmanın sorunu çözeceğini sananlar yanılıyorlar çünkü Fen Lisesi’ndeki öğrenci hem tıp, hem mühendislik hem de hukuk yazabilecek puan türlerini alabilmekte. Alan içi/alan dışı uygulamasın kaldırılması ile okullardaki yönlendirme sorumluluğu Rehber öğretmenlere düşmekte. Bunun devlet okullarında ne kadar verimli olduğu tahmin edersiniz de özel okullarda da çok farklı değil kanımca. Rehber öğretmenlerin çocuğu yönlendirebilecek kadar resimden, müzikten, mühendislikten, tıptan, hukuktan anlamaları gerekmektedir. Her bir bölüm için gereken özellikleri net bir şekilde bilmeleri gerekir. Bu kadar donanıma sahip kaç öğretmen var gerçekten merak ediyorum. Sistemin böyle olduğunu bile bile çocuğunu son ana kadar gerektiği şekilde önlendirememiş olan aile de buradaki ikinci suçlu.

            Burada kendimden örnek vermek istiyorum. Kızlarımı varsa yeteneklerini keşfetmek için bale, dans, drama, müzik, yüzme, resim gibi pek çok aktiviteye katılmaları için teşvik ettim. Yıllarca o kurs senin, bu kurs benim dolandım. Derslerin artmasıyla birlikte aktiviteleri de sınırlamaya başladık. Zaten bu sırada neyi sevip neyi sevmedikleri de ortaya çıkmıştı. Büyük kızım resim ve piyanoda, küçük de dans ve yan flütte karar kıldılar. Balerin olmadılar ama küçük yaşta klasik müzik dinlemeye alıştılar, bir grupla birlikte hareket etmeye ve en önemlisi sahnede kalabalık önünde olmaya alıştılar. Hedeflerim de bunlardı zaten. Müzik için de yeteneklerini sınamadan önce az ya da çok alacakları her müzik eğitiminin zekaları üzerine etki yapacağına emindim. Bu kurslar onların sosyalleşmelerine katkıda bulundu. İkisi de çekingen değiller, hatta girişkenler. Topluluk içinde uyulması gereken kurallar olduğunun farkındalar. En önemlisi kendilerini diğerlerinden farklı kılan bu özelliklerinden ( piyano çalmak, dans etmek) oldukça memnunlar. Bu kurslara gerçekten iyi paralar ödedim ama şimdi bunları yapmak isteyenler için pek çok ücretsiz ya da çok ucuz olan faaliyetler var. Bu arada büyük kızımın okumaya olan ilgisi ortaya çıktı. Oradan siyaset, politika derken hukuk gibi sosyal bilimlere merak sardı. Bu ilgisi üzerine onu İstanbul Üniversitesi’nin Çocuk Üniversitesi kapsamında yaptığı Uluslar arası Siyaset Yaz Okulu’na gönderdim. Bu yaz okulu sonucunda iki şeye kesin karar verdiğini söyledi: Hukuk gibi bir sosyal bilimler okumak ve kesinlikle bunu İstanbul’da okumak. Bu konudaki kararını destekleyerek kazanırsa okuyabileceğini söyledim. Kendisi şimdi İstanbul Sosyal Bilimler Lisesi’nde okuyor ve hukuk yazacağını söylüyor (henüz Lise 2’de). Çocuk yetiştirmek SORUMLULUK, ZAMAN VE İLGİ gerektirmekte. Bu üçünden sizde yoksa anne-baba olmadan bir kez daha düşünün derim.

            Gelelim tercihlere yeniden; bu günlerde en çok şikayetci olduğum başka ve belki de en önemli konu, tercihler konusunda yorum ve yönlendirme yapan uzmanların ikiyüzlülüğü. Ülkenin ve dünyanın ekonomik kriz yaşadığı, başta ekonomi ve teknoloji olmak üzere pek çok alanda çok hızlı gelişmelere şahit olduğumuz ir zaman aralığında yaşamaktayız. Benim zamanımda belli başlı meslek gruplarında iyi ya da kötü ol fark etmez, bir standart ücret kazanırdın ve bu kesindi. Ama şimdi her şey zorlaştı. Mesleğinin ne olduğundan daha çok nasıl olduğun hayat kaliteni belirlemekte. Bir kere Boğaziçi, ODTÜ, İTÜ, İÜ, Koç, Sabancı, Galatasaray, AÜ, Bilkent ve birkaç tane daha üniversitede okumak artık bir marka olmuş durumda. Ne demek mi istiyorum; hukuk oku da hangi üniversitede okursan oku, lafı bence kendini avutmaktan başka bir şey değil. Tabi ki üniversitelerin hukuk bölümleri arasında fark var yoksa neden biri ilk 100’dki öğrenciyi alırken diğeri 6000lerdeki öğrenciyi almakta? Ama sonuçta hedef hukuksa hedeften şaşmaktan yanayım.

            Mühendislik için konuşacak olursak; ben çevre mühendisiyim. Bana bu bölümü yazıp yazmamayı soranlara hayır diyorum. Sırf kendi egomu yükseltmek için mesleğimi övüp, çocuğa yazdırırsam ve o da mezun olunca işsizler ordusuna katıldığında bana gelip “ hani övmüştün ne oldu?” derse diye hayır diyorum. Bu mesleğimi sevmediğim anlamına gelmiyor. Tam tersi o kadar çok seviyorum ki, ama ülkenin şartları ortada, mezun ve halen okumakta olan çevre mühendisi sayısı ortada. Bu bölümü yazmak bile bile lades demektir. Bu bölümden bundan sonra akademisyen, başarılı mühendis çıkmayacak mı yani? Tabi ki çıkacak. Bunun gibi işsizlik sorunu çeken pek çok meslek grubunda olacağı gibi bu gruptan da çok başarılı olanlar, hemen iş bulanlar, kariyerinde yükselenler olacak. Ama nasıl, önce iyi bir üniversite, yabancı dil, master ( ki bence yüzde yüz yurt dışında olması lazım), iyi bir staj, teori kadar pratiği arttırmak için her fırsatı değerlendirme gibi özellikleri olanlar öne çıkacaklardır. Ama bu grup için riskli bir durumdur. Bu mesleği çok iyi biliyor, yaşanabilecek her türlü olumsuzluğa karşı yılmayacağınızı düşünüyorsanız yani idealistseniz yazın. Ama bu kadar özverili olduktan sonra yaptığınız özverilerin, aldığınız eğitimlerin karşılığını görmek istemekteyseniz iş bulma şansınız daha fazla olduğu başka bir alana yönelmenizi tavsiye ederim. Çevre mühendisliğinin Türkiye’deki en büyük sorunu hala mesleğin tam olarak bilinmemesinden kaynaklanmaktadır. Bunun gibi adı çok süslü olup, hala anlaşılamayan bir sürü meslek de olduğu gibi. Ama programlardaki rektörleri dinleyen sanır ki oradan mezun olan herkes hemen iş bulacak ya da hedefine ulaşacak. İstahdamı en az olan bölümleri bile övmelerine dayanamıyorum.

            Ülkemizde ne yazık ki tüm dünyada olduğu gibi ihtiyaca göre bölümlere öğrenci alınmamakta. Örneğin ülkemizde kaç tane daha Uluslararası İlişkilerciye ihtiyaç var merak ediyorum (tanıdıklarımdan çoğu işsiz çünkü). Aynı şekilde bankacılık mezunları; bankalarda çalışan tanıdıklarımın hepsi başka bölüm mezunu. Hemşirelik bölümünden mezun olmayan birisi hemşire olabilir mi? Ama bankacılık, sigortacılık, uluslararası ilişkiler ve çevre mühendisleri yerine nedense başka meslek gruplarından istihdam yapılmakta. Bu durum devam ettiği sürece kızımın hukuk yazmasını destekleyeceğim. Çünkü hala en azından sadece hukuk fakültesi mezunları avukatlık yapabilmekteler.

 Herkesin üniversite okumasının bir mahalle baskısı olma durumu da başka bir sorun. Okumamışsa, 2. sınıf vatandaş muamelesi göreceğinden çekindiği için pek çok öğrenci bilmediği, istemediği bölümler yazmakta, veliler de bunun için çocuklara baskı yapmaktalar. Oysa mesleğini yapmayacağı bir bölümde okuyacağına, üniversite dışında başka ilgi alanlarında eğitim alınması ama aynı zamanda Açık Öğretim Fakültesinde de istediğine en yakın bir alanda ön lisans tamamlaması O kişinin iş hayatına daha kısa sürede atılmasına, gereksiz yere üniversite için harcayacağı giderlerini belki de iş kurma için sermaye yapmasına olanak sağlayabilir. Artık eğitim kapısı sadece üniversiteler değil, internet bile etkin kullanılabildiğinde üniversiteden çok bilgi sunmakta size. Örneğin ben 2 yıldır MIT’nin online kurslarından ücretsiz dersler alıyorum kendi alanımda. MIT hocalarının yüzyüze sınıflarda anlattıkları derslerin notları ve diğer tüm materyaller isteyenler için kullanıma açık. Muhteşem bir bilgi kaynağı hem de evimdeki bilgisayarın başından kalkmadan Amerika’daki en iyi üniversitelerden birisinin online öğrencisi olarak. Aynı şekilde dil kursları da artık online. Ücretsiz takip edebileceğiniz gramerden tutun da konuşma pratikleri dahi mevcut. Artık bilgisayarınız ve internet bağlantınız varsa istediğiniz her şeyi olabileceğiniz bir çağda yaşadığımıza inanıyorum.

Bence hukuk, tıp, eğitim fakülteleri gibi bazı bölümler fazla popüler. Bu dezavantajlı bir durum, çünkü herkes bu bölümleri istemekte ve tercih listesinin başına koymakta. Oysa biraz ileri görüşlülük avantajlı olabilir. Örnek vermek gerekirse, benim zamanımda Beslenme ve Diyet Bölümü puanları oldukça düşüktü. Ama Dünyayla birlikte ülkemizde de şişmanlık sorununun artması Diyetisyenliği en popüler mesleklerden birisi yaptı. Aynı şey Lojistik için de geçerli. Birkaç yıl önce bu bölümün bu kadar istihdam yaratacağını düşünemezdim. Lojistik diye bir meslek ve eğitim grubu yoktu. Oysa AB’ne girme süreci,gelişen pazar politikaları , taşımacılık alanında getirilen kurallar bu meslek grubuna olan ihtiyacı arttırdı. Aynı durum başka meslekler için de olabilir. Biraz internet araştırması, özellikle diğer ülkelerdeki güncel gelişmelerin takibi, uluslar arası kanunların yaptırımları sonucu ortaya çıkacak ya da istihdamı artacak meslek bölümlerine bugün düşük puanlarla girilip, ileride çok avantajlı olunabileceği kanısındayım.

Son olarak da özellikle Eğitim Fakültesi’ni yazarak öğretmen olmak isteyenlere birkaç şey söylemek arzusundayım. Çocukları seviyorsanız, karşınızdakine yeni bir şeyler öğretme kabiliyetiniz ve isteğiniz varsa, yenilikleri yakından takip edecekseniz, mesleğinizin çok kutsal olduğuna inanıyorsanız yazın. Üniversiteden mezun olduktan 15 sene sonra bile hala aynı bilgileri, aynı yöntemlerle verecekseniz, çocukları “aracı” velileri “müşteri”, işinizi para kazanma yolu olarak görecekseniz lütfen başka bir bölüm yazın. Toplumun ileri gitmesi sadece ve sadece öğretmenlere bağlıdır. Çünkü çocukların tüm kalıcı bilgi ve alışkanlıkları edindikleri dönem öğretmenlerle geçmektedir. O çocuğun ileride araştırmacı mı yoksa kopyacı mı olacağı; hedefler koyabilen ve bu hedeflere ulaşma yollarını bilen biri mi yoksa amaçsız günübirlik yaşayan bir birey mi olacağı; kendisiyle gurur mu duyan yoksa özelliklerinden nefret mi eden…ve daha sıralayabileceğim pek çok özelliklere sahip olup olamayacağı hep okul sıralarında belirlenmiyor mu? Öğretmen adaylarının görevlerinin bilincinde olmalarını çocuklarım-çocuklarımız adına diliyorum. Hiçbir meslek grubu öğretmenlik kadar ülkenin geleceğini etkileyememektedir. Geleceğin Cumhurbaşkanlarının, Başbakanlarının, milletvekillerinin, bürokratlarının düşünce yapısının mimarları olacağınızı unutmamanız dileğiyle…

Bu yazı dizisinde yeni 4+4+4 sistemini, oldukça detaylı olarak incelemeye çalışacağım.

Yapılması planlanan bu değişikliklerle birlikte halen uygulanmakta olan 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitim yerine, 12 yıllık zorunlu kademeli eğitim getirilerek 12 yıllık süre üç kademeye ayrılmıştır. Birinci kademe 4 yıl süreli ilkokul (1. 2. 3. ve 4. sınıf), ikinci kademe 4 yıl süreli ortaokul (5. 6. 7. ve 8. sınıf) ve üçüncü kademe 4 yıl süreli lise (9. 10. 11. ve 12. sınıf) olarak düzenlenmiştir.

MEB yetkilileri yapılan bu değişikliğin AB standartlarını sağlamak yani lise mezunu genç sayısını arttırmak için yapıldığını belirtmekteler. Bunun yanısıra ilköğretim 1. kademede bulunan örneğin 1. sınıf öğrencisinin, 2. kademe öğrencisi ile okul içinde aynı mekanları kullanımının yarattığı sıkıntıları gidermede de etkili olacağı görüşündeler.

Belirttikleri 1. amaç oldukça uygun bir hedef. Hepimiz ülkemizdeki gençlerin enaz lise mezun olmasını arzu ederiz. Ama bunun sadece eğitim sistemini değiştirmekle sağlanabileceğini düşünmek biraz hayalperestlik bence. Özellikle lise okumayan/okuyamayan öğrencilerin neden eğitimlerini bıraktıkları konusunda çok geniş kapsamlı araştırmalar yapılıp, olayın sosyo-ekonomik, politik, psikolojik nedenleri irdelenerek multidisipliner bir yaklaşım gerekmektedir. Örneğin ev bütçesine katkıda bulunmak amacıyla liseye gitme yerine çalışmak zorunda kalan bir gencin sorunu, eğitim sistemine zorla yaptırım getirme ile çözülemez. Bu gençlerin sisteme kazanımı için örneğin verilen bursların arttırılması ya da liselerde ücretli çalışmak/staj gibi aktiviteleri hayata geçirmek, çözümün kalıcılığını ve sürdürülebilirliğini arttıracaktır.

2. amaç olarak belirtilen aynı mekanların kullanılmasının çocuğa zarardan çok yararı olduğu görüşündeyim. Büyük kızıma kitap okumayı, ders çalışmayı, odasını toplamayı ben öğrettim. Oysa ikinci kızımda herşeyin otomatik olarak geliştiğini gözlemlemekteyim. Önünde kendisi gibi bir çocuk olan rol model abla olması, rol model olmaya çalışan ebeveynden daha etkili galiba. Kendisini anne ya da babasının yerine koyabilmesi algısal açıdan zor olduğundan bizi taklit etmesi de biraz daha zor ve uzun sürmektedir. Oysa kendisi gibi hala çocuk olan abla/abinin davranışlarını benimsemesi, hele de büyüme arzusunun şiddeti ile daha kolay olmaktadır.

Bu bağlamda yeni sisteme gelecek olursak, çocukları izole ederek sadece kendi yaş gruplarından oluşan ortamlarda yaşamaya zorlamanın kişisel gelişimleri açısından negatif etki yapacağını düşünmekteyim. Yemekhane kuyruğunda nasıl durması gerektiğini, tuvaleti nasıl kullanacağını hep gözlemleyerek uygulamaya geçiren çocuklar, kendisi gibi yetenekleri henüz gelişmemiş yaşıtlarıyla daha yavaş ilerleyecektir.

Olumsuz davranışların da bu yolla öğrenildiği bir gerçektir ki sistemin değişmesinin temel çıkış noktalarından birisi budur.Doğal olarak olumlu özelliklerin yanı sıra büyük öğrencilerden olumsuz davranış tarzları da göreceklerdir tabi ki. Ama zaten hayat böyle değil midir? Bu sistem bize der ki, her gördüğümüz olumsuzluğu hemen davranışa dönüştürürüz, o zaman görmeyelim. Yok böyle bir şey. Bu, cinayet filmi izleyen herkesin sokaklara dökülüp adam öldürmesi gibi bir şey. Burada rehberlik sistemlerinin ve ebeveyn bilincinin devreye girmesi gerekmektedir. İyi ve kötü davranışlar çocuğa öğretilerek, empati yeteneğinin arttırılması sağlanmalıdır. Siz çocuğunuza ders dışında, sosyal gelişimini sağlayacak eğitim vermezseniz, inanıyorum ki istediğiniz kadar izole edin yanındaki arkadaşının her türlü davranışını sorgulamadan kopyalayan, kopya nesiller yetiştirirsiniz.

Yazı dizimin devamında sistemin diğer öngörülerini irdelemeye devam edeceğim.

4+4+4 Eğitim sistemi ile ilgili MEB’in sayfasındaki soru ve cevaplara aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

http://www.meb.gov.tr/duyurular/duyurular2012/12Yil_Soru_Cevaplar.pdf

http://www.anatoliadaily.com/irst/index.php/main-subjects/others/1024-do-not-we-need-an-urgent-enviromental-policy-for-eu-adoption

Do Not We Need An Urgent Enviromental Policy For EU Adoption?

Monday, 14 May 2012 10:16 Feyza Yılmaz
 

DON’T WE NEED AN URGENT ENVIRONMENTAL POLICY FOR EU ADOPTION?

I took part in many academic research projects during my studies, and participated in many scientific seminars, conferences and events such as workshops. In the field of “Environment” unfortunately all developments in the academic environment remain limited and I observed that a research scholar offered developments to another scholar.

It is undeniable in our country that the results of research are not presented to the public and legislators. The front row seats of these scientific events are given to VIP. Perhaps as a coincidence, but during my participation, except for several very important conferences, these seats were always vacant.  Sometimes during the first session they would be partially filled, but were later destined to remain empty.  Legislative representatives of the political authority participate in this kind of scientific congresses mandatorily, and often because they do not have enough information about the subject no benefit is taken.  Ultimately, though, no matter what direction the research points, the events within the framework of environmental policies, orient towards a political group they represent. In our country we see that people, when it comes to the “environment”, because of the priority of the economic crisis, will pursue “cheap products” instead of “clean, non-polluting products”.

Given the starting point that not everybody is educated in environmental issues, that the citizens of this nation do not have even basic knowledge about the environment, the creation of healthy communities and the implementation of environmental policies cannot be expected.
The first step in this issue that should be taken is to create conscious civil society. This can be done in several steps. The first step is the longest but the most reliable and sustainable.
It is very difficult to adapt new forms of learned behavior after a certain age into our daily lives. However, in childhood skills and knowledge gained is effective for all our lives. This is why, particularly in primary curriculum courses, the subject of environment must be added. Especially since changes in the primary system are being discussed these days, it makes me wonder why “the environment” is not brought into these courses.
While changing this system to create more successful students, they are not thinking to educate our students for protection of the planet we live on, so that the world can accommodate us for a longer time. However we work, the goal of our efforts is to achieve “a better quality of life”, is it not? There is no clean drinking water resources left, no clean air to breathe, our diet, instead of fresh agricultural products grown in the region, is produce with hazardous chemicals, can it be considered that we reached our goal?  Healthcare expenses, plastic water bottles, “organic” branded products, as long as we’re spending, how much money we earn is important?  In this context, the introduction of environmental courses in the curriculum of primary education, is very important in terms of guaranteeing the future.
The second step which can be taken in the process of informing and awareness of civil society is to bring NGOs (Non Governmental Organizations) into action.
Although quite advanced compared to many countries, our country have been left behind in terms of NGOs.   The number of associations in Turkey, despite the increase of 44% per year in the last 10 years is now 90900 (www.dernekler.gov.tr).  However, there are 2.1 million inGermany, inFrance there are 1.47 million associations. Again, the number of members in associations in our country is nearly 8 million people, approximately one for every 866 people, while this is one in 40 people as members of associations in France and Germany (BBC, 06/16/2011).

With a population of around 9,000,0000Sweden, the sum of the number who are members of NGOs is around 70-80,000,000. In other words, every citizen is a member of at least five associations (Girgin Sarah Barnes, NGOs inTurkeyin the EU Process, Business News Journal).

NGO participation most of the time is insufficient to create public opinion.  Concerning the environmental, the public “polluter-middle-aged, producing and consuming” segment, has grown up without sufficient environmental knowledge and awareness and the environment has never been the priority.  Studies on this subject should be initiated urgently.  To create the public agenda, all the scientific studies and research in simple language understood by the entire public should be done with media campaigns to attract attention.  In this issue the best project practices should be considered.  Ka-Der used celebrities in media advertisements to promote the Association to benefit women candidates in elections, in the same context, many women’s organizations also used celebrity faces in order to create the agenda for the physical abuse of women.

If we won’t inform our public and make them aware of the environment, we can’t discuss the result of this later.

In the process of admission to the EU (European Union) one of the things to be done is EU Environmental Directives adoption, adaptation and implementation.  In many areas, people are confronted with passive resistance of the process.

These directives, which will be implemented on and affect the citizen directly, will need to be explained in terms of the changes done, and why.   All changes made in the name of “EU integration process” may cause political uproar.  Legislators represent a particular political structure.  If the people do not share the same political opinions, the benefit of environmental directives not adequately understood may be regarded as “political” and not endorsed. However, knowledgeable and informed citizens about the environment, if they accept that it is necessary for us to lead healthy and quality life during the regulatory process of gaining admission to the EU, the harmonization process will be more efficient and quick.

To create and attract attention, and then to make people aware of the connection between universities and the public will be a major part of NGOs role.  But here is another problem encountered:  Are NGOs sufficiently aware of their duty, authority, responsibility and power?  NGOs and the EU is another major problem that requires investigation and interrogation.

http://www.anatoliadaily.com/irst/index.php/main-subjects/others/1031-setting-priorities-for-climate-change-for-getting-closer-to-european-union

“SETTING PRIORITIES FOR CLIMATE CHANGE “
FOR GETTING CLOSER TO EUROPEAN UNION

By Feyza YILMAZ,2012

1. INTRODUCTION

Climate change can be identified by a change in the state of the climate that can be identified (e.g., by using statistical tests) by changes in the mean and/or the variability of its properties and that persists for an extended period, typically decades or longer. Climate change may be due to natural internal processes or external forcings, or to persistent anthropogenic changes in the composition of the atmosphere or in land use (11).
Climate change is at once a problem of development and also a symptom of ‘skewed’ development and it is real and without urgent action it will devastate life on earth. There is evidence that some extremes have changed as a result of anthropogenic influences, including increases in atmospheric concentrations of greenhouse gases. So GHG (Green House Gas) emissions associated with the provision of energy services are a major cause of climate change.
A changing climate leads to changes in the frequency, intensity, spatial extent, duration, and timing of extreme weather and climate events, and can result in unprecedented extreme weather and climate events (11).
Extreme events will have greater impacts on sectors with closer links to climate, such as water, agriculture and food security, forestry, health, and tourism.
One of the impact of environmental crises caused by GHG is an dangerously increasing of global average temparature. The IPCC Fourth Assessment Report (AR4) concluded that “Most of the observed increase in global average temperature since the mid-20th century is very likely due to the observed increase in anthropogenic greenhouse gas concentrations.”(9).
The global average temperature has increased by 0.76°C (0.57°C to 0.95°C) between 1850 to 1899 and 2001 to 2005, and the warming trend has increased signifi cantly over the last 50 years (10).
To avoid adverse impacts of such climate change, global average temperature rises must be limited to no more than 2°C above. In order to achieve this, GHG concentrations would need to be stabilized in the range of 445 to 490 ppm CO2eq in the atmosphere. The Governments should therefore be heard in global discussions around environmental assessments. To be environmentally benign, energy services must be provided with low environmental impacts and low greenhouse gas (GHG) emissions.
Economic losses from weather- and climate-related disasters have increased. Loss estimates are lowerbound estimates because many impacts, such as loss of human lives, cultural heritage, and ecosystem services, are difficult to value and monetize, and thus they are poorly reflected in estimates of losses.
Social, economic, and environmental sustainability can be enhanced by disaster risk management and adaptation approaches.
All societies require energy services to meet basic human needs (e.g., lighting, cooking, space comfort,mobility, communication). For sustainable evironment, delivery of energy services needs to be secure and have low environmental impacts. Renewable energy is the best option to mitigate climate change.
By developing renewable energies we can place the world on a path to sustainable clean energy, cut emissions of greenhouse gases and benefit the environment.

Some numbers from Rio+20 (1)
13%
of global energy supply comes from renewable energy sources Keeping Track of our Changing Environment: From Rio to Rio+20, UNEP 66%
of all new electricity generated in sub-Saharan African after 1998 has come from renewable sources UNEP Finance Initiative
2012 30%
of the world’s fish stocks are overexploited, depleted orrecovering from depletion UNEP Green Economy in a Blue World
4 million
estimated child deaths globally per annum due to environmental hazards. — UNEP Annual Report 13.1 billion
tonnes of waste — 20 per cent more than present levels — is projected will be produced in the world by 2050 — UNEP Annual Report 85%
of rural population in Sub-Saharan Africa relies on biomass for energy. — UNEP Finance Initiative 2012
30,000%
increase in solar energy supply since 1992 — Keeping Track of
our Changing Environment:
From Rio to Rio+20, UNEP
2. CHANGES IN CLIMATE, THEIR IMPACTS AND THE GREENHOUSE EFFECT
Since the industrial revolution started around 200 years ago, mankind has been burning fossil fuels. These are under ground stores of energy such as coal, oil and natural gas which were formed from the remains of dead plants and animals over millions of years. Burning fossil fuels releases large amounts of Carbon Dioxide (CO2) into the atmosphere. Carbon Dioxide is one of the most significant greenhouse gases and this man-made emission increases the greenhouse effect and disrupts the natural balance of the earth’s climate (2).

Figure 1.The most important greenhouse gases

Figure 2. Where the most important greenhouse gases come from
According to the Department for Transport, the transport sector produces about one quarter of the UK’s total emissions of carbon dioxide (CO2), the main greenhouse gas. Road transport contributes 85% of this, with passenger cars accounting for around one half of all carbon emitted by the transport sector. For this reason, low-carbon vehicles and fuels offer opportunities to radically reduce the environmental impact of road transport – both locally in terms of reduced air pollution emissions and lower noise and globally in terms of climate change (5).
Table 1. Pollutants (5)
Exhaust Constituent Nature and Effects
Nitrogen (N2) No adverse effects
Oxygen (O2) No adverse affects
Water (H2O) No adverse affects
Carbon Dioxide (CO2) Non-toxic gas, but contributes to climate change.
Carbon Monoxide (CO) Results from incomplete combustion of fuel. CO reduces the ability of blood to carry oxygen and can cause headaches, respiratory problems and, at high concentrations, even death.
Oxides of Nitrogen (NOx) Produced in any combustion process. NOx emissions are oxidised in the atmosphere and contribute to acid rain. They also react with hydrocarbons to produce photochemical oxidants, which can harm plants and animals.
Sulphur Dioxide (SO2) Sulphur occurs naturally in the crude oil from which petrol and diesel are refined. It forms acids on combustion leading to acid rain and engine corrosion. It also contributes to the formation of ozone and of particulate matter. Sulphur can also adversely affect the performance of catalytic converters.
Hydrocarbons (HC) HCs are emitted from vehicle exhausts as unburnt fuel and also through evaporation from the fuel tank, from the nozzle when you fill up and also at stages through the fuel supply chain. They react with NOx in sunlight to produce photochemical oxidants (including ozone), which irritate the eyes and throat.
Benzene (C6H6) Naturally occurring in small quantities (less than 2%) in petrol and diesel, Benzene is emitted from vehicle exhausts as unburnt fuel and also through evaporation from the fuel system. Benzene is toxic and carcinogenic. Long-term exposure has been linked with leukaemia.
Lead (Pb) Lead accumulates in body systems and is known to interfere with the normal production of red blood cells. Following the introduction of unleaded petrol and withdrawal of leaded petrol lead is essentially eliminated as an exhaust product.
Particulates (PM) Particulate matter is partly burned fuel associated mainly with diesel engines. PM10s are very small particles that can pass deep into the lungs causing respiratory complaints.

Only 25 per cent of the world’s waste is recovered or recycled. The world market for waste is worth around $410 billion a year. In Brazil, 95 per cent of all aluminum cans and 55 per cent of all polyethylene bottles are recycled, and half of all paper and glass is recovered. This generates a value of almost $2 billion and avoids 10 million tonnes of greenhouse gas emissions a year. Waste management and recycling employ more than 500,000 people in Brazil (15).
Metrics to quantify social and economic impacts (thus used to define extreme impacts) may include, among others:
• Impacts on infrastructure and lifelines
• Impacts on ecosystem services
• Impacts on crops and agricultural systems
• Impacts on coping capacity and need for external assistance
• Human casualties and injuries
• Number of permanently or temporarily displaced people
• Number of directly and indirectly affected persons
• Impacts on properties, measured in terms of numbers of buildings
damaged or destroyed
• Impacts on disease vectors
• Impacts on psychological well being and sense of security
• Financial or economic loss (including insurance loss)

In the scientific literature, several aspects are considered in the definition and analysis of climate extremes(14).

• Weather and Climate Variables: Temperature, Precipitations, Winds
• Phenomena Related to Weather and Climate Extremes: Monsoons, El Niño and other Modes of Variability, Tropical Cyclones, Extratropical Cyclones,
• Impacts on Physical Environment: Droughts, Floods, Extreme Sea level and Coastal Impacts, Other Physical impacts, Sand and Dust Storms.

3. CLIMATE CHANGE MITIGATION

Climate change is directly related with Greenhouse gases (GHG). Greenhouse gases are emitted by certain economic activities such as power generation, transportation and industry. We need to design effective policies and should integrate all efforts to stop climate change and promote green economy. Under current strategies concentrations of GHGs continue to increase.
Major changes in public behaviour and production and production methods is needed to achieve GHG mitigation. There are multiple means for lowering GHG emissions from the energy system, while still providing desired energy services. One of them is reducing the carbon insensity of energy used (renewable energies).
By developing renewable energies we can place the world on a path to sustainable clean energy, cut emissions of greenhouse gases and benefit the environment. Renewable energies provide countries with the possibility of achieving a more sustainable energy mix while preserving the environment and reducing the impact of fuel price volatility.
Trying to move very quickly can be very costly. Industry and energy sectors aren’t suitable for adaptation so quickly. But the transport sector may be the most applicable area to start. Only small behavioural changes in automabi or fuel use in the short run, may be more efficient for climate change imigation.
Immediate adjustments of the regulations should be done by goverment because of the new technologies would likely be expensive. Reducing GHGs may achieved by;
. Shifting to low C fuels,
. Greater use of renewable sources by promoting,
. Controlling and obtaining reduction of leaks from gas plants,
. Adjusting trade permits,
. Land use planning (for such as bioenergy uses),
. Setting orginized environmental organs,
. Increasing public awereness,
.Seeting education-training programs for public, students,
. Adjusting taxes,
. Signing strategic collaborations with EU countries to benefits their experience on this field to reducing adaptation period. Such this partnership also may provides external funds for researching new Technologies.

4. GLOBAL ASPECTS OF RENEWABLE ENERGY

Renewable energy is any form of energy from solar, geophysical or biological sources that is replenished by natural processes at a rate that equals or exceeds its rate of use. Fossil fuels (coal, oil, natural gas) do not fall under this definition, as they are not replenished within a time frame that is short relative to their rate of utilization. The primary reason to encourage renewable energy include emission reductions to mitigate climate change.
According to the REN21, a nongovernmental organization the annual production of ethanol increased to 1.6 EJ (76 billion litres) by the end of 2009 and biodiesel production increased to 0.6 EJ (17 billion litres). Of the approximately 300 GW of new electricity generating capacity added globally over the two-year period from 2008 to 2009, 140 GW came from RE additions. Collectively, developing countries hosted 53% of global RE power generation capacity in 2009. Under most conditions, increasing the share of RE in the energy mix will require policies to stimulate changes in the energy system. Government policy, the declining cost of many renewable energy technologies, changes in the prices of fossil fuels and other factors have supported the continuing increase in the use of RE. These developments suggest the possibility that RE could play a much more prominent role in both developed and developing countries over the coming decades (13).
It is also estimated that renewable energy accounted for 12.9% of the total 492 EJ of primary energy supply in 2008 (.Fig. 3) and the largest contributor of this 12.9% renewable energy was biomass (10.2%) (Fig4) (IEA, 2010a). In 2008, RE contributed approximately 19% of global electricity supply (16% hydropower, 3% other RE), biofuels contributed 2% of global (9) .

Figure 3. Shares of energy sources in total global primary energy supply in 2008 (492 EJ)

Figure 4. Shares of Renewable energy (12.9%)

Road transport fuel supply, and traditional biomass (17%), modern biomass (8%), solar thermal and geothermal energy (2%) together fuelled 27% of the total global demand for heat. The contribution of RE to primary energy supply varies substantially by country and region. Scenarios of future low greenhouse gas futures consider RE and RE in combination with nuclear, and coal and natural gas with carbon capture and storage.
The largest renewable energy contributor is biomass with the majority of the biomass fuel. The contribution of RE to primary energy supply must be obtained. Deployment of RE has been increasing rapidly in recent years.
The theoretical potential of RE is much greater than all of the energy that is used by all the economies on Earth.
Recent studies have consistently found that the total global technical potential for renewable energy is substantially higher than both current and projected future global energy demand.
The contribution of RE to primary energy supply varies substantially by country and region. China is now the leading producer, user and exporter of solar thermal panels for hot water production, and has been rapidly expanding its production of solar PV, most of which is exported, and has recently become the leading global producer. In terms of capacity, in 2008, China was the largest investor in thermal water heating and third in bioethanol production (12).
More than 60% of primary energy is supplied by hydropower and geothermal energy in Iceland (6).
Twenty-four countries utilize geothermal heat to produce electricity. The share of geothermal energy in national electricity production is above 15% in El Salvador, Kenya, the Philippines and Iceland (3).
Brazil relies heavily on and is the second-largest producer of bioethanol, which it produces from sugarcane (6,8).
Brazil, New Zealand and Canada also have a high share of hydroelectricity in total electricity: 80, 65 and 60%, respectively (7).

5. POTENTIAL BENEFITS OF GREEN ECONOMY

Renewable energy can open opportunities for addressing multiple environmental, social and economic development dimensions, including adaptation to climate change, secure energy supply concerns, the reduction of environmental and health impacts and employment creation.

5.1. Social and Economic Development

For electricity, small and standalone configurations of RE Technologies such as PV, hydropower and bioenergy can often meet energy needs of rural communities more cheaply than fossil fuel alternatives such as diesel generators.

5.1.1. Employment Creation

Nearly 40 per cent of the world’s 211 million unemployed people (more than 80 million) are aged 15-24.
The creation of (new) employment opportunities is seen as a positive long-term effect of renewable energy because it is the focus on new technologies which are introducing less polluting.
The green economy will promote different sorts of investment;
.Public transport,
.Low-carbon vehicles,
.Renewable energy,
.Green buildings,
.Clean technologies,
.Sustainable forestry

The recycling industry in Brazil, China and the USA alone employs at least 12 million people.
Renewable energies are a source of diversified economic growth and job creation: more than 3,5 million people are already employed in renewable energy industries.

5.2. Energy Security

Current energy supplies are dominated by fossil fuels (petroleum and natural gas) whose price volatility can have significant impacts, in particular for oil-importing developing countries .
5.3. Reduction of Healt Impacts
Alongside the commonly known CO2 production pathways from fossil fuel combustion, natural gas production (and transportation) and coal mines are a source of methane, a potent greenhouse gas, and uncontrolled coal mine fires release significant amounts of CO2 to the atmosphere. Long-term exposure to these smoke increases the risk of a child developing an acute respiratory infection and is a major cause of morbidity and mortality.
Non-combustion-based RE power generation technologieshave the potential to signifi cantly reduce local and regional air pollution and lower associated health impacts compared to fossilbased power generation.

6. AN APROACH FOR SETTING PRIORITIES FOR CLIMATE CHANGE
According to the all information given before, it’s so clearly that climate change is a very serious and urgent subject for global life. But unfourtunately in Turkey neither the policy maker nor public have enough attention on the importance of the climate change. We need access to advanced technologies to adapt to the consequences of a changing climate and yet at the same time achieve better economic growth and social development without adding to their greenhouse gas (GHG) emissions. There are significant barriers to the rapid adoption of such technologies, including high costs, import and export restrictions, inadequate government policies and regulations, and a lack of experience and knowledge to operate and maintain the technologies.
A comprehensive evaluation of the impacts of the both conventional and green energy systems must done immediately as well as all associated risks, costs and their contribution to sustainable development.
The theoretical potential for RE greatly exceeds all the energy that is used by all economies on Earth and the studies have consistently found that the total global technical potential for RE is substantially higher than both current and projected future global energy demand.
The technical potential for direct solar energy is the highest among the reneweable energy sources, but substantial technical potential exists for all forms of reneweable energy such as wind energy, bioenergy, geothermal energy, ocean energy.
Recent years have seen many extreme events including the extremely hot summer in parts of Europe in 2003 and 2010, and the intense North Atlantic hurricane seasons of 2004 and 2005.
While there is evidence that increases in greenhouse gases have likely caused changes in some types of extremes, there is no simple answer to the question of whether the climate, in general, has become more or less extreme. Both the terms ‘more extreme’ and ‘less extreme’ can be defined in different ways, resulting in different characterizations of observed changes in extremes. Additionally, from a physical climate science perspective it is difficult to devise a comprehensive metric that encompasses all aspects of extreme behavior in the climate.
In this proposal two means of reducing GHGs for reducing impacts on the climate change, include setting priorities for policymakers and for public will be investigated.

7.1. Setting Priorities for Policymakers
Market failures, up-front costs, financial risk, lack of data as well as capacities and public and institutional awareness, perceived social norms and value structures, present infrastructure and current energy market regulation, inappropriate intellectual property laws, trade regulations, lack of amenable policies and programs, lower power of reneweable energy and land use conflicts are amongst existing barriers and issues to expanding the use of reneweable energy.
Our government should introduce a variety of reneweable energy policies, motivated by a variety of factors, to address these various components of reneweable energy integration into the energy system. These policies drives escalated growth in reneweable energy technologies in recent years and can be categorized as fiscal incentives, public finance and regulation. They typically address two market failures:

1) the external cost of GHG emissions are not priced at an appropriate level
2) Reneweable energy creates benefits to society beyond those captured by the innovator, leading to underinvestment in such efforts.

In the transportation sector, reneweable energy fuel mandates or blending requirements are key drivers in the development of most modern biofuel industries. Policies have influenced the development of an international biofuel trade. One important challenge will be finding a way for reneweable energy and carbon pricing policies to interact such that they take advantage of synergies rather than trade-offs. Reneweable energy technologies can play a greater role if they are implemented in conjunction with ‘enabling’ policies.

A pathway proposal is given below in order to achieve ambitious climate protection goals. Of course this pathway can be developed with different ways. This is a improvable framework according to the prospects.

1. Understanding the role of renewable energy in providing energy services in a sustainable manner. Governments remain crucial actors for environmental issues at local, regional and national scale in mitigating climate change.
a. Identification of renewable resources and available technologies and impacts of climate change on these resources,
b. Assessment of local and regional impacts on ecosystems and the environment,
c. To afford to support research, development and innovation of ner renewable, low-carbon techonologies with public funds,
d. Regional/local renewable energy resource assessments,
e. Future impacts of climate change on RE technical potential,
f. Competition for RE resources, such as biomass, between RE technologies and other human activities and needs.

2. Changing regulations to achieve integration of renewable energy into conventional energy systems (Regulation: rule to guide or control conduct of those to whom it applies). This also means to adapt the EU regulation for getting closer to the EU by changing them with EU’s.

3. Identification of economic and environmental costs (may be capacity building, technology transfer), benefits, risks and impacts of deployment,

Identification of costs of:
*supporting development, research and innovation technologies by funds,
*new investments for renewable energy,
*changing convential energy systems with new technologies
*transfering new technology information
*educating workers will work for renewable energy technologies
*giving information to the public for awereness and for public attention
*international collaborations to visit for getting experience and information from renewable energy experienced countries/institions

4. Assessment of Socioeconomic aspects of renewable energy

a. Understanding and methods to address public acceptance concerns of local communities

Hence, social acceptance is an important element in the need to rapidly and significantly scale up RE deployment to help meet climate change mitigation goals.

5. Mitigation potentials and costs,

6. Identification of barriers

A barrier means “any obstacle to reaching a goal, adaptation or mitigation potential that can be overcome or attenuated by a policy, programme or measure”. Identification of the main barriers and issues to using renewable energy for climate change mitigation, adaptation and sustainable development is very important for the achievement of the aimed goals for the climate change. Identification and taking precautions are very important to reach goals in time.
The various barriers may categorized as:
* market failures and economic barriers (Carbon taxes, public support)
*information and awareness barriers (Energy standards, information campaigns, technical training) ,
* socio-cultural barriers (Improved processes for land use planning)
As large-scale implementation can only be successfully undertaken with the understanding and support of the public. To overcome such barriers may require dedicated communication efforts.
* institutional and policy barriers (revised technical regulations, international support for technology transfer).

7. Creating a framework for financing and implementation

Some policy elements are more effective and efficient in rapidly designed to increase the use of renewable technology but there is no one-size-fits-all policy, and the mix of policies and their design and implementation vary regionally and depend on prevailing conditions. Different policies or combinations of policies can be more effective and efficient depending on factors. So before identification of the details of policy, first the key policy elements which may be changed regionally should be determined. We have to obtain key policiy elements for Turkey.
There is now considerable experience with several types of policies designed to increase the use of renewable technology. Germany and Spain (among others) have used a demand-pull mechanism through FITs that assured producers of RE electricity sufficiently high rates for a long and certain time period. Germany is the world’s leading installer of solar PV, and in 2008 had the largest installed capacity of wind turbines (REN21, 2009). So a collaboration between Germany and Turkey would be very efficent in several ways of using renewable energy Technologies. A common strategy plan may be maintain to increase the use of renewable energy sources not only for solar and wind energy but also other renewable energy systems for mitigating of climate change.
Public finance: public support for which a financial return is expected (loans, equity) or financial liability is incurred (guarantee)

8. As a certain solution, maintaning an “Alternative Energy Institution” (just like “Turkish Atomic Energy Authority”) is highly recommended. TAEA has ıts own rules, this provides to move independently and quickly. If an Alternative Energy Institution constitutes with ıts own budget, all researches, investments, collaborations could be maintain more easily.

9. Europen Union needs Turkey in order to secure its energy supply and mitigate climate change. Turkey is a transit country between gas and oil reserves and EU. Also Turkey needs EU in order to benefit from experiences on renewable energy Technologies. So a collaboration between Turkey and a EU membered country would be very efficient. Both countries ca get benefits from this cooperation on learning applications/techniques used by the other country and getting experiences on all climate change processes. Technical visit should be orginized.

10. Some serious academic Works with oriented practises attended by policy makers would be organised by this international collaboration such as “An International Climate Change Congress”. IPM and luminaries from EU world of politics, business and civil societies may reach policy makers, so do policy makers.

We need all actors to work together in an efficient way if we want to reach the global goals we need in order to address current unsustainable trends and environmental threats.

7.2. Public Awareness

Governments have a critical leadership role in mainstreaming and practising sustainability. However information that people need to better understand the state of their environment and to respond to changes in it.
Public information bulletins on visiul medias are most effective when complemented by other media instruments, particularly social media that simultaneously enhance attention. Together visiul and social media create a positive feedback cycle, inducing private sector investment.
Hence, social acceptance is an important element in the need to rapidly and significantly scale up RE deployment to help meet climate change mitigation goals.
How can we best use advances in information and communication Technologies to generate an view on the state of the environment?
There is a growing a market opportunity based on green technology and our goverment should support it.
To create the public agenda, all the scientific studies and research in simple language understood by the entire public should be done with media campaigns to attract attention. Some associations used celebrities in media advertisements to promote their activities before. Many women’s organizations also used celebrity faces in order to create the agenda for the physical abuse of women. The same way may use to make public awereness fort he climate change.
If we won’t inform our public and make them aware of the environment, we can’t discuss the result of this later (16).
The most imortant information should be given to the public via seminar, commercials in favour of any of these alternative fuels, as each has its own particular advanteges and disadvantages.
• Petrol engines are less efficient than diesel engines and therefore contribute more to the fuels. So fuel expenses may rise. They also have higher CO2, CO and HC emissions than diesel. It means more pollution.
• The greater the fuel-efficiency means more produced CO2 into the air. This is a green house gaz which is the main reasonof the climate change.
• More cars mean more polluted air, more health probles and more expenses.
• Conventional cars burn oil-based fuels and contribute directly. The aklternatives shold be considered before buying.

8. REFERENCES
1. http://www.unep.org
2. http://www.whatyoucando.co.uk/climate_basics
3.Bromley, C.J., M.A. Mongillo, B. Goldstein, G. Hiriart, R. Bertani, E. Huenges, H. Muraoka, A. Ragnarsson, J. Tester, and V. Zui, (2010). Contribution of geothermal energy to climate change mitigation: the IPCC renewable energy report. In: Proceedings World Geothermal Congress 2010, Bali, Indonesia, 25-30 April 2010. Available at: http://www.geothermal-energy.org/pdf/IGAstandard/WGC/2010/0225.pdf.

4.Directive 98/70/EC of the European Parliament and of the Council of 13 October 1998 relating to the quality of petrol and diesel fuels and amending Council Directive 93/12/EC.

5. Guidance on the Environmental Aspects of Vehicle Purchasing, University of Cambridge. http://www.admin.cam.ac.uk/offices/em/sustainability/environment/guidance/vehicle.html

6. IEA (2010a). Energy Balances of Non-OECD Countries. International Energy Agency, Paris, France.

7. IEA (2010c). World Energy Outlook 2010. International Energy Agency, Paris, France, 736 pp.

8. IEA (2010e). Midterm Oil and Gas Markets 2010. International Energy Agency, Paris,
France.

9. IPCC (2007a). Climate Change 2007: Synthesis Report. Contribution of Working Groups I, II and III to the Fourth Assessment Report of the Intergovernmental Panel on Climate Change. Core Writing Team, R.K. Pachauri, and A. Reisinger (eds.), Cambridge University Press, 104 pp.

10.IPCC (2007b). Summary for policymakers. In: Climate Change 2007: The Physical Science Basis. Contribution of Working Group I to the Fourth Assessment Report of the Intergovernmental Panel on Climate Change. S. Solomon, D. Qin, M. Manning, Z. Chen, M. Marquis, K.B. Averyt, M. Tignor, and H.L. Miller (eds.), Cambridge University Press, pp. 1-18.

11. IPCC, 2012. Summary for Policymakers. In: Managing the Risks of Extreme Events and Disasters to Advance Climate Change Adaptation [Field, C.B., V. Barros, T.F. Stocker, D. Qin, D.J. Dokken, K.L. Ebi, M.D. Mastrandrea, K.J. Mach, G.-K. Plattner, S.K. Allen, M. Tignor, and P.M. Midgley (eds.)]. A Special Report of Working Groups I and II of the Intergovernmental Panel on Climate Change. Cambridge University Press, Cambridge, UK, and New York, NY, USA, pp. 3-21.

12. REN21 (2009). Renewables Global Status Report: 2009 Update. Renewable Energy Policy Network for the 21st Century Secretariat, Paris, France.

13. REN21 (2010). Renewables 2010: Global Status Report. Renewable Energy Policy Network for the 21st Century Secretariat, Paris, France, 80 pp.

14. Seneviratne, S.I., N. Nicholls, D. Easterling, C.M. Goodess, S. Kanae, J. Kossin, Y. Luo, J. Marengo, K. McInnes, M. Rahimi, M. Reichstein, A. Sorteberg, C. Vera, and X. Zhang, 2012: Changes in climate extremes and their impacts on the natural physical environment. In: Managing the Risks of Extreme Events and Disasters to Advance Climate Change Adaptation
[Field, C.B., V. Barros, T.F. Stocker, D. Qin, D.J. Dokken, K.L. Ebi, M.D. Mastrandrea, K.J. Mach, G.-K. Plattner, S.K. Allen, M. Tignor, and P.M. Midgley (eds.)]. A Special Report of Working Groups I and II of the Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC). Cambridge University Press, Cambridge, UK, and New York, NY, USA, pp. 109-230.

15.Tunza Vol. 9.4: The Green Economy, UNEP’s magazine for youth, Published in: 2012.

16. Yılmaz, F., 2012.” Don’t We Need An Urgent Environmental Policy For EU Adoption?”, Anatoliadaily, http://www.anatoliadaily.com

Hangi sınav olursa olsun, çok etkili olacağını düşündüğüm bir tekniği aşağıda tüm ayrıntıları iLe yayınlıyorum:

Burada size verimli ve tam öğrenmenin nasıl gerçekleşeceğinden bahsedeceğim. Hataları nasıl sıfıra indirebiliriz, konuları hatasız nasıl öğrenebiliriz; bu konu ile ilgili bir şeyler yazacağım. (Sıfırlama Tekniği)

Sınavlara hazırlık süreci, oldukça yorucu ve sıkıcıdır. Eğer belli derslerden sınav formatına (YGS-LYS-KPSS) uygun hazırlanmazsanız, zorluk çekersiniz. Şimdiye kadar, sınav formatına uygun hazırlanmadık mı dediğinizi duyar gibiyim. Anlatacaklarımı okuduktan sonra bana hak vereceksiniz eminim.

Önce şunu söyleyeyim; sözel içerikli herhangi bir dersin (biyoloji, tarih ve coğrafya gibi) ÖSS tarzında gelen soruları dersin tamamını soru yapacak şekilde sorulmuyor mu sınavlarda?

Yani; bir tarih veya biyoloji sorusunu yapabilmek için, biyoloji veya tarih müfredatının tamamını bilmeniz gerekmiyor mu?

Evet dediğinizi duyar gibiyim.

Peki, eğer böyleyse sizin bir sözel dersin tamamını, aynı anda bilmeniz gerekiyor soru yapabilmek için…

Bunu su anda uyguladığınız programda yapabiliyor musunuz, tabii ki hayır. Konuları 9-10 aya yayarak öğreniyorsunuz. Peki bir romanı 9-10 aya yayarak okumaya çalışırsanız, bir şey anlayabilir misiniz?

Kopukluk olur değil mi ? Peki dershanelerde konuları bu kadar süreye yayıp bitirmiyor musunuz? Ondan sonra sürekli konu öğreniyorum ama puanım bir türlü istediğim oranda artmıyor diyorsunuz.

Puanızının artmamasının sebebi sadece sizin iyi çalışmamanızdan mı yoksa, sizin uyguladığınız programdan mı kaynaklanıyor?

Bence uyguladığınız program sizi verimsizliğe itiyor. Yani bilgiler bir taraftan beyne doluyor arada süre fazla olduğundan, unutuluyor.

Birinci hafta bir konu, ikinci hafta başka bir konu, sürekli doldur boşalt… Oysaki , sınav sorusunu yapabilmek için, bütün müfredatın beyninizde olması gerekiyor. Şu andaki sisteminizde mümkün mü? Tabii ki değil…

Çünkü dershane sistemi buna izin vermiyor. Ama siz bu verimsizliğin kolaylıkla üstesinden gelebilirsiniz.

Burada nasıl çalışmanız gerektiğini anlatacağım; Aktif çalışma ve sabit çalışma nasıl olur bunlardan bahsedeceğim, bildiğiniz çalışma sistemlerinden farklı olarak.

Öncelikle şunu belirteyim, bu programı uygulamak için, günlük 4-5 saatlik çalışma süresine ihtiyacınız var. Bu programı yalnız başına uygulayamıyorsanız, koçluk için bizden destek isteyin.

15-20 günde, sözel derslerden herhangi birini hatasız hale getirebilirsiniz. Bunu okuduğunuzda şaşırdığınızı görür gibiyim, ama sabredin, bana hak vereceksiniz.

4-5 saatin yaklaşık 1.5-2 saatini, aktif çalışma dediğimiz modelle öncelikle sözel dersler için ayırmanız gerekiyor. Bu modelle çalışmayla, 2.5-3 ay gibi bir sürede bütün sözel derslerden, hatasız hale gelebilirsiniz.

Hala nasıl olacak bu iş dediğinizi duyar gibiyim… Merak etmeyin anlatacağım…

Öncelikle bu çalışma evde kendi başınıza bir çalışma olduğu için, bazı kaynaklara ihtiyacımız olacak. Hemen hemen her öğrencinin evinde olan konu anlatımlı kaynaklar ve 30 civarında da tam deneme kitapçığı.

Aktif çalışma ile, sözel derslerin herhangi birini (tarih dersi örnek olsun) 15-20 günde nasıl hatasız hale getirebilirsiniz?

ÖRNEĞİMİZ TARİH DERSİ: Öncelikle iyi hazırlanmış bir konu anlatımlı kaynağa ve 30 tane tam denemeye (lys-ygs tarzında) ihtiyacımız var… İşin çoğunu bunlarla halledeceğiz. Kitapları doğru kullanabilirsek herşeyi kendi kendimize çok hızlı ve kolaylıkla öğrenebiliriz.

Günlük çalışacağımız ders saatinin 1.5-2 saatini sözel bir dersin tamamını çalışacak şekilde ayırıyoruz. (Tamamını kısa sürede öğrenmeniz gerekiyor çünkü sınavdaki soruları yapabilmek için 4 yıllık müfredatı aynı anda bilmeniz gerekiyor)

Bu kısmı, aktif çalışma diye adlandırıyorum. Öncelikle konu anlatımlı kitabı baştan aşağı 5-6 gün gibi bir sürede (sadece kitabın konu anlatımlarını) günde 1.5 2 saat okuyarak özet çıkartarak bitirmeniz gerekiyor. Ortalama 200-250 sayfalık bir kitap, günde 2 saat okunarak 5-6 gün gibi bir sürede okunabilir değil mi?

Peki bu şekilde kitabı okuyarak sınav sorularını yapabilecek hale gelebilir misiniz? Olmaz tabii ki sözlerinizi duyar gibiyim… Haklısınız.

Peki bu şekilde okuyarak, kitabın içinde ne var ne yok öğrenebilir misiniz? Kitabı bitirmenin verdiği psikolojik rahatlığı hissedebilir misiniz? Yani kısaca, kitapla biraz dost olursunuz… Bu kısımlarda hemfikiriz değil mi? Güzel…

Peki bundan sonra ne olacak? Bu kitabın sınavda size her noktası sorulmuyor mu? Hatta konular iç içe sokularak dipnotları bile soru hale getirilmiyor mu? Yani bütün bir ekmek gibi, yut yutabilirsen… Yutulur mu, hayır?

Ne yapmak gerekli yutmak için, küçük küçük parçalara ayırmak gerekli… Bu nasıl olacak ? Denemelerle olacak. Hani 30 tane tam deneme almıştın ya, onlarla… Daha önce 5-6 gün boyunca okumuştun ya, bu işin ısınma kısmıydı. Antrenmana çıkmadan önce yapılan ısınma hareketi gibi… Asıl iş bundan sonra başlıyor… Parçala, böl ve yut yöntemiyle…

İlk iş olarak, denemenin sadece tarih sorularını çözüyorsunuz. (yaklaşık 30 soruda 20 doğru 5 veya 10 boş veya hatalı sorunuz olduğunu kabul edelim) Asıl işinizin bundan sonra olduğunu kabul edelim. Bu boş veya hatalı soruların cevaplarını kitapta bulamaz mıyız? Bulursunuz tabii ki, ve daha önce kitabı okumuştunuz, neyin nerede olduğunu biliyorsunuz zaten. Yapacağınız ilk şey, sadece sorunun cevabını bulmak değil, hatalı veya boş sorunun gönderdiği yerin ara başlığını iyice öğrenmek. Bu da yaklaşık 2-3 sayfadır. 5-10 dakika süre ile bu alanı beyninize yerleştirmek gerekir.
Bir diğer hatalı veya boş soru başka bir konunun başka bir parçasına gönderecek sizi… Orayı da aynı şekilde 5-10 dakika süre ile çalışmak, başka bir yanlış başka bir parça derken, bu şekilde günde 3 tarih deneme analizi, her bir denemede ortalama 5-10 hata çıksa, günde 3 denemede, bir hafta 10 günde 25- 30 deneme yapar… Her denemede bir konudan birkaç soru sorulduğunu göz önüne alırsak, 25 veya 30. denemeye gelindiğinde hata yapma oranımız ne olur sizce? Durun ben cevaplayayım… 8-9 yıldır uygulatıyorum, bir haftaya yakın ön okuma bir hafta 10 gün deneme analizleri yapınca, 15-20 günde hemen hemen o dersten hatasız hale gelirsiniz… Ve dersin bütününü öğrenmiş olursunuz. Ve ÖSS formatına uygun hazırlanmış olursunuz. Bu çalışmayı yaptığınızda, dershaneniz, anlamlı hale gelir. Önden ve tam öğrendiğiniz için puanınız sürekli bir artış gösterir. Aktif çalışma metodu ile, sözel derslerin tamamını, 2.5-3 ay gibi bir sürede tamamlamış olursunuz. Gelelim 5 saatlik günlük çalışmanızın geri kalan 3 saatinde yapacağınız çalışmaya. Bu çalışmaya da sabit çalışma diyoruz. Sabit çalışmayı da, sayısal dersler için yaptırıyoruz. Aslında sabit çalışma dediğimiz kısım genelde uygulanan yöntem. Sadece benzetim sayılarında eksiklikler var… Okulda veya dershanede öğrendiğiniz bir sayısal dersin konusundan sonra hemen testlere geçip soruları çözmeye çalışıyorsunuz. Öğrendiğiniz kadarıyla ne kadarını çözebiliyorsunuz. %80 i desem az mı olur çok mu olur bilmiyorum… Ama tamamını çözebilmek için örneklendirmenizin çok iyi olması gerektiğini biliyorum. Örnekleri sadece hocalarınızdan mı almanız gerekiyor? Sadece öğretmenlerinize bağlı kalmak yeterli olmaz. Ne yapmak gerekiyor? Yine iş evdeki konu anlatımlı ve çözümlü soru bankalarınıza düşüyor. Konuyu öğrendikten sonra testlere geçmeden önce konu güçlendirme çalışmaları yapmanız gerekiyor. Ne kadar çok çözümlü örnek görürseniz benzetiminiz o kadar artar? Ne kadar benzetiminiz artarsa, soruları yapabilme olasılığınız o kadar artar. Konuyu dinlediniz, eve geldiniz ve testlere geçmeden önce çözümlü konu analizi yapmanız gerekiyor dedik. Küçük konulardan yaklaşık 200-300, büyük konulardan (türev integral) 500-600 soru analizi yapmanız gerekiyor. Siz de hak verirsiniz ki, bu kadar soruyu derslerde hocalarınızın çözecek zamanı yok. Ama bunu çözümlü kaynaklardan çok kolaylıkla kendi başınıza halledebilirsiniz… Bu güçlendirme çalışmalarını yaptıktan sonra, testlere geçebileceksiniz. Göreceksiniz, soruları daha kolay çözebilir hale geleceksiniz. Çözemediğiniz soru olduğunda, benzetim ile kaynaklardan yararlanarak çözüme ulaşabilirsiniz. Bu şekilde hem zaman kaybı olmaz, hem de bunalımınız azalır. Bu arada hocalarınızın peşinde koşarak hem onları hem de kendinizi yıpratmazsınız. Kısacası son sınıfa gelen öğrenci, aktif çalışma ile sözel dersleri bütün-parça yöntemi ile, sayısal dersleri parça-bütün yöntemi ile çok daha verimli öğrenebilir.
TUNA ŞAHİN MATEMATİKÇİ-ETKİLİ VE VERİMLİ ÖĞRENME UZMANI

<a href=”http://ogrencikoclugu.org/sifirlama_teknigi.html” title=”SIFIRLAMA TEKNİĞİ” target=”_blank”></a>

%d blogcu bunu beğendi: