Latest Entries »

Pi’nin Yaşamı

Değişmeyen bir durum bu filmde de kendini yineledi: büyük beklentilerle gidilen filmlerin sonu hüsrandır. Bu film için hüsran kelimesi biraz abartıya kaçmak olsa da beklentimi ne yazık ki karşılayamadı.
Film din ( bence aslında kendini/ varoluş nedenini) arayan Pi’nin çeşitli dinleri denerken bize verdiği din kültürü ve ahlak bilgisi dersiyle başlıyor. Bu kadar din üzerinde düşünmesinin nedeni olarak babasını gördüm ben: materyalist, bilim ve akla dinden fazla güvenen bu adam bence Pi’yi bu yola itiyor birazcık. Neyse dinlerin hepsi aynıdır, hepsi Tanrının başka varoluşsal biçimleridir falan mesajından sonra, Pi’nin tanrıyı okyanusta araması, bulması teması başlıyor tüm film boyunca sürüyor. Bu ara nasıl kişisel gelişim kitaplarından bıktıysam sinemada da aynı ışığı gördüm filmlerinden bıktım. Bu ikisi kesin çok satanlara girdiğinden olacak piyasada bolca var.
Film görsel olarak bence muhteşem. Okyanus harika gösterilmiş. Ama benim gibi arkasından köpekbalıkları gelme ihtimali yüzünden Karadeniz gibi köpekbalığının k sının olmadığı bir denizde bile yüzemeyen bir JAWS kuşağı elemanının bu filmden sonra denize olan bakışı yine ürpertici dev dalgalarla sarsılmış durumda. Fırtına sahneleri( her ne kadar mükemmel olsa da) dışında ki o ışığı okyanusta bulma sahneleri harikaydı. Kendimi orada hayal etmek hoşuma bile gitti. Yine de hayatı sorgulaması, anlamlandırmaya çalışması, hatta okyanusun ortasında !!! bir balık bulduğu için bu durumu Hint tanrılarından biriyle özdeşleştirme basitliği komikti. Hayır çölün ortasında balık bulsa bu tanrının mucizesi olur da , okyanusun ortasında Dominostan pizza gelmiş gibi bir mucize olarak balığın gelmesini görmesi…..
Film sonunda 2 farklı hikayeye doğru yol alıyor. Biraz seyirciye bırakmış sanki filmin baştan sona hikayesini, kahramanlarını. Ben klasik 40 lı yaşlarına girmiş, hayatın sillesini pekçok kez en yakınlarından bile kazık iyerek test etmiş bir ebeveyn olarak kötümser hikayeyi, yani kahramanların insan olduğunu kabul ettim. Oysa yaşamının başında, saf ve insalcıl kızım hayvanlarla geçen hikayeye inanmayı seçti. Onun hayallerini, hayata ve insanlığa bakışını bozmamak için tartışmadım bile. Bir gün nasılsa hikayenin aslını öğrenecek. O gün neden bugün olsun ki?????
Neyse yine de gidilip izlenmesi gereken bir film. Fazla beklenti içine girmeyip, çok beğenin diye yazdım bütün bunları. Belki böylece benim izlediğimden çok daha iyi bir film izlemiş olursunuz ….

20130120-214042.jpg

20130120-214052.jpg

SÖYLEMEYE DİLİMİN VARMADIĞI BİR GERÇEK: ARTIK 40 YAŞINDAYIM

On yaşıma girerken neler istiyordum pek hatırlamıyorum. Ama tahminen daha fazla kıyafet, ayakkabı belki oyuncak. O zamanlar isteme alanımız kısıtlıydı zaten, ne iphone vardı ne de ipad. Elma hala dalındayken ve kırmızıyken anlamlıydı bizim için ve sadece bir meyvaydı o günlerde.
Yirmiye girerken ki dileklerimi daha net hatırlıyorum. Bir an önce üniversiteyi bitirmek, işe girip kendi paramı kazanmak ve bu sayede üzerimde kimsenin hak iddia etmemesini bir an önce sağlamak. Kariyer hedefleri, evlilik planları, “önce kariyer mi- çocuk mu?” soruları, mezuniyet, ilk iş, ilk maaş, ilk özgürlük hissi, ilk cinsellik, ilk hamilelik, ilk çocuk… İlk defa kendinden başka birinin hayatından bu denli sorumlu olma hissi ve bununla beraber başlayan delice kaygılar; ilk banyosu, göbek bağı, “Kilo alıyor mu? Boyu uzuyor mu? Neden hastalandı? Ya ateşi yükselirse? İlaç vermek doğru mu? Vermezsek daha kötü olur mu?” sorularıyla geçen yıllar. Tabi doğum kilolarını vermek, kadınlığı kabul etmeyip hala bir genç kız edasıyla salınma isteği, “Aa senin çocuğun mu var? Hiç göstermiyorsun.” cümlesinin verdiği ego tatmini, ilk araban, ilk evin….Kısaca senden başka kimsenin çok fazla karışmasına müsaade etmediğin kendi günahıyla mebaliyle kendi yaşadığın hayatın. İlk başlardaki özgürlük duygusunun daha sonra nasıl da reşit olmandan önceki halinden bile daha bağlayıcı olduğunu anlamamaya çalıştığın yıllar. Bağımsızlığını kazandığını zannettiğin an eşine ve ailene aslında çok daha kalın zincirlerle bağlandığını ama bu zincirinin adının zorunluluk değil de SEVGİ olduğunu hissettiğindeki mutluluğun. Evli olmayanların sana özendiği, senin onlara özendiğin, iş arkadaşlarının kıskançlıklarını yaşadığın, ilk şahsi borçlara girip bir şeyler almaya çalıştığın, hep daha büyük bir ev, daha pahalı bir araba, daha kalabalık bir aile, daha çok tatil, daha fazla mücevher, daha yüksek bir kariyer, kısaca her şeyin çok çok daha fazlasını istediğin, bunun için çabaladığın, çalıştığın, hayaller kurduğun yirmili yaşlar, sizi ne çok özlemişim meğer. Kilo alsan bile çok hızlı verebildiğin, aynı gün içinde birkaç toplantı, eğlence, ev, iş, çocukla uğraşıp yine de ertesi sabah çok daha dinç uyanabildiğin, vücudunun sana değil, senin vücuduna hükmettiğin o yirmili yaşlar. Ne zaman geçip gittiniz? Nasıl bu kadar hızlı çıktınız hayatımdan? Neden?
Yirmileri nasıl keyifle hatırlıyorsam otuzları da bir o kadar hüzünle hatırlıyorum ne yazık ki. Büyük hayallerle başlayıp, onlardan daha büyük hayal kırıklıklarıyla geride bıraktığım otuzlarım: siz benim en değerlimsiniz aslında. Hayatı sizde öğrendim eğer hayat buysa. Ve hiç mi hiç beğenmedim. Evet daha olgunlaştırdınız beni. Kendimden çok çocuklarımım sağlığını, derslerini, yaşamlarını önemsememi öğrettiniz. Bencilliğimi bir kenara attınız, verici olmayı öğrettiniz. Hayatımın anlamının sadece BEN değil ONLAR da olduğunu kavramamı sağladınız. Artık kendi kilolarımdan çok kızlarımın kiloları, onların sağlıkları, sınavları, başarıları ilgi alanım oldu. Kendi arkadaşlık ilişkilerimden çok gündemimi hep onların arkadaşları, sosyal yaşamları, gelişimleri doldurdu fark etmeden. Zorla mı oldu bunlar? Asla, işte otuzların yirmilerden farkı buydu. Yirmilerde kalkıp gece yarısı ağlayan bebeğe bakmak zordu ya da bebek yüzünden tüm arkadaşlarının gittiği bir eğlence mekanına gidememek. Ama otuzlarda bunu seve yaptım, hem de hiç aklım kalmadan tamamen gönüllü olarak. Hatta otuzların ortalarında bundan daha fazla keyif aldığımı anladım. Çünkü arkadaşlarım, çevrem değişiyordu zaman zaman ama ailem sabitti. Hep yanımdaydılar ve daima yanımda olacaklardı ölüm bizi ayırana dek….
Ve ÖLÜMle de tanıştım otuzlarımda. Belki de bu yüzden hüzünle anıyorum sizi, beni ölümle tanıştırdığınız için. Ayrılacağımızı hiç düşünmediğim sevdiğimden, canımdan bir gün ayrılmak zorunda kalmak en acı tecrübeydi o yıllarda ve etkisi sandığımdan daha büyük oldu üzerimde: ruhum fiziğimle birlikte değişti ölümün etkisiyle. Hayatı tekrar anlamaya çalışmama neden oldu. Önceliklerimi sıraya koymama, değer verdiklerimin değip değmediğini sorgulamama ve daha pek çok şeye neden oldu babamın ölümü üzerimde. O güne kadar üzüldüğüm hiçbir şeyin gerçek üzüntü olmadığını anlamamı, ne yaparsak yapalım, nasıl yaşarsak yaşayalım eninde sonunda ayrılacağımız gerçeğini değiştiremeyeceğimi görmemi sağladı gidişin baba. Ergenken tartıştığımız basit konularda seni dinlemediğim için bir ömür pişman kalmama, ama beni sana her benzettiklerinde de en az o kadar gurur duymama neden oldu gidişin. Bir gidişin ne kadar acı olabileceğini öğrettin bana ve bu yüzden belki de geride kalanlara sımsıkı tutunuyorum şimdi. Herkesi yanımda görmek istiyorum, her anlarını paylaşmak istiyorum, saniyeler bile ayrıysam onlardan müsriflik geliyor bir gün ayrılacağımı bildiğim için. Çok üzdün beni çok. Biliyorum bunu isteyerek yapmadın ama artık her şeye farklı bakmama neden oldun. Yeterince olgun bulmazdın beni çoğu zaman, “Hiç büyümeyecek misin?” diye sorardın ya, büyüdüm artık merak etme. Büyüdüm hem de bir günde. En az senin kadar sorumluluk sahibiyim artık hayatımda. Hatta seni geçmiş bulunmaktayım kaygılar konusunda. Çok daha fazla kaygılıyım geleceğe dair. Çocuklarımın sağılığına, okullarına, geleceklerine en az senin benim için kaygılandığın kadar kaygılanıyorum merak etme. Aynı bana yaptığın gibi her gün soruyorum onlara bir dertleri, sıkıntıları var mı diye. Ve sakın merak etme meyva yiyip yemediklerini de, kitap okuyup okumadıklarını da devamlı kontrol ediyorum tıpkı senin gibi. Ve çok mutluyum aynı senin gibi onları çok seven bir babaları olduğu için.
Anlaşılacağı gibi hayattaki en büyük dostumu kaybetmek beni çok sarstı otuzlarımda. Pek çok şey anlamsızlaştı istemeden. Ama karakterim icabı gülmeyi hiç unutmadım, ağlarken de güldüm, mutsuzken de. Tek silahımın bu hayatta attığım kahkahalar olduğunu da otuzlarımda öğrendim. Ölmekten korktuğum için değil, benden sonra çok üzülecekleri için dua etmeye başladım Allah’a çok çok uzun yıllar daha yaşayabileyim de çocuklarım üzülmesin diye.
İnsanlardan da uzaklaştım bu yıllarda. Önceden gece-gündüz gezen, herkesle arkadaş olan BEN gitti, yerine yalnızlığı tercih eden bir BEN geldi sanki. Eskiden evde yalnız oturmak zulüm gelirken şimdilerde evden çıkmak zor gelmeye başladı. Çevremdekileri seçmeye başladım. Gereksizleri ayıkladım sanırım ya da hala ayıklama işlemim sürüyor. Uzun vadeli ilişkiler istiyorum artık, arkadaş değil dost olsun yanımdakiler karşılıksız, kıstassız. İnsan olarak beni anlayanları daha bir başka seviyorum ama onların da suçu yok aslında, ben bile hala çözmüş sayılmazken kendimi….
Gerçek anlamda büyüdüğüm yıllardı otuzlar. Hayallerimin bile bir sınırı var artık. İsteklerim daha mantıklı ve ulaşılabilirler. Sağlığım dışında hiçbir şeye ulaşamamak ya da kaybetmek eskisi gibi yaralamıyor beni. Olgun bir döneme girdiğimi düşünüyorum ve ne yazık ki hiç de memnun değilim aslında bu durumdan. Artık pek çok mekanda yaş ortalamasının üstünde bir yaşta olmak müthiş rahatsız ediyor beni. Kızımla aynı mağazadan alışveriş yapmaya direniyorum O istemese bile. Hala genç olduğumu kanıtlamak uğruna pek çok saçma şey yaptığımı göreceğinize eminim önümüzdeki günlerde. Otuzları her ne kadar sevmesem de ayrılmak da gelmiyor onlardan uzunca bir süre daha.
İyi yönleri de var tabi ki aslında; insanları olduğu gibi kabul ediyorum artık, değiştirmeye çalışmıyorum, direk ilişkimi kesiyorum arkama bile bakmadan. Herkes için düşündüğümü daha bir rahat ve kolay söylüyorum. Olayları daha net görüyorum falan filan… Yok ya kendimi kandıramıyorum sizi nasıl kandırayım? Yaşlanmanın güzel bir tarafı yok işte. Şimdi ki olgunluğumu ve farkındalığımı alın, bana yirmili yaşlarımın cildini, patavatsızlığını, kaygısızlığını verin razıyım. Gerisi palavra…..

Dördümüz yanyana oturuyoruz konuşmadan. Dördümüz de aynı denizin mavisine bakıyoruz, aynı martıların o derin mavinin üzerinde alçalıp yükselmelerini izliyoruz. Dördümüz de aynı göğün altındayız. Aynı rüzgar ürpertiyor tenimizi. Aynı kumsala basıyor ayaklarımız ve aynı noktaya bakıyor gözlerimiz. Dışarıdan bizi seyredenler ne kadar da uyumlu olduğumuzu düşünürler muhtemelen…

 

fotoğraf 1

Oysa fiziksel duruşumuzun aksine ruhlarımızda uyumdan eser yok gibi. Birimiz hafifçe gülümsüyor çaktırmadan, diğeri O’na inat kaşlarını çatmış sanki. Ben gel-gitler yaşıyorum kısa süreli onların yüzlerini okumaya çalışırken. Aynı hayat dilimini birlikte yaşıyorken nasıl oluyor da bu kadar farklı olabiliyoruz, bu kadar bağımsız? Hepimiz aynı göğün altında, aynı deli denizin kıyısında ayrı ayrı yaşıyoruz aslında…

 

fotoğraf 3

Önce açık mavi gökyüzünde bulutları seçebiliyordu gözlerim, denizde de dalgaları. Sonra yavaş yavaş azaldı ışık ve farkına varamadan, bakarken hala derin düşüncelerle uzaklara, göğün denizle kaynaştığı noktanın karanlığa gömülmesini izledik yine dördümüz birlikte. Kimse konuşmuyordu, konuşamıyordu karanlık ilerlerken. Sessizliği ilk bozanın kendisi olmasını istemiyordu belki de. Derken her yer karanlık oldu sonunda. Artık ne gökyüzü, ne deniz ayrılabiliyordu birbirinden bizim gibi. Karanlık onları kaynaştırmıştı işte büyük bir güçle. Sadece kıyıya vuran dalgaların sesiydi dünyayla hala varolan bağımızı koparmayan, diğer tarafa iyice geçmemizi engelleyen.

fotoğraf 2

Havayla beraber ruhum da karardı sessizce, çaktırmadan. O karanlık sadece göğe, denize düşmemiş meğer; içime de işlemiş sinsice. O güzelim mavinin tonlarından ne zaman ayırdı beni, aldı-götürdü karanlığın soğukluğuna hissettirmeden? Ve yine akşam olmuş bu şehirde, ruhumda, gönlümde.

fotoğraf 4

Sabahı beklerken bu sefer de gönüllü oldum karanlığın tonlarını keşfetmeye tümden; açık siyah, koyu siyah var mı gerçekten? Söz! Bulursam size de haber vereceğim karanlığın tonlarını gerçekten. Belki de çoktan buldum onları her hüznümde ağlarken……

Feyza YILMAZ

Nesin Vakfı’na ait olan MATEMATİK KÖYÜ’nün faaliyetlerini bir süredir izliyordum. Ama kızımın katılmasıyla birlikte köye olan ilgim arttı ve hakkında birinci ağızdan bilgi edinme fırsatı buldum.

Matematik Köy’ü İzmir’in Selçuk ilçesi’nde Şirince Köyü’nde 55 dönüm üzerine kurulmuş, taş yolları ve yine taş evleri ile gerçek bir köy. Burada matematikle ilgili pek çok faaliyet organize ediliyor. Bunlardan süreklilik arz edenler lise, üniversite ve yüksek lisans-doktora düzeyinde yapılan Matematik Yaz Okulları. Bu yaz okulları ile ilgili olarak bence vurgulanması gereken asıl konu, asla kar amacı için yapılıyor olmamaları. Yaklaşık 60 tane olan öğretmenlerin hiçbiri burada verdikleri dersler karşılığında ücret talep etmemekteler. Ali Nesin de tüm yazını, o sıcakta öğrencilere matematik öğretmekle geçiriyor. Bunu bırakın kar amacı için yapmayı bir de her sene zarar ediyorlar. Çünkü öğrencilerden talep edilen ücret sadece günde dört öğün verilen yemek, su ve diğer içecekleri karşılamak amacı ile alınıyor. Ücretli öğrencilerin yanında pek çok burslu öğrenci de kaldığı için ve köyün yiyecek dışında başka masrafları da bulunduğundan gelirler ne yazık ki giderleri karşılamıyor.

İşte bu noktada eğitim için yapılan fedakarlığa hem hayran kalıyorum hem de ben yapabilir miydim acaba diye öz eleştiri yapıyorum. Maddiyatın, hayatımızda neredeyse tüm değerlerin yerine geçtiği günümüzde zarar etmek pahasına bu kadar adanmışlık bana biraz da Tibet rahiplerini anımsatıyor. Köy, her türlü popüler kültür ürününden uzakta. Örneğin televizyon yok, lise öğrencilerinin kendi bilgisayarlarını getirmeleri yasak. Bu, bence gençleri birbirleriyle iletişim kurmaya zorluyor ki özellikle insanlar arası ilişkinin yerini insan-TV ve insan-PC ilişkilerinin aldığı günümüzde bir nev’i detoks olmakta. Özellikle de oraya yaz tatilini başka şekilde geçirmek yerine Ege’nin sıcağında günde 8 saat matematik dersi almaya hevesli olan öğrencilerin gittiği, bu öğrencilerin de hedefleri olan ( ya da olması gereken) bilinçli, iyi eğitimli yani teknolojiye yatkın gençler olduğu düşünüldüğünde 15 gün TV ve PC’den uzakta yaşamak bulunmaz bir fırsat bence.

Kızımın oraya gitmesini istememin tek nedeni matematik öğrenmesi değildi. Yukarıda saydığım televizyon ve bilgisayarın olmaması, köydeki tüm işlerin iş bölümü ile yapılması, birçok hocayla ve farklı okullardan gençlerle tanışacak olması ve eğitim için yapılan fedakarlıkları görüp anlamasını istemem diğer nedenlerdi. 15 gün sonunda gönderme amaçlarıma fazlasıyla karşılık verildiği için bu yazıyı yazma gereksinimi gördüm. Çünkü geçen sene başvurma aşamasında ne yazık ki hiçbir velinin yorumunu bulamadım. Katılanların deneyimlerini anlatmaları köyün faaliyetlerinin devamı yani tanıtımı için çok önemli Çünkü şimdiden benim çevremde bu köye ileride çocuklarını göndermek isteyen bir grup oluştu.

Köyün kazanımlarını biraz açıklamak istiyorum. Birincisi doğal olarak matematik öğrenimi ama bunu farklı yerlerden de edinebileceğiniz için tek çekim faktörü bu değil. Matematikten, okuduğu lise itibariyle biraz uzaklaşan kızım, Ali Nesin sayesinde matematiği tekrar sevdiğini söylüyor ki asıl kazanım bu işte. Çünkü sevilen her konuda başarılı olunacağına inanmaktayım. Yatakhanede birlikte kalınması, toplu yaşama kurallarına uyum konusunda diğer bir kazanım. Çocuklarımızın bir süreliğine bizim koruyuculuğumuzdan ve her şeyi onlar için kolaylaştırmamızdan uzaklaşması kişilik gelişimleri açısından oldukça önemli. Diğer bir kazanım da (bence en önemlisi bile olabilir) işlerin ortaklaşa yapılması. Birlikte yaşanılan insanların bulaşığını yıkamanın, yolları süpürmenin, tuvaletleri temizlemenin göründüğünden daha fazla yararı olduğu kanısındayım. Başkaları için bir şeyler yapmak, kendilerinin yarattığı dağınıklık ve pislikleri yine kendilerinin temizleyecek olması, kısacası toplum yaşamında sorumluluk sahibi olmaları, matematik köyünün matematik yanında verdiği ilave bir hayata hazırlanma eğitimi bence.

Tatil günü olan bir Perşembe günü hep birlikte gidilen deniz kıyısına, Nesin Vakfı’nın çocuklarının gelmesi, kızımdan duyduğum kadarı ile Ali Nesin’in onlarla gerçekten çok yakından ilgilenmesi, gerek O çocuklar gerekse bizimkiler için yaptıkları da öğrencilerin insanlık adına iyi bir örnek görmeleri imkanını sağlamış. İyi, fedakar, kendisinden çok başkalarını düşünen insan rol modellerinin azaldığı bu günlerde, kızımın bunları anlatması üzerine O’nu bu köye gödermekle ne kadar iyi bir iş yaptığımı düşündüm.

Tüm bunların yanında köyün bağışlarla yürüyor olması ve zarar etmesi canımı biraz acıtmakta. Köydeki su kaynakları bittiği için suyu olan başka bir arazi alınmak zorunda. Ayrıca yapıların da tamamlanması ve başka ihtiyaçlar için de para gerekli. Böyle bir köyün devamlılığının sağlanması için bir şeyler yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Aklıma bu köyün farklı da olsa bir eğitim kurumu işlevi gördüğü fakat diğer eğitim kurumları gibi bir Aile Birliği olmadığı geldi. Yıllardır çocuklarımın okul aile birliklerinde gönüllü olarak çalıştım. Gerektiğinde okulların gerektiğinde ise öğrencilerin eksiklerini tamamlamak için faaliyetler düzenledik. Bu köyün de, gerektiğinde maddi-manevi destek alabileceği bir Aile Birliği olması kanısındayım. Bunun için de facebook’ta bir grup kuruyorum. Ne kadar destek alabileceğimi şimdiden kestirmek zor ama en azından bu köye katılan öğrencilerin ve velilerinin bu birliğe gönüllü katılmaları ile bu grubun oluşabileceği fikrindeyim. Çocuğumuz ister katılsın ister katılmasın eğitimin desteklenmesi için herkesin bu gruba üye olması, köyün faaliyetlerinin desteklenmesi açısından çok faydalı olacaktır. Bu gönüllü eğitimciler için neler yapabileceğimi, onlara nasıl yardım edebileceğimi düşünüyorum. Benimle aynı fikirde olan herkesin bu grubu ve faaliyeti desteklemesini rica ediyorum. Grubun ilk faaliyeti olarak da herkesten, köyün ihtiyaçlarının karşılanması için de bağış yapmasını rica ediyorum. Matematik Köyü’nün Facebook’ta oldukça fazla takipçisi var. Bu kalabalık gruptaki herkesin 5-10 TL vermesi köyün acil ihtiyaçlarının karşılanması için çok yararlı olacaktır. Ayrıca bu miktarın kimseyi etkileyeceğini zannetmiyorum. Tek başımıza bu kadar az bir miktarla iyi bir yardım yapamayız ama hep birlikte olursak ülkemizin akıllı gençlere ihtiyacı olduğu bu günlerde bu gençler için çalışanların para yerine derslerle uğraşmalarına katkıda bulunabiliriz.

Facebook’ta MATEMATİK KÖYÜ AİLE BİRLİĞİ adı altında açılan gruba siz de tüm tanıdıklarınız davet ediniz. (http://www.facebook.com/#!/groups/344729272282363/ )

Bağış için:

NESİN VAKFI

İş Bankası
Parmakkapı Şubesi
Şube kodu: 1042
Hesap numarası: 0687054
İBAN: TR170006400000110420687054

http://www.matematikkoyu.org

Analiz Ağırlıklı Matematik Çalışta
Tarih: 25 – 29 Ekim 2012 (Kurban Bayramı, Köy’e geliş 24 Ekim 2012.)

Hedef Kitle: Lise ve matematik bölümü lisans öğrencileri

Daha fazla bilgi için:
http://matematikkoyu.org/etkinlikler/2012_kurban_lise_lisans/index.php

2012 Kurban Bayramı Lisans ve Lisansüstü Matematik Okulu
Tarih: 25 – 29 Ekim 2012 (Kurban Bayramı, Köy’e geliş 24 Ekim 2012.)

Hedef Kitle: Matematik bölümü üst seviye lisans, (doktora dahil) lisansüstü öğrencileri ve araştırmacılar.

Daha fazla bilgi için:
http://matematikkoyu.org/etkinlikler/2012_kurban_lisansustu/index.php

 

TERCİHLERİN HAYATLARINIZI NASIL ETKİLEYECEĞİNİZİN GERÇEKTEN FARKINDA MISINIZ?

 

Son günlerde pek çok kişinin gündeminde sınav sonuçları ve tercihler var. Henüz kızım için erken olmasına rağmen bu konuya olan ilgimden dolayı ben de tüm gelişmeleri takip etmeye çalışıyorum.

            Elimde olmadan kendi lise ve sınav dönemimle kıyaslıyorum doğal olarak. O günlere göre hem avantajlar hem de dezavantajlar söz konusu. TV programlarının özellikle tercihler döneminde çok etkili olduklarını görmekteyim. Neredeyse pek çok üniversitenin Rektörünü tanıma fırsatı buldum bu programlar sayesinde. Düzenli olarak takip edildiklerinde sisteme, üniversitelere, sınava, mesleklere, bölümlere ve daha pek çok bilgiye bu programlar sayesinde oturduğunuz yerden ulaşmaktasınız. Bu programları bizim evde yalnızca ben izliyorum. Kızım için henüz erken olduğundan, gereksiz heyecana kapılmasını ve kafasının karışmasını istemediğim için seyretmesi konusunda pek de hevesli değilim. Çünkü bana göre, hangi rektörü veya üniversite hocasını seyredersem seyredeyim, bağlı bulundukları üniversiteyi (doğal olarak) öyle bir övmekteler ki hani kazara bu konuda bir şey bilmiyor ve sadece o programı izliyor olsam çocuğuma sadece ve sadece o üniversiteyi yazması için baskı bile yaparmışım gibi geliyor. Çok şükür gerçekleri çok net biliyorum da aklımı çelemiyorlar. Ama herkes üniversiteleri, imkanlarını benim kadar bilmek zorunda değil. Sadece bu tür yayınları izleyerek fikir edinmeye çalışanların da olduğunun farkındayım. Kaygım bu kesim için: siz ya da çocuğunuz tercih aşamasına geldiyseniz herkesten daha fazla şüpheyle yaklaşın bu tür tanıtımlara derim.

            Programlar kötü ve izlenmemeli demek istemiyorum kesinlikle, söylemek istediğim ön bilgisi olmadan sadece bu programlardaki üniversite tanıtımlarına göre yapılacak tercihlerde hayal kırıklığına uğrama olasılığının yüksek olduğu. Yoksa sistem hakkında çok güncel bilgiler vererek bu alanda oldukça faydalı olduklarını düşünmekteyim. Kesin olarak karar veremediğim bir nokta bu programları velilerin mi yoksa öğrencilerin mi izlemesi gerektiği yönünde.

            İçeriklerine baktığımda bazen “iyi ki kızıma izletmemişim” diyebileceğim ölçüde kafa karıştırıcı konuların ele alınmasının yanı sıra, bazen de heyecanı olmayan bir öğrenciyi bile heyecanlandırmaya yetecek yayınlara da ne yazık ki rastladım. Bazen veliler için bazen de öğrenciler için gereksiz bilgiler var. Acaba bu programlar öğrenciler ve veliler için ayrı ayrı mı olmalı diye düşünüyorum.

            Nasıl ki bir diyet listesi kişinin kan değerleri, yağ oranı, metabolizma hızı, yaşı, kilosu gibi bireysel özelliklerine göre hazırlanıyor, aynı liste o kişide işe yararken başkasında zararlı bile olabiliyorsa, tercih listeleri de aynı diyet listeleri gibi kişiye özeldir. Burada önemli olan incelenmesi gereken parametrelerdir. Bu parametreler aileden aileye- öğrenciden öğrenciye  değişse de bazıları temeldir; şehir, bölüm, üniversite, başarı sırası, kariyer hedefi,  maddi olanaklar/olanaksızlıklar, mesleğin geçerliliği, iş bulma durumu…. Bu liste uzayıp durur.

Çocuğunuz istediği kadar büyük şehirde okumak istesin, puanı/yüzdelik dilimi yetmiyorsa, o şehirde okutabilecek imkanlarınız yoksa, alabileceğiniz bursların dahi yetmeyeceğini düşünüyorsanız bu konuyu en başında çocuğunuzla konuşmanızı öneririm. Herkesin yaşam standartları dolayısı ile ihtiyaç duyduğu maddi imkan farklıdır.  100 liraya benim çocuğumun geçinebileceği bir şehirde belki sizin çocuğunuz 200 liraya geçinemeyecektir. Burada etraflıca konunun analizi gerekmektedir. Mantık çerçevesinde özellikle öğrencinin istekleri de ön planda olmak şartı ile karar verilmelidir. Ama sırf sizin büyük şehir fobinizin ya da çocuğunuza olan güvensizliğinizin O’nun hayatını etkileyen en önemli kararlardan birisini alırken, mantığınızın önüne geçmesine de izin vermemelisiniz.

            Bazı görüşlere göre tercihe aile karışmamalı, öğrenci tek başına yapmalıdır. Bu durumun da aileden aileye ve çocuktan çocuğa değişebileceği kanısındayım. Aile üniversiteler, sistem, bölümler, iş bulma oranları gibi konularda öğrenciden bilgisizse tabi ki karışmamaları daha akılcı olabilir. Ama gündemi takip edebilen, üniversiteler, bölümler, hatta şehirler, bu bölümlerin çocuğun ileriki kariyer planlamasına olacak katkıları (ücretsiz yurtdışı masterı, yurtdışı staj imkanları, yabancı üniversitelerle değişim programlarının olup olmadığı v.b) konusunda bilgi sahibi olan anne-babanın olaya müdahil olması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu durum (kendimi de düşünerek biraz özeleştiri olacak ama) bazen “her şeyi ben biliyorum, ben senden tecrübeliyim, doğru kararı ancak ben veririm” sendromu yaşayan bir sürü anne-baba görmemize neden olmaktadır. Unutmamalıyız ki çocuğumuza ne kadar “ben biliyorum” dersek O da o kadar kendinin bizden daha çok bildiğini kanıtlamaya çalışacak, olayın boyutu mantıklı tercihten mantıkdışı güçler kavgasına dönüşecektir. Tamam, siz daha bilgili ve tecrübeli olabilirsiniz. Ama O’na “senden güçlüyüm” mesajı vermek yerine, “Gücümü senin de en az benim kadar hatta benden daha fazla güçlü olman için kullanmak istiyorum. Lütfen bu gücü senin yararına kullanmama izin ver.” şeklindeki yaklaşımların hele de hala ergen olan çocuklarımıza yaklaşımımızda daha pozitif olacağını düşünmekteyim.

            Çevremdeki örneklere bakınca, anne-babası üniversite mezunu olmayan, hatta neredeyse cahil denilebilecek kadar bilgisiz (yanlış anlamayın sadece eğitim konusunda bilgisizlikten söz ediyorum) ebeveynlere sahip olan başarılı (bunu özellikle vurguluyorum) arkadaşlarımın benden daha iyi tercihler yaptıklarına şahit oldum. Onlar benim gibi her şeyi bilen, dolayısı ile yönlendirmekten çekinmeyen anne-babalara sahip olmadıkları için her şeyi kendi çabalarıyla ve kendi istekleri doğrultusunda yapmışlardı. Bazen bilgili ve ilgili ebeveynlerin çocuklara yararları kadar zararları da olduklarını düşünüyorum.

            Bir başka veli tipi de kendi sahip olamadıklarına çocuklarının sahip olması için yanıp tutuşanlardır. Kendisi tıp okuyamadı diye zorla tıp okutmaya kalkanlar bunun en sık rastlanılan türü galiba. Bu tutumun da özellikle tercih döneminde ters tepeceği aşikar. Zaten bu tür ebeveynler büyük ihtimalle bu tutumlarını en başından beri çocuklarını yetiştirmede kullanmışlardır ve ortaya, her istediği yapılmış, sınırsız imkanları olan, istemeden tüm ihtiyaçları fazlasıyla karşılanan, kural konulamamış, yaptıkları hatalar için ceza almamış çocuklar çıkmıştır. Bu durum bence veli için de öğrenci için de en karmaşık olan durumlardan birisidir ve elimden “Kendi düşen ağlamaz.” Demekten başka bir de profesyonel yardım almalarını önermek gelmektedir.

            Karşılaştığım hemen hemen her öğrenci, veli, öğretmenle sohbet etme fırsatını kaçırmıyorum. En çok hayret ettiklerim lisenin son sınıflarında olmalarına rağmen hala seçecekleri meslekle konusunda kararsız olanlar. Bu kararsızlığı bir nebze anlayabilirim; tıp, diş hekimliği, eczacılık ya da mühendislik dalları arasında net olarak birini seçememiş olmak anlaşılabilir. Çünkü sonuçta bunlar kendi aralarında ortak bir gruba üye meslekler olup, sınavla aldıkları puan türleri de aynıdır. Ama tıpla mühendislik hatta bu sene sıkca görüldüğü gibi hukuk-tıp-mühendislik arasında karar verememeyi anlayamıyorum. Burada suçu asla öğrenciye de bulmamaktayım. Birinci suçlu ne yazık ki eğitim sistemimiz. Yıllardır bu konu üzerinde yoğunlaşılıyormuş gibi gözükse de hala okulları Fen, Sosyal ve Anadolu Lisesi diye ayırmaktan öte gidilebilmiş değil. Bu ayırmanın sorunu çözeceğini sananlar yanılıyorlar çünkü Fen Lisesi’ndeki öğrenci hem tıp, hem mühendislik hem de hukuk yazabilecek puan türlerini alabilmekte. Alan içi/alan dışı uygulamasın kaldırılması ile okullardaki yönlendirme sorumluluğu Rehber öğretmenlere düşmekte. Bunun devlet okullarında ne kadar verimli olduğu tahmin edersiniz de özel okullarda da çok farklı değil kanımca. Rehber öğretmenlerin çocuğu yönlendirebilecek kadar resimden, müzikten, mühendislikten, tıptan, hukuktan anlamaları gerekmektedir. Her bir bölüm için gereken özellikleri net bir şekilde bilmeleri gerekir. Bu kadar donanıma sahip kaç öğretmen var gerçekten merak ediyorum. Sistemin böyle olduğunu bile bile çocuğunu son ana kadar gerektiği şekilde önlendirememiş olan aile de buradaki ikinci suçlu.

            Burada kendimden örnek vermek istiyorum. Kızlarımı varsa yeteneklerini keşfetmek için bale, dans, drama, müzik, yüzme, resim gibi pek çok aktiviteye katılmaları için teşvik ettim. Yıllarca o kurs senin, bu kurs benim dolandım. Derslerin artmasıyla birlikte aktiviteleri de sınırlamaya başladık. Zaten bu sırada neyi sevip neyi sevmedikleri de ortaya çıkmıştı. Büyük kızım resim ve piyanoda, küçük de dans ve yan flütte karar kıldılar. Balerin olmadılar ama küçük yaşta klasik müzik dinlemeye alıştılar, bir grupla birlikte hareket etmeye ve en önemlisi sahnede kalabalık önünde olmaya alıştılar. Hedeflerim de bunlardı zaten. Müzik için de yeteneklerini sınamadan önce az ya da çok alacakları her müzik eğitiminin zekaları üzerine etki yapacağına emindim. Bu kurslar onların sosyalleşmelerine katkıda bulundu. İkisi de çekingen değiller, hatta girişkenler. Topluluk içinde uyulması gereken kurallar olduğunun farkındalar. En önemlisi kendilerini diğerlerinden farklı kılan bu özelliklerinden ( piyano çalmak, dans etmek) oldukça memnunlar. Bu kurslara gerçekten iyi paralar ödedim ama şimdi bunları yapmak isteyenler için pek çok ücretsiz ya da çok ucuz olan faaliyetler var. Bu arada büyük kızımın okumaya olan ilgisi ortaya çıktı. Oradan siyaset, politika derken hukuk gibi sosyal bilimlere merak sardı. Bu ilgisi üzerine onu İstanbul Üniversitesi’nin Çocuk Üniversitesi kapsamında yaptığı Uluslar arası Siyaset Yaz Okulu’na gönderdim. Bu yaz okulu sonucunda iki şeye kesin karar verdiğini söyledi: Hukuk gibi bir sosyal bilimler okumak ve kesinlikle bunu İstanbul’da okumak. Bu konudaki kararını destekleyerek kazanırsa okuyabileceğini söyledim. Kendisi şimdi İstanbul Sosyal Bilimler Lisesi’nde okuyor ve hukuk yazacağını söylüyor (henüz Lise 2’de). Çocuk yetiştirmek SORUMLULUK, ZAMAN VE İLGİ gerektirmekte. Bu üçünden sizde yoksa anne-baba olmadan bir kez daha düşünün derim.

            Gelelim tercihlere yeniden; bu günlerde en çok şikayetci olduğum başka ve belki de en önemli konu, tercihler konusunda yorum ve yönlendirme yapan uzmanların ikiyüzlülüğü. Ülkenin ve dünyanın ekonomik kriz yaşadığı, başta ekonomi ve teknoloji olmak üzere pek çok alanda çok hızlı gelişmelere şahit olduğumuz ir zaman aralığında yaşamaktayız. Benim zamanımda belli başlı meslek gruplarında iyi ya da kötü ol fark etmez, bir standart ücret kazanırdın ve bu kesindi. Ama şimdi her şey zorlaştı. Mesleğinin ne olduğundan daha çok nasıl olduğun hayat kaliteni belirlemekte. Bir kere Boğaziçi, ODTÜ, İTÜ, İÜ, Koç, Sabancı, Galatasaray, AÜ, Bilkent ve birkaç tane daha üniversitede okumak artık bir marka olmuş durumda. Ne demek mi istiyorum; hukuk oku da hangi üniversitede okursan oku, lafı bence kendini avutmaktan başka bir şey değil. Tabi ki üniversitelerin hukuk bölümleri arasında fark var yoksa neden biri ilk 100’dki öğrenciyi alırken diğeri 6000lerdeki öğrenciyi almakta? Ama sonuçta hedef hukuksa hedeften şaşmaktan yanayım.

            Mühendislik için konuşacak olursak; ben çevre mühendisiyim. Bana bu bölümü yazıp yazmamayı soranlara hayır diyorum. Sırf kendi egomu yükseltmek için mesleğimi övüp, çocuğa yazdırırsam ve o da mezun olunca işsizler ordusuna katıldığında bana gelip “ hani övmüştün ne oldu?” derse diye hayır diyorum. Bu mesleğimi sevmediğim anlamına gelmiyor. Tam tersi o kadar çok seviyorum ki, ama ülkenin şartları ortada, mezun ve halen okumakta olan çevre mühendisi sayısı ortada. Bu bölümü yazmak bile bile lades demektir. Bu bölümden bundan sonra akademisyen, başarılı mühendis çıkmayacak mı yani? Tabi ki çıkacak. Bunun gibi işsizlik sorunu çeken pek çok meslek grubunda olacağı gibi bu gruptan da çok başarılı olanlar, hemen iş bulanlar, kariyerinde yükselenler olacak. Ama nasıl, önce iyi bir üniversite, yabancı dil, master ( ki bence yüzde yüz yurt dışında olması lazım), iyi bir staj, teori kadar pratiği arttırmak için her fırsatı değerlendirme gibi özellikleri olanlar öne çıkacaklardır. Ama bu grup için riskli bir durumdur. Bu mesleği çok iyi biliyor, yaşanabilecek her türlü olumsuzluğa karşı yılmayacağınızı düşünüyorsanız yani idealistseniz yazın. Ama bu kadar özverili olduktan sonra yaptığınız özverilerin, aldığınız eğitimlerin karşılığını görmek istemekteyseniz iş bulma şansınız daha fazla olduğu başka bir alana yönelmenizi tavsiye ederim. Çevre mühendisliğinin Türkiye’deki en büyük sorunu hala mesleğin tam olarak bilinmemesinden kaynaklanmaktadır. Bunun gibi adı çok süslü olup, hala anlaşılamayan bir sürü meslek de olduğu gibi. Ama programlardaki rektörleri dinleyen sanır ki oradan mezun olan herkes hemen iş bulacak ya da hedefine ulaşacak. İstahdamı en az olan bölümleri bile övmelerine dayanamıyorum.

            Ülkemizde ne yazık ki tüm dünyada olduğu gibi ihtiyaca göre bölümlere öğrenci alınmamakta. Örneğin ülkemizde kaç tane daha Uluslararası İlişkilerciye ihtiyaç var merak ediyorum (tanıdıklarımdan çoğu işsiz çünkü). Aynı şekilde bankacılık mezunları; bankalarda çalışan tanıdıklarımın hepsi başka bölüm mezunu. Hemşirelik bölümünden mezun olmayan birisi hemşire olabilir mi? Ama bankacılık, sigortacılık, uluslararası ilişkiler ve çevre mühendisleri yerine nedense başka meslek gruplarından istihdam yapılmakta. Bu durum devam ettiği sürece kızımın hukuk yazmasını destekleyeceğim. Çünkü hala en azından sadece hukuk fakültesi mezunları avukatlık yapabilmekteler.

 Herkesin üniversite okumasının bir mahalle baskısı olma durumu da başka bir sorun. Okumamışsa, 2. sınıf vatandaş muamelesi göreceğinden çekindiği için pek çok öğrenci bilmediği, istemediği bölümler yazmakta, veliler de bunun için çocuklara baskı yapmaktalar. Oysa mesleğini yapmayacağı bir bölümde okuyacağına, üniversite dışında başka ilgi alanlarında eğitim alınması ama aynı zamanda Açık Öğretim Fakültesinde de istediğine en yakın bir alanda ön lisans tamamlaması O kişinin iş hayatına daha kısa sürede atılmasına, gereksiz yere üniversite için harcayacağı giderlerini belki de iş kurma için sermaye yapmasına olanak sağlayabilir. Artık eğitim kapısı sadece üniversiteler değil, internet bile etkin kullanılabildiğinde üniversiteden çok bilgi sunmakta size. Örneğin ben 2 yıldır MIT’nin online kurslarından ücretsiz dersler alıyorum kendi alanımda. MIT hocalarının yüzyüze sınıflarda anlattıkları derslerin notları ve diğer tüm materyaller isteyenler için kullanıma açık. Muhteşem bir bilgi kaynağı hem de evimdeki bilgisayarın başından kalkmadan Amerika’daki en iyi üniversitelerden birisinin online öğrencisi olarak. Aynı şekilde dil kursları da artık online. Ücretsiz takip edebileceğiniz gramerden tutun da konuşma pratikleri dahi mevcut. Artık bilgisayarınız ve internet bağlantınız varsa istediğiniz her şeyi olabileceğiniz bir çağda yaşadığımıza inanıyorum.

Bence hukuk, tıp, eğitim fakülteleri gibi bazı bölümler fazla popüler. Bu dezavantajlı bir durum, çünkü herkes bu bölümleri istemekte ve tercih listesinin başına koymakta. Oysa biraz ileri görüşlülük avantajlı olabilir. Örnek vermek gerekirse, benim zamanımda Beslenme ve Diyet Bölümü puanları oldukça düşüktü. Ama Dünyayla birlikte ülkemizde de şişmanlık sorununun artması Diyetisyenliği en popüler mesleklerden birisi yaptı. Aynı şey Lojistik için de geçerli. Birkaç yıl önce bu bölümün bu kadar istihdam yaratacağını düşünemezdim. Lojistik diye bir meslek ve eğitim grubu yoktu. Oysa AB’ne girme süreci,gelişen pazar politikaları , taşımacılık alanında getirilen kurallar bu meslek grubuna olan ihtiyacı arttırdı. Aynı durum başka meslekler için de olabilir. Biraz internet araştırması, özellikle diğer ülkelerdeki güncel gelişmelerin takibi, uluslar arası kanunların yaptırımları sonucu ortaya çıkacak ya da istihdamı artacak meslek bölümlerine bugün düşük puanlarla girilip, ileride çok avantajlı olunabileceği kanısındayım.

Son olarak da özellikle Eğitim Fakültesi’ni yazarak öğretmen olmak isteyenlere birkaç şey söylemek arzusundayım. Çocukları seviyorsanız, karşınızdakine yeni bir şeyler öğretme kabiliyetiniz ve isteğiniz varsa, yenilikleri yakından takip edecekseniz, mesleğinizin çok kutsal olduğuna inanıyorsanız yazın. Üniversiteden mezun olduktan 15 sene sonra bile hala aynı bilgileri, aynı yöntemlerle verecekseniz, çocukları “aracı” velileri “müşteri”, işinizi para kazanma yolu olarak görecekseniz lütfen başka bir bölüm yazın. Toplumun ileri gitmesi sadece ve sadece öğretmenlere bağlıdır. Çünkü çocukların tüm kalıcı bilgi ve alışkanlıkları edindikleri dönem öğretmenlerle geçmektedir. O çocuğun ileride araştırmacı mı yoksa kopyacı mı olacağı; hedefler koyabilen ve bu hedeflere ulaşma yollarını bilen biri mi yoksa amaçsız günübirlik yaşayan bir birey mi olacağı; kendisiyle gurur mu duyan yoksa özelliklerinden nefret mi eden…ve daha sıralayabileceğim pek çok özelliklere sahip olup olamayacağı hep okul sıralarında belirlenmiyor mu? Öğretmen adaylarının görevlerinin bilincinde olmalarını çocuklarım-çocuklarımız adına diliyorum. Hiçbir meslek grubu öğretmenlik kadar ülkenin geleceğini etkileyememektedir. Geleceğin Cumhurbaşkanlarının, Başbakanlarının, milletvekillerinin, bürokratlarının düşünce yapısının mimarları olacağınızı unutmamanız dileğiyle…

Bu yazı dizisinde yeni 4+4+4 sistemini, oldukça detaylı olarak incelemeye çalışacağım.

Yapılması planlanan bu değişikliklerle birlikte halen uygulanmakta olan 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitim yerine, 12 yıllık zorunlu kademeli eğitim getirilerek 12 yıllık süre üç kademeye ayrılmıştır. Birinci kademe 4 yıl süreli ilkokul (1. 2. 3. ve 4. sınıf), ikinci kademe 4 yıl süreli ortaokul (5. 6. 7. ve 8. sınıf) ve üçüncü kademe 4 yıl süreli lise (9. 10. 11. ve 12. sınıf) olarak düzenlenmiştir.

MEB yetkilileri yapılan bu değişikliğin AB standartlarını sağlamak yani lise mezunu genç sayısını arttırmak için yapıldığını belirtmekteler. Bunun yanısıra ilköğretim 1. kademede bulunan örneğin 1. sınıf öğrencisinin, 2. kademe öğrencisi ile okul içinde aynı mekanları kullanımının yarattığı sıkıntıları gidermede de etkili olacağı görüşündeler.

Belirttikleri 1. amaç oldukça uygun bir hedef. Hepimiz ülkemizdeki gençlerin enaz lise mezun olmasını arzu ederiz. Ama bunun sadece eğitim sistemini değiştirmekle sağlanabileceğini düşünmek biraz hayalperestlik bence. Özellikle lise okumayan/okuyamayan öğrencilerin neden eğitimlerini bıraktıkları konusunda çok geniş kapsamlı araştırmalar yapılıp, olayın sosyo-ekonomik, politik, psikolojik nedenleri irdelenerek multidisipliner bir yaklaşım gerekmektedir. Örneğin ev bütçesine katkıda bulunmak amacıyla liseye gitme yerine çalışmak zorunda kalan bir gencin sorunu, eğitim sistemine zorla yaptırım getirme ile çözülemez. Bu gençlerin sisteme kazanımı için örneğin verilen bursların arttırılması ya da liselerde ücretli çalışmak/staj gibi aktiviteleri hayata geçirmek, çözümün kalıcılığını ve sürdürülebilirliğini arttıracaktır.

2. amaç olarak belirtilen aynı mekanların kullanılmasının çocuğa zarardan çok yararı olduğu görüşündeyim. Büyük kızıma kitap okumayı, ders çalışmayı, odasını toplamayı ben öğrettim. Oysa ikinci kızımda herşeyin otomatik olarak geliştiğini gözlemlemekteyim. Önünde kendisi gibi bir çocuk olan rol model abla olması, rol model olmaya çalışan ebeveynden daha etkili galiba. Kendisini anne ya da babasının yerine koyabilmesi algısal açıdan zor olduğundan bizi taklit etmesi de biraz daha zor ve uzun sürmektedir. Oysa kendisi gibi hala çocuk olan abla/abinin davranışlarını benimsemesi, hele de büyüme arzusunun şiddeti ile daha kolay olmaktadır.

Bu bağlamda yeni sisteme gelecek olursak, çocukları izole ederek sadece kendi yaş gruplarından oluşan ortamlarda yaşamaya zorlamanın kişisel gelişimleri açısından negatif etki yapacağını düşünmekteyim. Yemekhane kuyruğunda nasıl durması gerektiğini, tuvaleti nasıl kullanacağını hep gözlemleyerek uygulamaya geçiren çocuklar, kendisi gibi yetenekleri henüz gelişmemiş yaşıtlarıyla daha yavaş ilerleyecektir.

Olumsuz davranışların da bu yolla öğrenildiği bir gerçektir ki sistemin değişmesinin temel çıkış noktalarından birisi budur.Doğal olarak olumlu özelliklerin yanı sıra büyük öğrencilerden olumsuz davranış tarzları da göreceklerdir tabi ki. Ama zaten hayat böyle değil midir? Bu sistem bize der ki, her gördüğümüz olumsuzluğu hemen davranışa dönüştürürüz, o zaman görmeyelim. Yok böyle bir şey. Bu, cinayet filmi izleyen herkesin sokaklara dökülüp adam öldürmesi gibi bir şey. Burada rehberlik sistemlerinin ve ebeveyn bilincinin devreye girmesi gerekmektedir. İyi ve kötü davranışlar çocuğa öğretilerek, empati yeteneğinin arttırılması sağlanmalıdır. Siz çocuğunuza ders dışında, sosyal gelişimini sağlayacak eğitim vermezseniz, inanıyorum ki istediğiniz kadar izole edin yanındaki arkadaşının her türlü davranışını sorgulamadan kopyalayan, kopya nesiller yetiştirirsiniz.

Yazı dizimin devamında sistemin diğer öngörülerini irdelemeye devam edeceğim.

4+4+4 Eğitim sistemi ile ilgili MEB’in sayfasındaki soru ve cevaplara aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

http://www.meb.gov.tr/duyurular/duyurular2012/12Yil_Soru_Cevaplar.pdf

Feyza’dan İnciler

 

Serbest bırakacaksın:dönerse senindir, sevdiğindir.

Zincirle tutttuğunu sandığın sadece esirindir.

İlk fırsatta kaçacak, korkusu da senin ecelindir.
Uğruna kaybetmedikten sonra sevdiğinin, kazandıkların neye yarar ki?

 O yüzden sormayın artık bana O’nun için yaptığım fedakarlıkları

Hala O’nunlaysam kolkola, dudak dudağa…..
F.Y.

Birgun durup dururken siir yaziyorsan ask ustune,

Ya da agzina doladigin hep ayni sarkiysa sonu askla biten,

Gördüğün en alakasiz sey bile O’nu hatirlatiyorsa

Ve uykunun kacmasi degilse ictigin kahveden:

Kacirma derim O’nu elinden…. FY

http://www.anatoliadaily.com/irst/index.php/main-subjects/others/1024-do-not-we-need-an-urgent-enviromental-policy-for-eu-adoption

Do Not We Need An Urgent Enviromental Policy For EU Adoption?

Monday, 14 May 2012 10:16 Feyza Yılmaz
 

DON’T WE NEED AN URGENT ENVIRONMENTAL POLICY FOR EU ADOPTION?

I took part in many academic research projects during my studies, and participated in many scientific seminars, conferences and events such as workshops. In the field of “Environment” unfortunately all developments in the academic environment remain limited and I observed that a research scholar offered developments to another scholar.

It is undeniable in our country that the results of research are not presented to the public and legislators. The front row seats of these scientific events are given to VIP. Perhaps as a coincidence, but during my participation, except for several very important conferences, these seats were always vacant.  Sometimes during the first session they would be partially filled, but were later destined to remain empty.  Legislative representatives of the political authority participate in this kind of scientific congresses mandatorily, and often because they do not have enough information about the subject no benefit is taken.  Ultimately, though, no matter what direction the research points, the events within the framework of environmental policies, orient towards a political group they represent. In our country we see that people, when it comes to the “environment”, because of the priority of the economic crisis, will pursue “cheap products” instead of “clean, non-polluting products”.

Given the starting point that not everybody is educated in environmental issues, that the citizens of this nation do not have even basic knowledge about the environment, the creation of healthy communities and the implementation of environmental policies cannot be expected.
The first step in this issue that should be taken is to create conscious civil society. This can be done in several steps. The first step is the longest but the most reliable and sustainable.
It is very difficult to adapt new forms of learned behavior after a certain age into our daily lives. However, in childhood skills and knowledge gained is effective for all our lives. This is why, particularly in primary curriculum courses, the subject of environment must be added. Especially since changes in the primary system are being discussed these days, it makes me wonder why “the environment” is not brought into these courses.
While changing this system to create more successful students, they are not thinking to educate our students for protection of the planet we live on, so that the world can accommodate us for a longer time. However we work, the goal of our efforts is to achieve “a better quality of life”, is it not? There is no clean drinking water resources left, no clean air to breathe, our diet, instead of fresh agricultural products grown in the region, is produce with hazardous chemicals, can it be considered that we reached our goal?  Healthcare expenses, plastic water bottles, “organic” branded products, as long as we’re spending, how much money we earn is important?  In this context, the introduction of environmental courses in the curriculum of primary education, is very important in terms of guaranteeing the future.
The second step which can be taken in the process of informing and awareness of civil society is to bring NGOs (Non Governmental Organizations) into action.
Although quite advanced compared to many countries, our country have been left behind in terms of NGOs.   The number of associations in Turkey, despite the increase of 44% per year in the last 10 years is now 90900 (www.dernekler.gov.tr).  However, there are 2.1 million inGermany, inFrance there are 1.47 million associations. Again, the number of members in associations in our country is nearly 8 million people, approximately one for every 866 people, while this is one in 40 people as members of associations in France and Germany (BBC, 06/16/2011).

With a population of around 9,000,0000Sweden, the sum of the number who are members of NGOs is around 70-80,000,000. In other words, every citizen is a member of at least five associations (Girgin Sarah Barnes, NGOs inTurkeyin the EU Process, Business News Journal).

NGO participation most of the time is insufficient to create public opinion.  Concerning the environmental, the public “polluter-middle-aged, producing and consuming” segment, has grown up without sufficient environmental knowledge and awareness and the environment has never been the priority.  Studies on this subject should be initiated urgently.  To create the public agenda, all the scientific studies and research in simple language understood by the entire public should be done with media campaigns to attract attention.  In this issue the best project practices should be considered.  Ka-Der used celebrities in media advertisements to promote the Association to benefit women candidates in elections, in the same context, many women’s organizations also used celebrity faces in order to create the agenda for the physical abuse of women.

If we won’t inform our public and make them aware of the environment, we can’t discuss the result of this later.

In the process of admission to the EU (European Union) one of the things to be done is EU Environmental Directives adoption, adaptation and implementation.  In many areas, people are confronted with passive resistance of the process.

These directives, which will be implemented on and affect the citizen directly, will need to be explained in terms of the changes done, and why.   All changes made in the name of “EU integration process” may cause political uproar.  Legislators represent a particular political structure.  If the people do not share the same political opinions, the benefit of environmental directives not adequately understood may be regarded as “political” and not endorsed. However, knowledgeable and informed citizens about the environment, if they accept that it is necessary for us to lead healthy and quality life during the regulatory process of gaining admission to the EU, the harmonization process will be more efficient and quick.

To create and attract attention, and then to make people aware of the connection between universities and the public will be a major part of NGOs role.  But here is another problem encountered:  Are NGOs sufficiently aware of their duty, authority, responsibility and power?  NGOs and the EU is another major problem that requires investigation and interrogation.

%d blogcu bunu beğendi: